13 Ağustos 2019 Salı

12- Yusuf suresi (hubeyb Öndeş meali)

Yusuf suresi
1- elif, lam, ra. İşte bu, apaçık kitabın ayetleridir.

2- Gerçekten biz, onu açık-anlaşılır¹bir kur'an olarak indirdik. Akıl etmeniz beklenir.

¹:  "arabiyyu=العربي" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmıdır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "Halk arasında konuştuğunuz gibi karmaşık ve kuralsız bir dil olarak değil; apaçık, anlaşılır kurallı bir dil ile onu indirdik" anlamındadır.


3- Biz, sana öykülerin en güzelini bu kur'an'ı vahiy edişimizle anlatıyoruz. Sen bundan [kur'an'dan] önce, gerçekten de bihaber olanlardan idin.

4- Hani Yusuf, babasına "Ey babacığım! Gerçekten ben, on bir parlayan yıldızı, güneşi ve ay'ı (rüyamda)¹ gördüm, onları benim için secde ederlerken gördüm"  demişti.

¹: bu görme olayı rüyada olmuştur. Çünkü devam eden ayette, babasının Yusuf'a "...Rüyanı anlatma..." dediği yazmaktadır.

5-6- [Babası] "Ey küçük oğlum! Kardeşlerine rüyanı anlatma. Aksi halde, sana bir tuzak planlarlar. Gerçekten şeytan, insana apaçık bir düşmandır." demişti. "işte bunun gibi, RAB'bin seni özel olarak seçer, sana olayların yorumundan öğretir, sana nimetini tamamlar ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a onu [nimetini] tamamladığı gibi, Yakup ailesine de [nimetini] tamamlar. Gerçekten RAB'bin devamlı bir bilendir, bir hakimdir/hikmetlidir."

7- Elbetteki Yusuf ve kardeşlerinde, soranlar/isteyenler için çokça ayetler[işaretler] vardı.

8- Hani [kardeşleri] "Biz, kenetlenmiş bir topluluk olduğumuz halde, gerçekten Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgili geldi. Gerçekten babamız apaçık bir şaşırma içindedir." demişti.

9- "Yusuf'u öldürün veya bir yere [bölgeye] önemsizce bırakın da, babanızın yüzü [kendisi] size kalsın, bundan sonra da düzgün-iyi bir millet olursunuz."

10- Kendilerinden bir sözcü "Eğer (bir şey) yapacaksanız, Yusuf'u öldürmeyin, onu kuyunun dibine atın da yolcu topluluklarından bazısı onu alsın." dedi.

11-12- [kardeşleri] "Ey babamız! Senin için ne var ki Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun? Gerçekten biz, ona nasihatçıyız. Yarın, onu bizimle gönder de bol bol yesin ve oynasın. Gerçekten biz onu mutlaka koruyacağız." dediler.

13- [Babaları] "Onu götürmeniz, gerçekten beni çok üzer. Siz, ondan [Yusuf'tan] bihaber iken kurtun onu yemesinden korkuyorum" dedi.

14- [kardeşleri] "Yemin olsun ki biz kenetlenmiş bir topluluk olduğumuz halde kurt onu yerse, kesinlikle biz o an kaybetmişleriz" dediler.

15- Ardından, onu [Yusuf'u] götürdükleri ve onu kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdıkları zaman [yapacaklarını yaptılar]¹. Ona [Yusuf'a] "Onların bu işlerini, kendileri farkında değilken mutlaka kendilerine haber edeceksin" (diye) vahiy ettik.

¹: Buradaki (لما) edatının cevabı hazf edilmiştir [atılmıştır]. Bunu, "vahiy/işaret ettik = واوحينا" ifadesinin başındaki (و) gösteriyor.

Cevabın hazf edilmiş [atılmış] olduğunu zamahşeri, kurtubi ve kadı beydavi de söylemektedir

16- Akşam ağlayarak babalarına geldiler.

17- "Ey babamız! Biz yarışarak gittik ve Yusuf'u geçim eşyamızın yanında terk ettik. Ardından kurt onu yedi. Biz dürüst kişiler olsak bile sen bize asla güvenecek değilsin." dediler.

18- [Yusufun] gömleğinin üzerinde sahte bir kan ile geldiler. [Babaları] "Hayır! Benliğiniz size bir işi güzel gösterdi. Artık sabır güzeldir, hâlbuki Allah sizin yakıştırmalarınıza karşı kendisine sığınılandır. dedi.

19- Bir yolcu topluluğu geldi, su toplayanlarını gönderdiler. Kovasını çıkardı, "Hey Müjde! Bu bir oğlan çocuğu!" dedi. (su toplayanlar) onu [Yusuf'u] satlık bir eşya olarak (yolcu topluluğundan) gizledi. Halbuki Allah, onların eylemlerini devamlı bilendir.

20- Onu[Yusuf'u], çalınmış sayılı az bir dirhemle satın aldılar¹. Onlar, O konuda [Yusuf'u satın alma konusunda] gönülsüzlerdendi.

¹: "şera=شرو" fiili "satın aldım" manasındadır. Ancak, bunun "sattım" yani (بيع) manasında da olması mümkündür (müfredat : شرو, keşşaf sahibi, kadı beydavi, kurtubi) her iki şekilde de anlaşılması mümkündür. Ancak kelimenin ilk anlamı tercih edildi.

21- Mısır'dan onu [Yusuf'u] satın alan [kişi] hanımına "Onun kalacağı yeri değerli tut. Belki bize faydası olur veya onu bir çocuk ediniriz. " dedi. İşte, Yusuf'u o yerde [bölgede] yerleştirdik. Hemde ona olayların yorumundan öğretelim diye [böyle yaptık]¹. Allah kendi emrine galiptir; fakat insanların çoğu bilmiyor.

¹: "velinuallimehu=ولنعلمه" ifadesinin başında bulunan "ve=و" harfi hazf edilmiş bir ifade olduğunu gösteriyor. Mesela "Hem adaletle hükmetsin hem de olayların yorumundan kendisine öğretelim" manasında olabilir. Veya çeviride olduğu gibi "Ona öğretelim diye bunları yaptık" [وفَعَلْنا ذلك لنعلِّمه] anlamındadır. (Halebi:duru-l mes'un)

22- [Yusuf] şiddetine[olgunluk çağına] ulaştığında, kendisine bir hikmet ve bir bilgi verdik. İşte, iyilere bunun gibi karşılık veriyoruz.

23- Evinde bulunduğu kadın onu [Yusuf'u] kendi benliğinden [iffetinden] geri çevirmeye çalıştı [zinaya çağırdı],kapıları iyice kapattı ve "Senin için hazırlandım, hadi gel!" dedi. [Yusuf] "Allah'a sığınırım. Gerçek şu ki, RAB'bim kalacağım yeri güzelleştirdi. Gerçek o ki, zalimler, başarılı olmazlar." dedi.

¹: buradaki (ه) zamiri, Allah'ı veya Yusuf için "onun kalacağı yeri değerli tut" diyen kişiyi kasıt etmektedir.

24- Elbetteki, [kadın] ona [Yusuf'a] niyetlenmişti; [Yusuf da] ona [kadına] niyetlenmişti. Şayet RAB'binin en güçlü delilini görmemiş olsaydı... İşte, kötülüğü ve çirkin işi ondan [Yusuf'tan] çevirelim diye böyle oldu. Gerçekten o [Yusuf], adanmış¹ kullarımızdandır.

¹: buradaki (مخلصين) kelimesi (مخلَصين) ve (مخلِصين) olarak iki şekilde de okunmuştur (zad'ul mesir). İkinci okuyuşa göre çeviri yapıldı.

25- İkisi de kapıya yetişmeye çalıştı, [kadın] onun [Yusuf'un] gömleğini arkadan yırttı ve kapının tarafında [kadının] Bey'ine rast geldiler. [kadın] "Ailene bir kötülük isteyen kimsenin cezası, ancak hapis olunmak veya can yakan bir azaptır" dedi.

26-27- [Yusuf] "O [kadın] beni kendi benliğimden [iffetimden] geri çevirmeye çalıştı [zinaya çağırdı]." dedi. [kadının] Ailesinden bir şahit de şahitlik etti: Eğer, [Yusuf'un] gömleği önden yırtılmışsa, [kadın] doğru söylemiştir ve o [Yusuf] yalancılardandır; eğer, [Yusuf'un] gömleği arkadan yırtılmışsa, [kadın] yalan söylemiştir ve o [Yusuf] dürüstlerdendir.

28- Ardından onun [Yusuf'un] gömleğinin arkadan yırtılmış [olduğunu] görünce, "Gerçekten şu [olay] siz [kadınların] tuzağındandır. Gerçekten, siz [kadınların] tuzağı büyüktür" dedi.

29- Yusuf! Sen bundan [bu durumdan] vazgeç; [Ey kadın!]¹ cezayı gerektiren işin için bağışlanma iste. Gerçekten sen, hata edenlerden oldun.

¹: bu kısımda (استغفرى) emri gibi, tüm fiiller ve zamirler dişi çekimi ile devam etmektedir. Yani muhatap olan kadındır. Bundan dolayı gizli bir nida mevcuttur.

30- Şehirde bir takım kadınlar¹ "Azizin hanımı, gencini kendi benliğinden [iffetinden] geri çevirmeye çalışıyor [zinaya çağırıyor], sevgi bakımından onun [kalbine] işlemiş. Gerçekten biz, onu apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz." dediler.

¹: buradaki (نسوة) kelimesinin dişiliği hakiki olmadığından dolayı "dedi" manasında olan fiil, (قالت) şeklinde değil (قال) şeklinde geldi. (kadı Beydavi, zamahşeri:keşşaf)

31- Ardından [kadın] onların tuzaklarını [dedikodularını] duyduğunda, onlara (haber) gönderdi, onlara yastıklar hazırladı. Onlardan her birine birer bıçak verdi ve (Yusuf'a) "çık karşılarına!" dedi. Ardından [kadınlar] onu [Yusuf'u] görünce, onu [gözlerinde] büyüttüler, ellerini kestiler ve "Allah için, haşa! Bu bir beşer değildir. Bu ancak çok değerli bir melektir!" dediler.

32- [Kadın] "işte, kendisi hakkında beni kınadığınız (genç) budur. Elbetteki, onu kendi benliğinden [iffetinden] geri çevirmeye çalışmıştım [zinaya çağırmıştım], ardından o korunmak istedi. Eğer, kendisine emir ettiğimi hiç yapmazsa, kesinlikle hapise atılacak ve kesinlikle zavallılardan olacak!" dedi.

33- [Yusuf] "RAB'bim! Hapis, [kadınların] beni kendisine davet ettiklerinden daha sevgili geliyor. Eğer, onların [kadınların] tuzaklarını benden çevirmezsen, onlara [kadınlara] alışır ve cahillerden olurum." dedi.

34- Derken, RAB'bi onun duasını kabul etmeyi diledi ve onların [kadınların] tuzaklarını ondan çevirdi. Kesinlikle o devamlı işitenin, devamlı bilenin ta kendisidir.

35- Sonra, ayetleri [kanıtları] görmelerinin ardından, kendilerine [şu uygun] göründü: o [Yusuf] bir süreye kadar kesinlikle hapis olacak.

36- [Yusuf'la] beraber, hapise iki genç girdi. İkisinden biri "gerçekten ben kendimi bir içki sıkarken görüyorum." dedi ; diğeri "Gerçekten ben, kendisinden kuşun yediği bir ekmeği başımın üstünde taşırken kendimi görüyorum. Bunun yorumunu bize haber ver. Gerçekten biz, seni iyilerden olarak görüyoruz" dedi.

37- [Yusuf] "ikinize kendisiyle rızıklandırıldığınız ne yemek gelirse onun ikinize gelişinden önce onun yorumunu ikinize mutlaka haber veririm. İşte bu, RAB'bimin bana öğrettiğindendir. Gerçekten ben, kendileri ahirete karşı kafir [gerçeğini örten] olanların ta kendileri olarak, Allah'a inanmayan bir milletin dini görüşünü terk ettim."

38- "Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dini görüşüne uydum. Allah'a, hiçbir şeyi ortak yapmamız, bize [doğru] olmaz. İşte bu, bize ve insanlara Allah'ın ikramındandır. Fakat, insanların çoğu şükretmiyor." dedi.

39- "Ey hapishane dostlarım! Guruplaşan RAB'ler mi daha iyidir (hayırlıdır)? Yoksa tek olan, egemen olan Allah mı?" [dedi].

40- "Siz, ondan [Allah'tan] beride siz ve atalarınızın isimlendirdiği bir takım isimlerden başkasına kulluk etmiyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir bir yetki-delil indirmedi. Hüküm, ancak Allah'ındır. [Allah] kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emir etti. İşte bu, ayakta olan [geçerli] dindir; fakat insanların çoğu bilmiyor. "[dedi] .

41-"Ey hapishane dostlarım! İkinizden birine gelince: o, RAB'bine bir şarap hazırlar; diğerine gelince: o asılır¹ ardından kuş onun başından yer. Kendisi hakkında benden fetva istediğiniz iş tamamlandı."

¹: Taha 71. Ayetin dipnotunda belirtildiği üzere, buradaki "asılma" olayı, kazığa saplama olabilir. Çünkü Yusuf peygamberin M. Ö. 15. Yüzyıllarda yaşadığı bilinmektedir. Daha öncesinde de kazığa saplama yöntemi olduğu için (Bkz: Wikipedia: Impalement) ayetin kastı bu olabilir. 

42- [Yusuf] o ikisinden, kurtulacağını düşündüğü kimseye "RAB'binin yanında beni bahset." dedi. Ardından şeytan ona¹ RAB'binin hatırlatmasını unutturdu da [Yusuf] hapiste birkaç [3 ile 9]² sene kaldı.

¹: buradaki "Ona =ه" zamiri, Yusuf'a da, hapisten çıkan kişiye de işaret edebilir. (kurtubi) Yusuf'a işaret ederse "Yusuf, Allah'ı anmayı unuttu ve kullardan yardım istedi" manasındadır; çıkan kişiye işaret ederse "RAB'binin yanında Yusuf'tan bahsetmeyi unutturdu." anlamındadır.

²: buradaki (بضع) üç ile dokuz yıl arasını kasıt eder. (müfredat : بضع، kurtubi)

43- Kral "Gerçekten ben, yedi zayıf [ineğin], yemekte olduğu yedi şişman inek; yedi yeşil başak ve diğeri kuru [başaklar] görüyorum. Ey seçkinler! Eğer siz rüyayı tabir edenler/yorumlayanlar iseniz rüyam hakkında bana fetva verin." dedi.

44- [seçkinler] "Karışık hayaller... Halbuki biz, hayallerin yorumlanmasını asla bilenler değiliz" dediler.

45- [hapishanede iken] o ikisinden kurtulan kimse, bir ümmet[uzun bir süre]¹ sonra "Ben, onun yorumunu size haber veririm. Artık beni gönderin" dedi.

¹: kelime anlamı budur. Burası (بعد امه) şeklinde de okunmuştur(müfredat: ام). Ancak, şaz bir okumadır. (إمة) yani "[Allah'ın kendisini kurtarma] nimetinin ardından" manasında da okunmuştur. (kurtubi)

46- (Yusuf'a gelip) "Yusuf! Ey çokça doğru söyleyen! yedi zayıf [ineğin], yemekte olduğu yedi şişman inek; yedi yeşil başak ve diğeri kuru [başaklar] hakkında, bize fetva verir misin? Belki insanlara dönerim de onlar da belki bilirler." [dedi].

47- [Yusuf] "Adet olarak yedi sene [bitki] yetiştirirsiniz¹ ardından ne hasat ettiyseniz, yiyeceğinizden pek azı hariç, onu[hasat ettiğinizi] bırakın." dedi.

¹: "yetiştirin" manasında bir haber cümlesidir. Devamında "bırakın" ifadesi de bunu gösterir. (kadı Beydavi, keşşaf sahibi)

48- "Sonra, bunun ardından sakladıklarınızdan pek azı müstesna, kendilerine önden hazırladıklarınızı yeyen yedi şiddetli [sene] gelir." [dedi]

49- "Sonra, bunun ardından, insanların kendisinde kurtarıldığı¹ ve kendisinde (meyve) sıktığı bir [bolluk²] yılı gelir." [dedi]

¹: Ayetteki (يغاث) fiili, "yağmurlandı" mânâsında da olabilir (müfredat : غوث) insan sıkıntıdan kurtulduğu zaman söylenen "Allah onu kurtardı (أغاثه اللّه)" sözünden alıntı olarak "kurtarıldı" manasında de olabilir (Fahreddin Razi, kadı beydavi)

²: Bu ayetlerdeki kullanımından anlaşılacağı üzere "sene [سنة]" kelimesi zorluk ve sıkıntılı zamanlarda; "yıl [عام]" İşe rahatlık ve bolluk zamanlarında kullanılır.

50- Kral "onu [Yusuf'u] bana getirin." dedi. Ardından Elçi, (Yusuf'a) gelince, (Yusuf) "RAB'bine dön de ona sor: Ellerini kesen (o) kadınların durumu nedir? Gerçekten RAB'bim onların [kadınların] tuzaklarını devamlı bilendir." dedi.

51- [Kral] "[kadınlar!] Yusuf'u kendi benliğinden [iffetinden] geri çevirmeye çalıştığınız [zinaya çağırdığınız] vakit derdiniz neydi?" dedi. [kadınlar] "Allah için haşa! Ona karşı hiçbir kötülük bilmiyoruz." dediler. Azizin hanımı "Şimdi Hak [gerçek] ortaya çıktı. Ben, onu kendi benliğinden [iffetinden] geri çevirmeye çalıştım. Gerçekten o [Yusuf] mutlaka dürüstlerdendir." dedi.

52- "İşte bu, gayb'ında[yokluğunda] benim kendisine hainlik etmediğimi ve Allah'ın, hainlik edenlerin tuzağına yol göstermediğini bilmesi içindir."

53- "Ben, nefsimi (günahtan) beri etmiyorum [temize çıkarmıyorum]. Gerçekten nefis, kötülüğü çokça bir emir edendir. Ancak, RAB'bimin tercih ettiği hariç. Gerçekten RAB'bim çok bağışlayandır, bir rahimdir."¹

¹: 52 ve 53. Ayetlerde Züleyhanın itirafı da anlatılıyor olabilir, Elçiler Yusuf'a döndükten sonra Yusuf'un kendilerine söylediği sözler de olabilir. (zad'ul mesir)

54- Kral, "Onu [Yusuf'u] bana getirin, onu kendi nefsime mahsus (özel biri) yapayım." dedi. Onunla konuşunca "kesinlikle sen bugün yanımızda itibarlısın, güvenilirsin" dedi.

55- [Yusuf] "Beni, yerin hazinelerinin [koruması¹] yap. Gerçekten ben, çok koruyanım, devamlı bilenim." dedi.

¹: "Muzaf hazf edilmiştir [atılmıştır]. (kurtubi)

56- İşte bunun gibi, Yusuf'u o yerde [bölgede] yerleştirdik, ondan tercih ettiği yerde konaklıyordu. Rahmetimizi tercih ettiğimiz kimseye isabet ettiriyoruz; iyilerin ödüllerini yok etmeyiz.

57- Gerçekten ahiretin [sonun] ödülü, inanmış ve korunup sakınmakta olanlar için daha iyidir (hayırlıdır).

58- Yusuf'un kardeşleri geldiler, akabinde onun karşısına [huzuruna] girdiler. Onlar onu [Yusuf'u] tanımadığı halde [Yusuf] onları tanıdı.

59- [Yusuf] onların hazırlıklarını [yolculuk eşyalarını] gönderdiği zaman, "Babanızdan (baba bir) olan kardeşinizi bana getirin. Görmüyor musunuz? Kesinlikle ben, ölçüyü tam yapıyorum ve ben misafir edenlerin en iyisiyim." dedi.

60- "Artık onu [kardeşinizi] bana hiç getirmezseniz [bilin ki] yanımda size hiçbir ölçü yoktur ve bana yaklaşmayın." [dedi]

61- [kardeşleri] "Onu [kardeşimizi] babasından istemeye çalışacağız. Gerçekten biz mutlaka (bunu) yapacağız." dediler.

62- [Yusuf] kendi gençlerine "onların ticaret eşyalarını, semerlerinin(yüklerinin) içine yerleştirin. Ailelerine döndükleri zaman onu belki tanırlar. Belki onlar geri dönerler." dedi.

63- Ardından [kardeşleri] babalarına döndüklerinde, "Ey babamız! Ölçü bizden engellendi. Kardeşimizi bizimle birlikte gönder, ölçek edinelim. Kesinlikle biz, onu [kardeşimizi] koruyanlarız." dediler.

64- [Babaları] "Ona [kardeşinize] karşı, size ancak onun kardeşine [Yusuf'a] karşı önceden size güvenişim gibi güveniyorum¹. Allah, merhametlilerin en merhametlisi iken, koruma bakımından daha iyidir." dedi.

¹: soru edatı olan (هل) burada (ما) anlamındadır. Devamında geçen (إلا) edatı bunu gösteriyor.

65- [kardeşleri] geçim eşyalarını açtıklarında, ticaret eşyalarını kendilerine geri verilmiş buldular. "Ey babamız! Biz abartmıyoruz¹. (işte bak!) Bunlar, bize geri verilmiş ticaret eşyalarımız. Ailemizin geçimini sağlarız, kardeşimizi koruruz ve bir deve ölçeği (alacağımızı) artırırız. Bu çok kolay (az) bir ölçektir." dediler.

¹: buradaki (بغي) fiili "istemek" manasında da olabilir, "aşırıya gitmek [abartmak]" manasında da olabilir. Buradaki (نبغي) fiili (تبغي) şeklinde, babalarını muhatap alarak da okunmuştur. (zamahşer:keşşaf, kadı beydavi) Buna göre manası "Ey babamız! daha ne istersin?" olur.

66- [Babaları] "Siz, kuşatılmanız müstesna onu [kardeşinizi] bana mutlaka (geri) getireceğinize [dair] Allah'tan pekiştirilmiş bir söz bana verene kadar, asla onu sizinle birlikte göndermem." dedi. [kardeşleri] pekiştirilmiş sözlerini verdiklerinde, [Babaları] "Allah, söylediklerimize bir vekildir" dedi.

67- "Ey oğullarım! Tek bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin. Allah'tan (gelecek olanı) sizden [engellemeye] yeterli değilim. Hüküm, ancak Allah'ındır. Sadece ona güvenip dayandım (tevekkül ettim). O halde güvenip dayananlar sadece ona güvenip dayansın." dedi.

68- Babalarının kendilerine emir ettiği yerden girdikleri zaman, [bu] Allah'tan (gelecek) herhangi bir şeyi, kendilerinden [engellemeye] yeterli değildi. [bu] ancak Yakub'un kendi nefsinde karar verdiği bir ihtiyacıydı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz(şeyler) için bir bilgi sahibidir; fakat insanların çoğu bilmiyor.

69- [kardeşleri] Yusuf'un yanına girdiklerinde, [Yusuf] kardeşini kendisinin [yanına] aldı, "Gerçekten ben senin kardeşinim. Artık onların eylemlerinden dolayı kederlenme." dedi.

70- [Yusuf] onların hazırlıklarını [yolculuk eşyalarını] gönderdiğinde, kardeşinin (Bünyamin'in) semerinin(yükünün) içine su kabını yerleştirdi. Sonra bir ilancı "kafile! Gerçekten siz, hırsızsınız!" [diye] ilan etti.

71- [kardeşleri] onlara dönerek "kaybettiğiniz nedir?" dediler.

72- [Onlar da] "Kralın altından yapılmış¹ su kabını kaybettik ve onu getiren kimseye mutlaka bir deve yükü var. Ben bu konuda iddialıyım" dediler.

¹: buradaki (صواع) ifadesi (صوغ) şeklinde de okunmuştur. Bu kelime, su kabının altından yapılmış olduğunu gösteriyor. (müfredat : صوغ)

73- [kardeşleri] "Allah'a yemin olsun (tallahi), elbetteki siz bilmiştiniz ki, bu yere [bölgeye] bozgunculuk çıkarmak için gelmedik ve biz hırsız değildik." dediler.

74- [Onlar] "Eğer siz yalancılar iseniz, onun [hırsızlığın] cezası nedir?" dediler.

75- [kardeşleri] "Onun [hırsızlığın] cezası: [Çalınan eşya] kimin semerinde (yükünde) bulunursa, o kimse onun [çalınan eşyanın] karşılığıdır. İşte, zalimleri bunun gibi cezalandırıyoruz." dediler.

76- (Yusuf) kardeşinin kutusundan önce, onların [diğer kardeşlerinin] kutularını (aramaya) başladı. Sonra, kardeşinin kutusundan (kabı) çıkardı. İşte bunun gibi, Yusuf adına plan yaptık. Kralın dininde, [Yusuf'un] kardeşini (yanına) alması -Allah'ın tercih etmesi müstesna- [mümkün] değildi. Tercih ettiğimiz kimseyi derecelere yükseltiriz ve her bir bilgi sahibinin üstünde bir devamlı bilen vardır.

77- [Diğer kardeşleri] "Eğer (kardeşi Bünyamin) çaldıysa, artık [biliyoruz ki] önceden onun kardeşi de (Yusuf da) çalmıştır" dediler. Yusuf, onu kendi benliğinde gizledi (içine attı) ve onlar için onu hiç açığa vurmadı. "konum olarak siz daha kötüsünüz. Hâlbuki Allah, yakmıştırmalarınızı daha iyi biliyor." dedi.

78- [kardeşleri] "Ey aziz! Gerçekten onun çok büyük yaşlı bir babası var. Artık onun yerine birimizi al. Kesinlikle biz, seni iyilerden görüyoruz." dediler.

79- [Yusuf] "Geçim eşyamızı yanında bulduğumuz kimsenin dışında [birini] almaktan Allah'a sığınırız. Aksi takdirde, gerçekten biz, zalimleriz[demektir]" dedi.

80- [kardeşleri] bundan ümitlerini yitirince, fısıldaşarak bir arada yalnız kaldılar. Büyükleri "Babanızın Allah'tan bir pekiştirilmiş sözü sizden almış olduğunu ve önceden Yusuf hakkında kusurunuzu hiç bilemediniz mi? Artık babam bana izin verinceye veya Allah hüküm edenlerin en iyisi olarak bana hüküm edinceye kadar, bu yerden [bölgeden] asla ayrılmayacağım." dedi.

81-82- "Babanıza dönün, "Ey babamız! Gerçekten oğlun hırsızlık yaptı. Bildiğimizin dışında [bir şeye] şahit değildik, gayb'ı [görünmeyen]için bekçiler de değildik. İçinde bulunduğumuz kentin [halkına]¹ ve içinde[beraberinde] döndüğümüz kafileye sor. Gerçekten biz, dürüst kişileriz." deyin".

¹: "ehle-l karyeti=أهل القرية" takdirindedir. Muzaf olan "ehle=أهل" kelimesi hazf edilmiştir.

83- [Babaları] "Hayır! Benliğiniz size bir işi güzel gösterdi. Artık sabır güzeldir. Allah'tan, onları topluca bana getirmesini umarım¹, gerçekten o, devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir." dedi.

¹: "umulur ki" manasında olan (عسى), ".... Olmasını dilerim" manasındadır. (müfredat :عسى,)

84- [Babaları] onlardan yüz çevirdi ve "Ey Yusuf üzerindeki hasretim!" dedi. Gözleri üzüntüden ağardı. Artık o, [acısını] içine atan [biri oldu].

85- [oğulları] "Allah'a yemin olsun (tallahi) eriyip biten [ölen] biri olana veya helak olanlardan olana kadar, Yusuf'u anmaya devam edeceksin." dediler.

86- [Babaları] "Ben, acımı ve üzüntümü sadece Allah'a şikayet ediyorum ve Allah'tan sizin bilmediğinizi biliyorum." dedi.

87- "Ey oğullarım! Gidin, Yusuf'tan ve kardeşinden yana iz sürün; Allah'ın rüzgarından ümit kesmeyin. Gerçek o ki, Allah'ın rüzgarından¹[rahmetinden] ancak, kâfirler [gerçeği örtenler] milleti ümit keser."

¹: bu ayet "ravh=رَوح" ve "ruh=روح" olarak iki şekilde de okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf) her iki kelimede birbirine yakın manadadır. Anlam olarak "Allah'ın rahmeti, ferahlığı, genişliği" anlamına gelir. (müfredat : روح, keşşaf sahibi)

88- Ardından [Yusuf'un kardeşleri] onun [Yusuf'un] yanına girdiklerinde, "Ey aziz! Bize ve ailemize sıkıntı temas etti. Değersiz bir ticaret eşyası ile geldik, sen ölçüyü bize tam yap ve bize sadaka olarak bağışla. Gerçekten Allah, sadaka olarak bağışlayanlara karşılığını veriyor." dediler.

89- [Yusuf] "Siz cahiller iken, Yusuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?" dedi.

90- [kardeşleri] "Gerçekten sen Yusuf musun?" dediler. [Yusuf] "Ben Yusuf'um ve bu kardeşim. Allah, bize büyük iyilikte bulunmuştu. Gerçek şu ki, kim korunup sakınır ve sabır ederse, artık kesinlikle Allah, iyilerin ödüllerini yok etmez." dedi.

91- [kardeşleri] "Yemin olsun (tallahi), elbetteki Allah seni bize karşı tercih etmiştir. Biz, gerçekten hata edenlerdik." dediler.

92-93- [Yusuf] "Bugün, size hesap sorma yoktur. Allah, merhametlilerin en merhametlisi iken sizi bağışlar. Benim şu gömleğimi götürün, ardından babamın yüzüne onu atın, bir gören [haline] gelsin ve ailenizi topluca bana getirin." dedi.

94- Kafile ayrılınca babaları "Beni bunak saymazsanız gerçekten ben Yusuf'un kokusunu buluyorum" dedi.

95- "Allah'a yemin olsun (tallahi) , gerçekten sen eski kayboluşunun içindesin." dediler.

96- Derken, müjde gelince onu [gömleği] onun yüzüne attı. Ardından bir gören olarak eski haline döndü. "Size "ben, Allah'tan, sizin bilmediğinizi biliyorum" demedim mi?" dedi.

97- [Oğulları] "Ey babamız! Bizim için, cezayı gerektiren işlerimize bağışlanma iste. Gerçekten biz, hata edenlerdik." dediler.

98- [Babaları] "İleride sizin için RAB'bimden bağışlanma isteyeceğim. Gerçekten o, çok bağışlayanın, rahim olanın ta kendisidir." dedi.

99- Yusuf'un yanına girdiklerinde, anne-babasını kendisine sığındırdı. "Allah tercih ettiyse, Mısır'a emin [güvende] olarak girin." dedi.

100- [Yusuf] anne-babasını tahtın üzerine yükseltti ve onun [Yusuf] için¹ secde halinde (duaya) kapandılar². [Yusuf] "Ey babacığım! Bu, önceden gördüğümün/rüyanın yorumudur. RAB'bim onu Hak [gerçek] kıldı ve bana [şöyle] iyilikler etmişti: bir vakit beni hapisten çıkarmıştı ve Şeytanın benimle kardeşlerimin arasını bozmasından sonra, sizi çölden getirdi. Gerçekten RAB'bim tercih ettiğine çok lütufkardır. Kesinlikle o, devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir." dedi.

¹:"Yusuf için Allah'a secde halinde (duaya) kapandılar" veya "Yusuf'u kıble yaparak Allah'a secde halinde (duaya) kapandılar" manasındadır. (Fahreddin Razi)

²: ayetteki (خر) fiili, "ses çıkararak düşmek" manasındadır. Secdeye kapanırken, insanların düşmesi ve secde esnasında dua ederek ses çıkarması durumu bu kelime ile ifade edilmiştir. (müfredat : خر)

101- "RAB'bim! Bana mülkten[yönetimden bir pay] vermiştin ve bana olayların yorumundan öğretmiştin. [Ey]¹ Göklerin ve yerin [tüm evrenin] başlatıcısı/ayıranı!² Sen, dünyada [ilk hayatta] ve ahirette [son hayatta] benim velimsin. Beni müslüman [barışçı ve sana teslim olan] olarak vefat ettir ve beni iyilere ekle"

¹: buradaki (فاطرَ) isminin mensup olma sebebi, bir nida oluşundan dolayıdır. Ya da ilk baştaki nidadan bedeldir. Buna göre ayetin ilk kısmı "Ey göklerin ve yerin (evrenin) yoktan var edeni RAB'bim!" olarak meal edilir.

²: Enam 14. ayetin dippnotuna bakınız.

102- İşte bu [anlatılanlar], kendisini sana anlatmakta olduğumuz, gayb'ın [gizliliğin] haberlerindendir. Sen, onlar tuzak kurar bir halde işlerini kararlaştırdıkları zaman onların yanında değildin.

103-104- Sen, [inanmaları için] hırs yapsan bile, insanların çoğu inançlı değildir. Ona [vahye] karşılık, onlardan bir ücret istemiyorsun. O [vahiy] ancak, alemlere [varlıklara] bir hatırlatmadır.

105- Göklerde ve yerde (evrende) kaç ayet [mucize] vardır, halbuki kendileri onlardan [mucizeler'den]¹ vazgeçerek bir halde onların üzerinden geçip gidiyorlar.

¹: "merre=مرّ" fiili geçip gitmek anlamındadır. Dikkat edilirse göklerdeki ayetlere de geçip gidileceğini, göğe çıkmanın mümkün olmadığı bir zamanda belirtilmiştir.
Evrenin her yeri, mikro (atom altı) dünyadan makro dünyaya, her şey bize "tasarım" demektedir. Gerek, evrenin rasyonelliği (anlaşılabilir oluşu), gerekse determinist (belirlenmiş) bir yapıda oluşu, her şeyiyle bize tasarlayan, belirleyen, rasyonel kılan bir yaratıcının varlığını anlatmaktadır. Ancak insanların çoğu, ayette yazdığı üzere bunu görmezden gelmekte.

106- Çoğunluğu Allah'a ancak müşrik olarak [ortak kabul ederek] inanırlar.

107- [insanlar] Allah'ın azabından bir Gaşiyenin[örtüp kuşatan felaketin] kendilerine gelmesinden veya kendileri farkında değilken saat'in kendilerine ansızın gelmesinden emin midir?

108- "Bu, bir basiret [kanıt] üzerine ben ve bana uyan kimselerin Allah'a doğru davet ettiğimiz benim yolumdur. Allah münezzehtir! Halbuki ben müşriklerden [Allah'a ortak kabul edenlerden] değilim." de.

109- Senden önce ne gönderdiysek ancak kentlerin halkından kendilerine vahiy ettiğimiz bir takım kişileri¹ gönderdik. Artık, yerde [dünyada] gezip, kendilerinden öncekilerinin sonucunun nasıl olduğuna bakıp düşünmediler mi? Ahiret [son] yurdu, korunup sakınmış olanlar için elbetteki daha iyidir. Artık akıl etmiyor musunuz?

¹: "rical=رجال" kelimesi, İnsanın erkeğine denilir. Bu ayetten genellikle "peygamberler ancak erkeklerden çıkar" sonucu çıkarılmıştır. Ancak, bu kelimenin tağlip gereğince kadın ve erkek karışık olarak kullanılması da mümkündür.
Eşari mezhebi; Meryem ve birkaç kadının elçi olduğunu savunmuştur. (kurtubi, Meryem 16, Alimran 42,) Tevratta da pek çok kadın peygamber anlatılmaktadır.

110- Sonunda elçiler ümitlerini yitirdiği ve kendilerine yalan söylenmiş¹ olduğunu düşündükleri zaman, yardımımız geldi, ardından tercih ettiğimiz kimseler kurtarıldı. Perişan edişimiz (azabımız) suçlular milletinden geri çevrilmez.

¹: Bizdeki kıraat'te "[kendilerine] yalan söylendi" manasında (كُذِبو) şeklindedir. Verş mushafında ise "[kendileri] yalancı çıkarıldı" manasında (كُذِّبو) şeklindedir. Dikkatli düşünülürse Her iki kıraat'e göre de çıkan sonuç aynıdır.

111- Elbetteki onların öykülerinde akıl sahipleri için mutlaka birer ibret vardı. O, uydurulmuş bir söz değildi; fakat önündekinindoğrulayanı, her şeyin bir açıklaması ve inanan bir millet için bir doğru yol rehberi ve bir rahmetti.

11- Hud suresi (hubeyb Öndeş meali)

Hud

1-2- "'Elif, Lam, Ra' ayetleri  hükümlendirilmiş sonra Allah'tan başkasına kulluk etmemeniz için hakim/hikmetli olan, devamlı haberdar olan tarafından ayırt edilmiş [açıklanmış] bir kitaptır. Kesinlikle ben, ondan [onun tarafından] sizin için (gelen) bir uyarıcı ve bir müjdeciyim." [de]²

¹: "Elif, Lam, Ra," sözü müptedadır, "kitaptır" [كتابٌ] kelimesi haberdir. Yani "Elif, Lam, Ra.... Bir Kitaptır" manasındadır. (zamahşeri:keşşaf, beydavi, kurtubi)

²: "de" [قل] emri, okuyucu tarafından anlaşıldığı için hazf edilmiştir. Daha önceden bu tarz hazf örnekleri verilmişti. Bkz: Tevbe 35 "denilir" sözü hazf edilmiştir,


3- "Bir de "RAB'binizden bağışlanma dileyin sonra ona tevbe edin ki, isimlendirilmiş bir süre sonuna kadar sizi güzel bir geçim olarak geçindirsin ve her bir ikram sahibine kendi ikramını versin." diye [ayetleri açıklanmış bir kitaptır.]¹ Eğer, yüz çevirdiyseniz [bilin ki] kesinlikle ben, size karşı büyük bir günün azabından korkuyorum."

¹: Buradaki "en=أن" birinci (1.)ayete bağlıdır.

4-  Dönüşünüz sadece Allah'ın [emrinedir]¹. O her şeye imkanı olandır.

¹: Muzaf hazf edilmiştir, muzafun ileyh onun yerine geçmiştir. Cümle (إلى أمر الله) manasındadır. Örneğin Saffat 99. ayette İbrahim'in şöyle dediği anlatılır: "kesinlikle ben, RAB'bime gidiciyim" hâlbuki bu ifade "RAB'bimin emrine gidiciyim" manasındadır.

5- Dikkat! Kesinlikle onlar, (içlerindekini)¹ ondan saklamak istedikleri için, göğüslerini dürüyorlar[içlerindekini gizliyorlar]. Dikkat! Elbiselerine bürünmek istedikleri zaman sır sakladıkları (şeyleri) ve açıkça gösterdikleri (şeyleri) [Allah] biliyor. Gerçekten o, göğüslerin özünü bir devamlı bilendir.

¹: "istihfa=استخفاء" [bir şeyi] gizlemeyi [إخفاء] istemek anlamındadır. (müfredat: خفي) bu durumda meful hazf edilmiştir.

6- Yerde [dünyada] kımıldanan [türün]den ne varsa [hepsinin] rızkı[nı belirlemek] ancak Allah'a [düşer]. Onların barınma yerini¹ ve emanet yerini [Allah] biliyor. Her biri apaçık bir kitabın içindedir.

¹:"barınma yeri" ifadesinden maksat anne rahmi, "emanet yeri" ifadesinden maksat ise babanın sülbü'dür. (lisanul Arab: وكلهم قال: فَمُسْتَقِرّ في الرحم ومستودع في صلب الأَب، روي ذلك عن ابن مسعود ومجاهد والضحاك)

7- Hanginizin eylem bakımından en güzel olduğu [konusunda]¹ sizi sınamak için, Arşı [hükümranlığı²] suyun³ üzerinde iken gökleri ve yeri [tüm evreni] altı günde [evrede⁴] yaratan, o'dur. Eğer, "kesinlikle siz ölümün ardından yönlendirilecek/yeniden diriltileceksiniz." desen, gerçeği örtmüş olanlar mutlaka "Bu ancak apaçık bir sihirdir [etkilemedir]⁵" derler.

¹: Harfi cerr veya (أن) edatı hazf edilmiştir. Cümlenin takdiri (ليبلوكم في ايكم) veya (ليبلوكم أن ايكم) şeklindedir.

²:arş, aslen "kürsü" demektir. Fakat bu kelime "yönetim, güç, saltanat, mülkiyet" manasında da kullanılmıştır. Örneğin "kralın Arşı" ile "kralın mülkü, saltanatı" kasıt edilmiştir. (müfredat : عرش, Fahreddin Razi) buradan anlıyoruz ki, Allah'ın Arşı ile kastedilen, onun mülkü, yani yönetimidir.

³: Eski metinlerde, evrenin boşluğu "su" ile temsil edilir. Örneğin yasin 40. Ayette güneş ve ay için "her biri birer yörüngede yüzer" denilmektedir. Halbuki "yüzer (سبح)" kelimesi suda yüzmek mânâsına gelir. Hatta Tevratın ilk bölümlerinde bile "gök kubbenin suyu" (yaratılış,1. Bölüm) ifadesi geçer. Yani kısacası kur'an evrenin boşluğuna "su" demektedir ve bilimle tamamen uyumludur. Çünkü evrenin %95'inin karanlık sıvı'dan oluştuğunu gösteren bir teori mevcuttur, adı ise "karanlık sıvı" (kaynaklar: https://penntoday.upenn.edu/news/physicist-theorizes-dark-matter-superfluid https://newatlas.com/dark-fluid-theory-matter-energy/57540/)
Ayetin anlattığı "su" ile bu teori uygunluk göstermektedir.

⁴: "gün" kelimesi kur'an'da "evre" manasındadır. Örneğin çoğu Ayette "yevmu-l kıyamet =يوم القيامة" yani "kıyamet günü" ifadesi geçer. Halbuki kıyamet, 24 saatlik bir günden oluşmuş değildir. Ayet "kıyamet dönemi, evresi" manasında "gün" demiştir. Haricen mearic suresinin 4. Ayetinde "Allah'ın katında bir gün bin yıl gibidir" denilmektedir. Bütün bunlar, günün "evre" manasında olduğunu ispatlıyor.

Bazıları bu görüşe katılmıyor olsa da, "6 günde yaratılış, Allah'ın katındaki zaman dilimi ile 6 gündür. 24 saatlik zaman dilimi olan 6 günlük bir yaratılış değildir." şeklinde yorum yapanlar eskiden beri vardır. (kurtubi)

⁵: bu ifade "...ancak apaçık bir sihirbazdır" manasında olarak (ساحر) şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi) sihir kelimesi etkileme anlamındadır. Örneğin "Kesinlikle beyandan [bir kısmı] sihirdir[إنّ من البيان لسحرا] " ve "Tabiat sihirbazdır [الطّبيعية ساحرة]" (müfredat: سحر) denilmiştir. Çünkü beyan yani açıklamanın bir kısmında muhatabı etkileme vardır. Tabiat ise gerçekleştirdiği şeylerle bakanları etkilemektedir. Bu anlam doğrultusunda kafirler bir nevi "Bu söylenenler sadece bizi etkilemek için uydurulmuş şeylerdir" demektedir.


8- Eğer, Sayılmış bir topluluk [zamanlarına] kadar kendilerinden azabı ertelesek, mutlaka "Onu [azabı] tutan ne?" derler. Dikkat! [azap] kendilerine geldiği gün, kendilerinden geri çevirlecek bir halde değildir. Maskara etmeye çalışmakta oldukları [azap] kendilerinin başına geldi.

9- Şayet İnsana bizden bir rahmet tattırsak, sonra kendisinden onu [rahmeti] çekip çıkarsak, kesinlikle o çok ümitsiz [olur], çok nankör¹ [olur].

¹: "küfr= كفر" aslen "örtmek" demektir. "kefur= كفور" ise daha çok "nankör" manasında kullanılır (müfredat : كفر)

10-11- kendisine temas etmiş bir sıkıntın ardından kendisine bir nimet/bolluk tattırsak, mutlaka "kötülükler benden gitti!" der. Kesinlikle O, bir şımarandır, bir böbürlenendir; ancak, sabır etmiş ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar hariç. işte, kendileri için bir bağışlanma ve büyük bir ödül olanlar onlardır.

12- Artık, "Ona bir servet indirilmeli veya onunla beraber bir melek gelmeli değil miydi?" demeleri nedeniyle sana vahiy edilenin bir kısmını terk edici olmanı ve göğsünün ondan [vahiy'den] dolayı daralıcı olmasını bekliyorlar¹. Sen sadece bir uyarıcısın; Allah ise her şeye vekildir.

¹: "lealle=لعل" kelimesi, beklenti bildiren bir kelimedir. Buradaki beklenti, insanlar tarafından olan bir beklentidir. Bir nevi "insanlar senin bunu [yapacağını] düşünürler." anlamındadır. (müfredat: لعل bakınız: يظنّ بك الناس ذلك)

13- Yoksa, "onu [vahyi] uydurdu" mu diyorlar? "o halde dürüst idiyseniz, onun [vahyin] benzeri uydurulmuş on yüksek makam¹ getirin ve Allah'tan beride gücünüzün yettiği kimseye dua edin." de

¹: bakara 23. ve yunus 38. Ayette "bir sure [yüksek makam]" derken, burada "on sure [yüksek makam]" demesi bir çelişki değildir. Çünkü bakara 23-24 ayetlerinde bir sure ile meydan okunduğu zaman "Asla yapamazlar" denilmektedir. Bu ayette on sure ile meydan okununca da, devam eden ayette "yanaşmazlar" denilmektedir. Bir nevi: "on sure isteyin yanaşmazlar; bir sure isteyin yapmaya güçleri yetmez" denilmektedir.

14- Eğer, size¹ karşılık vermeye yanaşmazlarsa, indirilen(vahyin) Allah'ın bilgisiyle olduğunu ve ondan [Allah'tan] başka hiçbir Tanrı olmadığını bilin. Artık siz, müslümanlar[teslim olanlar]mısınız?

¹: Öncesinde "de" diyerek elçi'yi muhatap aldığı halde bu ayette "Size" demesi, peygambere verilen emirlerin, tüm Müslümanlara yönelik olduğuna bir kanıttır.

15- Kim[ler], dünya [ilk] hayatını ve onun süsünü istemekteyse onda [dünya hayatında] eylemleri(nin karşılığı) tamamen kendilerine verilir ve kendileri onda haksızlığa/eksikliğe uğramazlar.

16- İşte onlara (evet!) onlara ahirette [son hayatta] ancak ateş vardır. Sanatları¹ onda [dünya hayatında] boşa gitmiştir; bulunmakta oldukları eylemleri de yalandır.

¹: "san'a=صنع" yani "sanat", onların işlemiş oldukları sevapları manasındadır.

17- [Onlar] RAB'binden bir açık kanıt üzerinde olan, ondan [RAB'binden] bir Şahidin kendisini takip ettiği¹ ve ondan önce de bir imam ve bir rahmet olan Musa'nın kitabının da takip ettiği kimse [gibi olur mu?]². İşte bunlar ona (kur'an'a/RAB'be) inanıyor. Partilerden kim onu[n hak olduğu] gerçeğini örtüp göz ardı ederse onun kendisine söz verilen sadece ateştir. Ondan yana, hiçbir şüphe içinde olma! Kesinlikle o, RAB'binden Haktır; fakat insanların çoğu inanmıyor.

¹: Ayetteki (يتلوه) fiili, hem okumak, hem de takip etmek mânâsına gelir (müfredat : تلو) "o kimseyi takip eden" manasında olduğu gibi, "onu [açık kanıtı/kur'an'ı] okuyan" manasında da olabilir (zad'ul mesir)

²: bu ayet önceki ayete atıf olup, cevabı hazf edilmiştir (Fahreddin Razi, kadı beydavi)

18- Allah'ın üzerinden bir yalan uyduran kimse[ler]den daha zalim kimdir? İşte onlar RAB'lerine karşı sunulurlar ve şahitler "RAB'lerinin üzerinden yalan söyleyenler işte bunlardır." derler. Dikkat! Allah'ın laneti [rahmetinden engellemesi], zalimlerin üzerinedir.

19- [zalimler] ki, Allah'ın yolundan engelliyorlar. Onlar, ahirete [son hayata] karşı kafirlerin [gerçeği örtenlerin] ta kendisi olarak, onun [Allah'ın] yolunda bir eğrilik [hata] arıyorlar.

20- İşte bunlar, yerde [dünyada] hiç aciz bırakıcılar olmazlar. Onların, Allah'tan beride hiçbir velileri de olmamıştır. Azap kendileri için katlanır [kat kat artar]. Onlar, işitmeye güç yetirenler değildi ve görmekte de değildi.

21- İşte, kendi nefislerini kayba uğratmış olanlar bunlardır. Uydurmakta oldukları kendilerinden kaybolmuştur.

22- Onların, ahirette [son hayatta] kaybedenlerin ta kendileri olduğunda kuşku yoktur!

23- Gerçekten, İnanmış, düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş ve RAB'lerine alçak gönüllü davranmış olanlar (evet!) İşte, cennetin dostları onlardır. Onlar onun [cennetin] içinde kalıcıdır.

24- (o) iki grubun örneği, kör ve sağır; devamlı gören ve devamlı işiten gibidir. Örnek olarak İkisi eşit midir? Artık Öğüt almıyor musunuz?

25-26- Elbetteki Nuh'u kendi milletine göndermiştik. "kesinlikle ben, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye sizin için (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Kesinlikle ben, size karşı can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" [demişti]¹.

¹: burada (قال) yani "dedi" sözü hazf edilmiştir [atılmıştır].

27- Milletinden olup gerçeği örtmüş o seçkinler "Seni bizim gibi bir beşerden başkası olarak görmüyoruz. Ayrıca sana ancak görüşü olgun olmayan¹ rezillerin uyduğunu Bize karşı hiçbir fazlalığınız/üstünlüğünüz olmadığını görüyoruz. Hayır, yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz." dediler.

¹: (müfredat: بدأ)

28-29- [Nuh] "Ey milletim! Bana haber verin, Eğer ben RAB'bimden bir açık kanıt üzerindeysem ve bana katından bir rahmet vermiş de o [rahmet/açık kanıt] size görünmez olduysa? Siz ona [o rahmete] isteksiz iken, sizi ona mecbur mu ederiz?" dedi. "Ey milletim! Ben, ona (vahye) karşı sizden bir mal istemiyorum, ücretim[i vermek] ancak Allah'a [düşer], inanmış olanları kovucu değilim. Kesinlikle onlar, RAB'leri ile karşılaşıcıdır. Fakat ben, sizi cahillik eden bir millet olarak görüyorum"

30-31- "Ey milletim! Eğer, onları [inançlıları] kovarsam, Allah'tan (gelecek olana) karşı bana kim yardım eder? Artık öğüt almıyor musunuz? Ben ''Allah'ın hazineleri yanımdadır'' demiyorum, ben, gaybı [gizliliği] bilmiyorum, ''kesinlikle ben bir meleğim'' demiyorum, gözlerinizin aşağılık gördüğü [kişiler] için, "Allah, onlara asla bir hayır vermeyecek" demiyorum. -Allah, onların nefislerinde bulunanları, en iyi şekilde bildi- [aksi takdirde] kesinlikle ben o zaman zalimlerdenim [demektir]" [dedi].

32- [Nuh'un milleti] "Ey Nuh! Bizimle tartıştın, ardından tartışmamızı çok uzattın. Artık, dürüst kişilerdensen bize söz verdiğini (azabı) bize getir." dediler.

33-34- [Nuh] "Siz, aciz bırakıcılar değilken, onu (azabı) -tercih ederse- sadece Allah getirir. Allah sizi mahvetmeyi istemekteyse ben size nasihat etmeyi istesem (bile) nasihatim size fayda vermez. O, sizin RAB'binizdir ve sadece onun [emrine] döneceksiniz" dedi.

35- Yoksa "onu (Nuh kısasını) kendisi uydurdu" mu diyorlar? "Eğer onu uydurduysam, [bilin ki] ben sizin suçlarınızdan beri iken suçum sadece benim üzerimedir." de.

36-37- Nuh'a "Gerçek şu ki, milletinden hiç kimse asla inanmayacak, ancak [şu an'a kadar]¹ inanmış kimseler hariç. Artık, onların yapmakta olduklarından dolayı kederlenme. Gözetimimizle [korumamız altında]² ve vahyimizle, gemiyi tasarla. Zulmetmiş olanlar hakkında benimle muhatap olma. Kesinlikle onlar, boğulmuştur." diye vahiy edildi.

¹: "kad=قد" edatı, "mişli geçmiş zamanı" ifade eder. Bundan dolayı böyle çeviri yapıldı.

²: "ayn=عين" bilinen göz organıdır. (ب) harfi cerr'i ile bu manada kullanılır. Mesela (فلان بعيني) yani "falanca, benimle gözümledir" denir, ki manası "onu koruyorum ve gözlüyorum" demektir. (müfredat : عين bakınız: وفلان بِعَيْنِي، أي: أحفظه وأراعيه)

38-39- [Nuh] gemiyi yaparken milletinden seçkinler her ne zaman ona uğradılarsa onu maskara yaptılar. [Nuh] "Eğer bizi maskara yapıyorsanız, [bilin ki] bizi maskara ettiğiniz gibi, kesinlikle biz de sizi maskara edeceğiz. Yakında rezil eden bir azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin üzerine konacğını bileceksiniz!" dedi.

40- Sonunda emrimiz gelince ve Tennur¹ şiddetlice kaynayınca "Çift olan her iki sınıftan² [bir kısmını], aileni -kendisine karşı (o) söz öne geçmiş olan kimse hariç- inanmış kimseleri onun [geminin] içine taşı." dedik. Onunla birlikte ancak pek az [kişi] inandı.

¹: "Tennur= التنور" kelimesi, Süryanicede (ܬܢܘܪܐ) ve İbranicede (רוּר) "fırın" manasındadır (wictionary) üç dilde de ortak olarak "fırın" manasındadır. Ancak bu kelime ile fırının kasıt edilmediğini söyleyenlerin pek çok yorumu olmuştur. Örneğin, kamer 11-12. Ayet delil alınarak "yeryüzünün suyu" manasında olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir ve Fahreddin Razi ilgili ayet tefsirinde hepsi mevcuttur)

²: "Min kulli zevceyni=من كل زوجين" şeklinde izafe edilerek de okunmuştur. (beydavi, Fahreddin Razi) ayette "çift olan her iki sınıftan" ifadesinde herhangi bir sınırlama yoktur. Bu çift sınıflara bitkiler de girebilir. Ancak başındaki "-den, - dan" manasını veren "min=من" harfi cerr'i tebiz [kısımlama] amaçlı kullanılmıştır. Yani "çift olan her iki sınıftan bir kısmını gemiye yükle" anlamındadır. Bu kısma da insanlar ve gemide taşınmaya müsait hayvanlar girebilir. Hepsi girmek zorunda değildir.

41- [Nuh] "Onun içine binin. Onun[geminin] akıp gitmesi ve demir atması¹ [durması], Allah'ın ismiyledir. Kesinlikle RAB'bim gerçekten de çok bağışlayandır, bir rahimdir." dedi.

¹: buradaki (مجراها و مرساها) kelimeleri "mastar, ismi mekan, ismi zaman" manasında (م) harfinin üstünlü olmasıyla da okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf) Buna göre ilgili ifadeler "onun [geminin] akıp gitme zamanı ve demir atma zamanı..." veya "onun [geminin] akıp gitme yeri ve demir atma yeri..." şeklinde de çeviri yapılabilir.

42- O sırada, o [gemi] dağlar gibi bir dalganın içinde onlarla akıp gidiyordu. Nuh, oğluna seslendi. [Oğlu, Nuh'tan] bir uzaklaşma içindeydi. "Ey oğlum! Bizimle birlikte bin ve kâfirlerle [gerçeği örtenlerle] birlikte olma!"

43- [Oğlu] "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi. [Nuh] "Bugün, Allah'ın emrinden koruyan¹ hiçbir [şey] yoktur. Ancak, rahmet eden kimse (Allah'ın kendisi) hariç[o koruyabilir]" dedi. Dalga, o ikisinin arasına girdi, ardından (oğlu) boğulanlardan oldu.

¹: "koruyan" manası verilen (عاصم) kelimesi, faildir[öznedir]. Ancak, failin[öznenin] meful [nesne] manasında olması da mümkündür, Tarık 6. Ayetteki gibi (kurtubi) Buna göre "Bugün, Allah'ın emrinden korunacak yoktur." manasındadır

44- "Ey yer [dünya]! Suyunu yut! Ey gök! Sen de (suyunu) tut!" denildi. Su çekildi, iş/emir tamamlandı,¹ [gemi] Cudi'nin üzerine yerleşti ve zalimler milleti için "uzak [yok] olsunlar!" denildi.

¹: Nuh tufanına dair arkeolojik bir kanıtın henüz bulunmaması sebebiyle yalan olduğunu iddia edenler vardır. Fakat bu mantıksız bir iddiadır. Tarihte varlığı anlatıldığı halde, varlığına dair arkeolojik bir kanıt olmayan pek çok şey vardır.

 Örneğin Nuh tufanı farklı isimlerle gılgamış destanında geçer. Ki bu destanı anlatan tabletlere bile tamamen ulaşamıyor iken, çok daha önceden olmuş bir olayın kalıntısı nasıl bulunabilir? Bu konuyla ilgili olacak tek kanıt, ilgili metinlerde geçen tarihi bilgilerdir. Birçok kaynakta, aynı olayın farklı isimler ve farklı olaylar ile anlatıldığı görülür. (bkz: gılgamış destanı, manu olayı)

45- Nuh, RAB'bine seslendi, ardından "RAB'bim! Gerçekten, oğlum benim ailemdendir, gerçekten verdiğin sözün haktır ve sen hakimlerin hakimisin." dedi.

46- [RAB'bi] "Ey Nuh! O [oğlun] kesinlikle senin ailenden değildir. Kesinlikle o, düzgün-iyi olmayan eylemde bulundu¹. Artık, kendisinde sana herhangi bir bilgi olmayan (şeyi) benden isteme. Kesinlikle ben, cahillerden olmaman² için sana öğüt veriyorum" dedi.

¹: Bir başka kıraat'te (عمِلَ) şeklinde okunmuştur (kurtubi) bu tercih edildi.

²: "en-le tekune=ألا تكون" takdirindedir.

47- [Nuh] "RAB'bim! Gerçekten ben, hakkında bana ait herhangi bir bilgi bulunmayanı senden istemekten sana sığınırım. Eğer, beni bağışlamaz ve bana rahmet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.

48- "Ey Nuh! Bizden bir esenlikle, sana ve seninle birlikteki olan kimselerden olan topluluklara bereketlerle in. Bir takım topluluklar vardır ki kendilerini geçindireceğiz sonra can yakıcı bir azap bizden kendilerine dokunacaktır." denildi.

49- İşte bunlar, sana vahiy ettiğimiz gayb'ın [gizliliğin] haberlerindendir. Bundan [kur'an'dan] önce sen ve milletin onu [o haberleri] bilmiyordunuz. O halde sabret, gerçekten sonuç, korunup sakınanlar içindir.

50-51- Ad [milletine] kardeşleri Hud'u [gönderdik]¹ "Ey milletim! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allah'a kulluk edin. Siz ancak uydurukçusunuz. Ey milletim! Ben ona (vahye) karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim[i vermek] ancak beni başlatmış [yaratmış] olana [düşer]. Artık akıl etmiyor musunuz?" dedi.

¹: 25. Ayetteki "gönderdik" fiiline bağlıdır.

52- "Ey milletim! RAB'binizden bağışlanma dileyin sonra ona tevbe edin ki üzerinize gökten akın akın (yağmur) göndersin ve kuvvetinize bir kuvvet olarak sizi artırsın. Suçlular olarak yüz çevirmeyin."

53-55- Onlar "Ey Hud! Senin sözünden [dolayı] biz Tanrılarımızı terk ediciler değilken, bize bir açık kanıt getirmedin. Biz, sana inançlı değiliz. Biz ancak ''bazı Tanrılarımız seni bir kötülük sebebiyle çarpmış!'' diyoruz." dediler. [Hud] "gerçekten ben Allah'ı şahit ediyorum. sizin ondan [Allah'tan] aşağıda olup [ona] ortak yaptıklarınızdan beri olduğuma siz de şahit olun, ardından bana topluca tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın." dedi.

56-57- "Gerçekten ben RAB'bim ve RAB'biniz olan Allah'a güvenip dayandım (tevekkül ettim). Kımıldanan[türün]den ne varsa ancak o [RAB'bim] onun alnından¹ bir tutucudur. Gerçekten RAB'bim dosdoğru bir yol üzerindedir. Artık yüz çevirdiyseniz [bilin ki] kendisiyle size gönderildiğim (vahyi) size duyurmuştum. RAB'bim sizin hariciniz bir milleti (sizin yerinize) geçirmek ister. Siz ona hiçbir açıdan zarar veremezsiniz. Kesinlikle RAB'bim her şeyi devamlı kayıt edendir." [dedi].

¹: buradaki (ناصي) alın, saçın ön kısmı, manasındadır (müfredat :نصا) istekle yapılan hareketleri yönlendiren bölge tam da beynin bu kısımdır. (Essentials of Anatomy and Physiology, sinirbilim. org/beyin-loblari-kac-tanedir/ [frontal lob])

58- Emrimiz gelince, Hud ve onunla birlikte inanmış olanları bizden bir rahmetle kurtardık. Onları çok katı bir azaptan kurtardık.

59-60- İşte bu Ad[milleti]'dir. RAB'lerinin ayetlerini [mucizelerini] bile bile reddettiler, elçilerin'e isyan ettiler, her bir inatçı zorbanın emrine uydular. Bu dünyada kendilerine bir lanet [rahmetten kovulma] bağlandı ve kıymet gününde de öyle. Dikkat! Kesinlikle Ad[halkı] RAB'lerini göz ardı ettiler. Dikkat! Uzaklık [yok oluş] Hud'un milleti Ad [milleti] içindir.

61- Semud [milletine] kardeşleri Salih'i [gönderdik]. "Ey halkım! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allah'a kulluk edin. O, sizi yerden¹ inşaa etti ve size onda [yerde] ömür vermeyi istedi. Artık ondan bağışlanma dileyin sonra ona tevbe edin. Gerçekten RAB'bim, çok yakındır, cevap verendir." dedi.

¹: Canlılığın nasıl başladığı henüz bilinmiyor olsa da ilk canlının yeryüzünden bulunan elementlerden oluştuğu malumdur." Sizi yerden inşaa etti "ifadesinde de bu olaya dikkat çekilmiş olabilir.

Bu Ayette "yer" ile kasıt edilenin belegat açısından "toprak" olması da mümkündür. Bu konuyla ilgili şu açıklama yapılabilir;

İnsan, bir kadının ve bir erkeğin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu esnada her iki taraftan gelenler de vücutta üretilir. Vücut bunları aldığı gıdalar sayesinde üretir. Bu gıdalar da ya hayvansal, ya da bitkisel kaynaklıdır. Hayvansal gıdalar da dolaylı olarak yine bitkilerden besin alır. Bitkiler de Besni topraktan ve sudan aldığı için onların da kaynağı yine topraktır. Yediğimiz her şeyin kaynağı toprak ve su olduğu için, hepimiz çamurdan yaratılmış oluyoruz. (Fahreddin Razi)

62-63- Onlar "Ey Salih! Sen bundan önce, içimizde ümitlenilen [bir kimse] idin. Bizi, atalarımızın kulluk etmekte olduklarına kulluk etmemizden mi engelliyorsun? Kesinlikle biz, bizi kendisine davet ettiğin şüpheliden yana bir şek [kararsızlık, şüphe] içindeyiz." dedi. [Salih]" Ey milletim! Bana haber verin, Eğer ben RAB'bimden bir açık kanıt üzerindeysem ve bana katından bir rahmet vermişse? Artık kendisinde isyan edersem Allah'tan (gelecek olana karşı) bana kim yardım eder? Siz beni ancak kaybetme bakımından artırırsınız." dedi.

64- "Ey milletim! Bu, sizin için bir ayet [mucize] olarak, Allah'ın bir dişi devesidir. Onu bırakın da Allah'ın yerinden [toprağından] yesin. Ona herhangi bir kötülük temas ettirmeyin. Aksi halde çok yakın bir azap sizi yakalar."

65- Derken [halkı] onu [deveyi] kurban etti. [Salih] "yurdunuzda üç gün geçinin. İşte bu, yalanlanlanamaz bir vaad'dir[verilen sözdür]." dedi.

66- Ardından emrimiz gelince, Salih ve onunla birlikte inanmış olanları bizden bir rahmetle kurtardık ve o günün rezilliğinden de [kurtardık]¹. Gerçekten RAB'bin güçlü olanın, devamlı üstün olanın ta kendisidir.

¹: bu Ayette (و) harfinin -pek sağlıklı bulunmakla birlikte- ziyade olduğu söylenmiştir. (kurtubi) Buna göre "...Salih ve onunla birlikte inanmış olanları bizden bir rahmetle, o günün rezilliğinden kurtardık" olur. Ancak (عزاب) kelimesinin hazf edilmiş [atılmış] olduğunu söylemek daha doğrudur (Fahreddin Razi) bu durumda çevirisi şu şekilde olur: "..Salih ve onunla birlikte inanmış olanları azaptan kurtardık ve o günün rezilliğinden de [kurtardık]."

67- zulmetmiş olanları (o) çığlık yakaladı, ardından yurtlarında çökmüş bir halde sabahladılar.

68- Sanki, orada [yurtlarında] hiç yaşamamış/zenginlik sürmemiş gibiydiler. Dikkat! Semud [milleti] RAB'lerini göz ardı ettiler. Dikkat! Gerçekten uzaklık Semud [millet]  içindir.

69- Elbetteki elçilerimiz müjdeyle İbrahim'e gelmişlerdi. [Elçilerimiz] "Esenlikler!" dediler. [İbrahim] "Esenlik [sizin üzerinize olsun]¹" dedi. Hemen kızarmış bir buzağı getirmekte² çok zaman geçirmedi.

¹: Çeviriye pek yansımıyor olsa da elçiler "selamEn=سلاما" şeklinde esenlik dilediği halde İbrahim "selamUn=سلامٌ" şeklinde esenlik dilemiştir. İbrahim'in dilediği esenlik onlarınkinden daha güzeldir. Bu durum bir nevi Nisa 86. ayetle bağlantılıdır. (müfredat: سلم)

²: kur'an, bu olayları bize hikaye maksadıyla anlatmaz. Bu ayet, İbrahim'in misafirperverliğini örnek almamız için vardır.

70- Ardından [İbrahim] onların ellerinin ona [kızarmış buzağıya] ulaşamadığını görünce onları tanımadı ve onlardan dolayı bir korku içine doğdu. [Elçilerimiz] "korkma, gerçekten biz, Lut'un milletine gönderildik" dediler.

71-72- [İbrahim'in] hanımı o anda ayaktaydı, ardından güldü¹. Hemen onu[hanımını] İshak'la ve İshak'ın arkasında Yakup'la müjdeledik. [Hanımı] "Vay halime! Ben, aciz [yaşlı kadın] iken ve bu kocam bir yaşlı iken mi doğuracağım? Gerçekten de bu çok tuhaf bir şeydir." dedi

¹: buradaki (ضحكت) fiilinin "[kadın] hayız gördü" manasında olduğu da söylenmiştir (keşşaf sahibi, kadı beydavi, kurtubi,)

73- [Elçilerimiz] "Allah'ın emrinden/işinden yana mı şaşırıyorsun? Ey ev ailesi! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizedir. Gerçekten o, övgüye layık olandır, iyiliği çok olandır." dediler.

74- İbrahim'den (o) derin korku gittiği ve müjde kendisine geldiği zaman, Lut'un halkı hakkında bizimle tartışıyordu.

75- Gerçekten İbrahim, çok acıyandı, halimdi, [Allah'a] yönelmişti.

76- Ey İbrahim! Bundan[bu tartışmadan] vazgeç. Gerçek o ki, RAB'binin emri gelmiştir. Gerçekten onlara, geri döndürülmez bir azap gelmiştir.

77- Elçilerimiz Lut'a gelince, [Lut] onlar sebebiyle üzüldü, onlar sebebiyle çaresizliğe kapıldı¹ ve "Bu, sinirli/çetin bir gündür" dedi.

¹: "sıkıntıya düştü, çaresizliğe kapıldı, gücü yetmedi" manasında bir ifadedir. (müfredat : ذرع, zad'ul mesir)

78- Milleti ina [Lut'a] tehlikeli bir şekilde geldi. Önceden de (o) çirkin eylemlerde bulunuyorlardı. [Lut] "Ey milletim! İşte bunlar [toplumun tüm kadınları]¹ benim kızlarımdır. Onlar sizin için temizdir. Artık Allah'tan sakının ve beni misafirim içinde rezil etmeyin. Sizden, aklen olgun bir adam yok mu?" dedi.

¹: "her peygamber, kendi toplumunun babasıdır" denilmiştir. (kurtubi, kadı beydavi, zad'ul mesir, Fahreddin Razi, taberi) bunu diyenlerin bazıları, ahzab 6. Ayette peygamberin eşlerinin, inançlıların annesi olduğunun belirtilmesini delil getirmiştir. Gayette isabetlidir.

Elimizdeki bilgilere göre, Lut'un iki kızı vardır (Tevrat | yaratılış kitabı 19:15) ayette ise kızlara yönelik zamir çoğul olarak (هن) şeklindedir. Arapçada çoğul, en az üç olduğuna göre, bu Ayette anlatılan kızlar Lut'un öz kızları değil, denildiği gibi toplumun kadınlarıdır.

79- [Milleti] "Elbetteki [şunu] bilmiştin ki senin kızlarında bize herhangi bir hak yoktur ve gerçekten sen, ne istediğimizi çok iyi biliyorsun." dediler.

80- [Lut] "Size karşı, bana ait bir kuvvet olsaydı veya güçlü bir dayanağa¹ sığınabilseydim..." dedi.

¹: konuyla ilgili, peygambere isnat edilen bir sözde şöyle denir;

"رحم اللّه أخي لوطا لقد كان يأوي إلى ركن شديد...".
Allah, kardeşim Lut'a rahmet etsin. Elbetteki kendisi güçlü bir dayanağa sığınmakta idi..." (Duru-l mensur)

Dikkat edilirse, peygamber "kardeşim (أخي)" diye bahsetmektedir. Bu da "kardeş" kelimesinin, sadece "aynı atadan olma kardeş" manasıyla sınırlı olmadığının delilidir.

81- [Elçilerimiz] "Ey Lut! Kesinlikle biz, RAB'binin elçileriyiz, [milletin] sana asla ulaşamayacak. Artık, gecenin bir bölümünde aileni gece yürüyüşüne çıkar ve hanımın hariç sizden kimse geriye bakmasın¹. Gerçek o ki, onlara [milletine] isabet eden, ona [hanımına] da isabet edicidir. Gerçekten, onlara verilen söz zamanı sabahtır. Sabah, çok yakın değil midir?" dedi.

¹: buradaki istisna, mevcut kıraat'e göre "Ailenle yürü" sözünden istisna olabildiği gibi, "kimseye geriye bakmasın" sözünden de istisna olabilir. Bir başka kıraat'te (امراتك) kelimesinde (ت)harfi ötrelidir. (kurtubi, kadı beydavi, zamahşeri:keşşaf, Fahreddin Razi) "kimse geriye bakmasın" sözünden olan istisna tercih edildi. Tevrata göre, Lut'un hanımı da kendisiyle birlikte yola çıkmıştır, ancak geriye dönüp bakınca tuza kesilmiştir. (Tevrat | yaratılış, 19:26)

82-83- Emrimiz gelince, onun üstünü altına çevirdik, üzerlerine birbiri ardı gelen Siccilden[taş ve toprak karışımından] RAB'binin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Bunlar [bu taşlar], zalimlerden hiç de uzakta değildir.

84- Medyen [milletine] kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik]. "Ey milletim! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allah'a kulluk edin. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Gerçekten ben, sizi bir hayırda görüyorum ve size karşı kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum." dedi.

85-86- "Ey milletim! Hakkaniyetle ölçüyü ve tartıyı tam yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yerde [dünyada] bozguncular olarak kargaşa çıkarmayın. Eğer, inançlı idiyseniz Allah'ın bakiyesi sizin için daha iyidir (hayırlıdır). Ben sizin üzerinize devamlı bir kayıtçı değilim."

87- Onlar "Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk etmekte olduklarına kulluğu terk etmemizi veya mallarımızda istediğimizi yapmayı terk etmemizi sana yönelişin¹ mi emir ediyor? Gerçekten sen, halimsin(!), aklen olgun birisin (!)²" dediler.

¹: buradaki (صلاتك) kelimesi namazın çoğulu olarak (صلواتك) şeklinde de okunmuştur. Bunun namaz, din veya dua manasında olduğu da söylenmiştir. (zad'ul mesir)

²: bu sözleri alay yollu bir sözdür. Tıpkı Araf 75. Ayette olduğu gibi.

88-90- [Şuayb] "Ey milletim! Bana haber verin, ben RAB'bimdem bir açık kanıt üzerindeysem ve beni kendisinden güzel bir rızık olarak rızıklandırdıysa? Ben, sizi kendisinden engellediklerime karşı size aykırı hareket etmek istemiyorum. Ben, ancak gücümün yettiği kadar ıslah etmek [düzeltmek, iyileştirmek] istiyorum. Benim muvaffakiyetim ancak Allah sayesindedir. Ben sadece ona güvenip dayandım (tevekkül ettim) ve ben sadece ona yönelirim." dedi. "Ey milletim! Cepheleşmem (size aykırılığım) Nuh'un milletine ya da Hud'un milletine ya da Sâlih'in milletine isabet edenin benzerinin size isabet etmesine neden olmasın. Lut'un halkı sizden uzakta değildir. RAB'binizden bağışlanma dileyin sonra ona tevbe edin [pişman olarak dönüş yapın]. Gerçekten RAB'bim bir Rahimdir, çok sevendir."

 91- Onlar "Ey Şuayb! Söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz. Gerçekten biz, seni içimizde çok güçsüz olarak görüyoruz. Eğer, üç-beş kişilik o çevren olmasaydı, senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yokken mutlaka seni recm ederdik[taşlardık]." dedi.

92-93- [Şuayb] "Ey milletim! üç-beş kişilik o çevrem size karşı Allah'tan daha mı üstündür? [Allah'ı] gerinizde önemsiz saydınız. Gerçekten RAB'biniz eylemlerinizi kuşatandır." dedi. "Ey milletim! Konumunuz üzerine- imkanınız kadarıyla eylemde bulunun. Kesinlikle ben de eylemde bulunucuyum. Artık rezil eden bir azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Artık gözetleyin. Kesinlikle ben, sizinle birlikte bir gözetleyenim."

94- Emrimiz gelince Şuayb'ı ve onunla birlikte inanmış olanları bizden bir rahmetle kurtardık ve o zulmetmiş olanları o bir tek çığlık yakaladı, ardından yurtlarında çökmüş bir halde sabahladılar.

95- Sanki orada [yurtlarında] hiç yaşamamış /zenginlik sürmemiş gibiydiler. Dikkat! Semud [milletinin] uzak olması gibi, uzaklık [yıkım] Medyen [milleti] içindir.

96-97- Elbetteki, Musa'yı ayetlerimiz [kanıtlarımız] ve apaçık bir yetki-delil ile Firavun'a ve seçkinlerine göndermiştik. Ardından Firavunun emrine uydular. Halbuki Firavunun emri, olgunlukta[doğrulukta] değildi.

98- Kıyamet gününde [Firavun] halkının önüne geçer. ardından onları ateşe vardırır¹. (o) varış ne kötü varış yeridir!

¹: olayın kesinlikle olacağını vurgulamak maksadıyla geçmiş zaman kipi ile "vardırdı" diye anlatılmıştır. Ancak çeviride doğru anlaşılması için "vardırır" şeklinde yazıldı.

99- Bunda [bu hayatta¹] ve kıyamet gününde bir lanet [rahmetten kovulma] kendilerine bağlandı. Yapılan bağış ne kötü bağıştır!

¹: buradaki (هذه) zamiri, dişi bir isme işaret eder. Ayet (في هذه الحياة) manasındadır. Buna göre (الحياة) kelimesi hazf edilmiştir [atılmıştır].

100- İşte bunlar, sana anlattığımız (o) kentlerin haberlerindendir. Onlardan [bazıları] ayaktadır ve [bazıları] hasat edilmiştir [izi kalmamıştır].

101- Onlara zulmetmedik; fakat onlar kendi benliklerine zulmettiler. RAB'binin emri gelince Allah'tan beride dua ettikleri Tanrıları hiçbir açıdan kendilerine yeterli gelmedi. Onlardaki sürekli helakten başkasını artırmadılar.

102- İşte [halkı] zalim iken kentleri yakaladığı zaman RAB'binin yakalaması bunun gibidir. Gerçekten onun yakalaması, can yakıcıdır, şiddetlidir.

103- Gerçekten bunda(anlatılanlarda), ahiretin [sonun] azabından korkan kimseler için mutlaka bir ayet [kanıt] vardır. İşte bu, insanların kendisi için toplanmış (olduğu) bir gündür. İşte bu, şahitlenmiş bir gündür.

104- Onu [o günü] ancak sayılmış bir süre sonuna erteliyoruz.

105- Onun geldiği gün, onun [Allah'ın] izin verdiği hariç, hiçbir can konuşamaz. Artık onlardan [bazıları] mutsuzdur;[bazıları ise] mutludur.

106- Mutsuz olanlara [gelince] onlar ateştedir, onlara orada [ateşte] bir inleme ve zor, fena bir soluklanma vardır.

107- Gökler ve yer [tüm evren] devam ettiği sürece, orada [ateşte] kalıcıdırlar. Ancak RAB'binin tercih etmesi hariç. Gerçekten RAB'bin istediğini çokça yapandır.

108- Mutlu edilmiş olanlara [gelince] RAB'binin tercih etmesi durumu müstesna, onlar; gökler ve yer [tüm evren] devam ettiği sürece, azalmayan bir lütuf olarak içinde kalıcı oldukları cennettedir.

109- Bunların kulluk etmekte oldukları [şeyler] hakkında hiçbir endişe içinde olma. Onlar ancak önceden atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar. Gerçekten biz, nasiplerini kendilerine eksiltmeksizin tamamen vericiyiz.

110- Elbetteki Musa'ya kitabı vermiştik. Ardından o[kitap] hakkında ayrılığa düşüldü. Şayet, RAB'binden olan öne geçmiş bir kelime olmasaydı, aralarında mutlaka karar verilirdi. Kesinlikle onlar, ondan yana şüpheye düşürücü bir şek [kararsızlık,] içindedir.

111- Gerçekten, [o ayrılığa düşenlerin]¹ hepsinin eylemlerini(n karşılığını) RAB'bin kendilerine mutlaka ama mutlaka² tamamen veriyor. Gerçekten o, onların eylemlerinden devamlı haberdardır.

¹: muzafun ileyh hazf edilmiş, muzaf bundan bedel olarak tenvin almıştır. (Zamahşeri:keşşaf)
Buna göre cümle (كلهم) manasındadır. (هم) zamiri, önceki ayette anlatılan "ayrılığa düşmüş" kimselere işaret etmektedir.

²: buradaki (لما) kelimesi, bilinen (لما) değildir. (ل) yemine hazırlık , (ما) ise fazladır. Haricen iki farklı kıraat da, buradaki (لما) kelimesinin malum (لما) olmadığının delilidir.(zamahşeri:keşşaf)


112- Artık seninle birlikte tevbe eden kimselerle emir olunduğun gibi dosdoğru olmaya gayret et¹ ve taşkınlık yapmayın. Gerçekten o, bulunduğunuz eylemlerinizi devamlı görendir.

¹: İstifal babı, bir şeyi istemek anlamında kullanılır. Çünkü kimse eksiksiz değildir, kimse dosdoğru olmayı başaramaz. Ancak olmaya gayret edebilir.

113- Zulmetmiş olanlara dayanmayın-boyun eğmeyin¹, aksi halde size ateş temas eder ve sizin Allah'tan aşağıda hiçbir veli bulunmaz sonra da yardım olunmazsınız.

¹: buradaki (ركن) kelimesi için "dayanmak, güvenmek, güç, [onların yaptığı yanlış şeylere] onay verip sessiz kalmak, onları sevmek," şeklinde birbirine yakın manalar verilmiştir. (müfredat: ركن, kurtubi, zad'ul mesir)

114- Gündüzün iki tarafında ve gecenin aşamalarında¹ yönelişi (namazı) ayakta tut (gereğince uygula). Gerçekten iyilikler, kötülükleri gideriyor. İşte bu, hatırayanlar için gerçekten bir hatırlatmadır. 

¹: Bu ayet namazın 5 vakit olduğunun delil olabilir. Gündüzün iki tarafı ile öğle ve ikindi; gecenin aşamaları ile akşam, yatsı ve sabah namazı kasıt edilmiştir. Çünkü ayette (زاف) kelimesi (زلفة) kelimesinin çoğuludur(sihah fi-l lugat, ayrıca bakınız: العباب الزاخر) çoğul en az üç olduğuna göre, gecenin içinde en az üç vakit namaz vardır. Gece, güneşin batmasıyla başlayan süredir. (lisanu-l arab:ليل)

115- Sabret. Kesinlikle Allah, güzellik [iyilik] edenlerin ödüllerini yok etmez.

116- Sizden önceki kentlerden de, yerde bozgunculuktan engelleyen bakiyet [sağ duyu] sahiplerinin olması gerekmez miydi? Onlardan kurtardıklarımızdan¹ ancak pek azı [bunu yaptı]. Zulmetmiş olanlar, içinde bulundukları refaha uydular ve suçlular oldular.


¹: buradaki (ممن انجينا) cümlesindeki (من) için teb'iz, yani "kısımlama" manası verildi. Yani Allah'ın kurtardığı kişilerin içlerinde bir kısmı bunu yapmıştır.

117- Halkı düzeltici-iyileştirici bir halde olan kentleri RAB'bin, zulümleri sebebiyle¹ helak edici değildi.

¹: bazen muzafun ileyh(tamlanan) hazf edilip, muzaf (tamlayan) bundan bedel olarak, harfi tarif veya tenvin alır. (İlhami haktan Arapça dil bilgisi) burada (بظلمٍ) kelimesindeki tenvin, hazf olduğunu gösteriyor. Buna göre (بظلمهم) yani "zulümleri sebebiyle" manasındadır.

Hal olarak "zulüm edici olarak helak/yok edici değildir" manası da olabilir. (zamahşeri:keşşaf)

118-119- Şayet RAB'bin [zorlamayı¹] tercih etseydi, insanları mutlaka bir tek topluluk yapardı. RAB'bin kimlere rahmet ediyorsa onlar müstesna; [diğerleri] ayrılığa düşmeye ara vermezler. Onları, bunlar [ayrılık ve rahmet²] için yarattı ve "Cehennemi, mutlaka Cinlerden ve insanlardan [bir kısmı³] ile tamamen doldururum⁴" kelimesi tamamlandı.


¹: "şae=شاء" fiili, geçişli bir fiil olduğu için bir meful [nesne] aranır (Enam 90. Ayete bakınız). Yani "Allah tercih etseydi" ifadesine "neyi tercih etseydi?" sorusunu sorarız. Buradan, meful'ün hazf edildiği [atıldığı] anlaşılır.
Kısacası ayet "velev şae rabbuke en yukrihehum =ولو شاء ربك أن يُكرههم" yani "RAB'bin onları zorlamayı tercih etseydi" takdirindedir.

²: buradaki (ذلك) işaret zamiri, rahmete ve ayrılığa işaret eder. Tek bir işaret zamirinin iki isme işaret etmesi dil açısından mümkündür (kurtubi). Kur'an'da da örneği şu ayetlerde geçer: bakara 69, yunus 58, Furkan 67.

³: buradaki (من) teb'iz, yani "kısımlama" manasındadır. Bunlar da eylemleri ile cehennemi hak edenlerdir.

⁴: bu söz, Allah'ın geçmişte meleklere verdiği bir sözdür. İnsanlar eylemleriyle, bu sözün tamamlanmasını sağladılar.

120- Elçilerin haberlerinden kendisiyle yüreğine direnç vermekte olduğumuz her bir [haberi] sana anlatıyoruz. Bunlarda [anlatılanlarda], inançlılar için Hak [gerçek], bir öğüt ve bir hatırlatma sana geldi.

121-122- İnanmayanlara "Konumunuz üzerine-gücünüz yettiğince eylemde bulunun. Gerçekten, biz de eylemde bulunanlarız. Bekleyin, gerçekten biz de bekleyenleriz." de

123- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] gayb'ı [gizliliği] Allah'a aittir. Emrin/işin tamamı sadece ona geri döndürülür¹. O halde ona kulluk et ve ona güvenip dayan (tevekkül et). RAB'bin, eylemlerinizden asla bihaber değildir.

¹: "yercau=يرجع" şeklinde de okundu (zad'ul mesir) bu durumda çevirisi şöyle olur: "Emrin/işin tamamı ona geri döner"

2 Ağustos 2019 Cuma

10- Yunus suresi (hubeyb Öndeş meali)

Yunus suresi

1- Elif, lam, ra.¹işte bunlar hikmetli kitabın ayetleri [mucizeleri]'dir.

2- kendilerinden bir kişiye "insanları uyar;  inanmış olanlara RAB'lerinin katında kendileri için bir doğruluk kademi [rütbesi] olduğunu müjdele." diye vahiy etmemiz, insanlara tuhaf mı gelmişti? Kâfirler [gerçeği örtenler] "kesinlikle bu apaçık bir sihirbazdır" dedi.

3- Kesinlikle RAB'biniz altı günde [evrede]¹ gökleri ve yeri (evreni) yaratan, dahası [tüm] işleri² planlayarak Arşı[yönetimi]³ hükümranlığı altına alan⁴ Allah'tır. O nun izninden sonra olması müstesna, hiçbir şefaatçi yoktur. İşte o RAB'biniz Allah'tır hemen ona kulluk edin. Artık öğüt almıyor musunuz?

¹: "gün" kelimesi kur'an'da "evre" manasındadır. Örneğin çoğu Ayette "yevmu-l kıyamet =يوم القيامة" yani "kıyamet günü" ifadesi geçer. Halbuki kıyamet, 24 saatlik bir günden oluşmuş değildir. Ayet "kıyamet dönemi, evresi" manasında "gün" demiştir. Haricen mearic suresinin 4. Ayetinde "Allah'ın katında bir gün bin yıl gibidir" denilmektedir. Bütün bunlar, günün "evre" manasında olduğunu ispatlıyor.

Bazıları bu görüşe katılmıyor olsa da, "6 günde yaratılış, Allah'ın katındaki zaman dilimi ile 6 gündür. 24 saatlik zaman dilimi olan 6 günlük bir yaratılış değildir." şeklinde yorum yapanlar eskiden beri vardır. (kurtubi)

²: "İş" [الأمر] kelimesi Cins ismidir. Bundan dolayı "işlerin tamamı" anlamındadır.

³: arş, aslen "kürsü" demektir. Fakat bu kelime "yönetim, güç, saltanat, mülkiyet" manasında da kullanılmıştır. Örneğin "kralın Arşı" ile "kralın mülkü, saltanatı" kasıt edilmiştir. (müfredat : عرش, Fahreddin Razi) buradan anlıyoruz ki, Allah'ın Arşı ile kastedilen, onun mülkü, yani yönetimidir.

⁴: "ıstiva = استوى" fiili "ale =على" harfi cerr'i ile "istila etmek" yani "hükümranlığı altına almak" mânâsına gelir (müfredat :سوا) bu Ayette de aynı şekilde kullanıldığı için bu mana verildi. (Ayetin mecaz anlamda olduğuna dair mantıksal delilleri Fahreddin Razinin "gayb'ın anahtarları (mefatihul gayb)" isimli eserinde bulabilirsiniz)

4- Allah'ın bir Hak olarak verdiği sözü olarak, topluca dönüşünüz sadece onun [emrinedir]¹. Kesinlikle o [Allah], yaratmaya başlıyor, sonra inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara hakkaniyetle karşılığını vermek için onu [yaratmayı] tekrar başa döndürüyor¹. Gerçeği örtmüş olanlara [gelince] gerçeği örtmekte olmalarından dolayı kendilerine kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

¹: "açılır kapanır evren modeline" göre, evren genişlemesini tamamlayacak ve tekrar büzülerek başlangıç durumuna dönecek ve sonra tekrar bir Büyük Patlama yaşayarak tekrar genişleyecek ve sürekli devam edecektir. Büyük patlama demek, yeniden bir evrenin oluşumu demektir. Allah'ın yaratmayı tekrar etmesi bu durum olabilir.

Verilen bilgilerin doğruluğunu fizikçi michou kaku'nun "parallel worlds" adlı kitabında ve "big crunch, oscillating universe theory" ile ilgili bilgi veren pek çok kaynaktan görebilirsiniz.

5- Güneşi bir ışık saçan¹ ve ay'ı dolaylı bir aydınlık² yapan, senelerin sayısını ve (o) hesabı bilmeniz için ona menziller belirleyen, o'dur. Allah, işte bunları ancak Hak[gerekli] olarak yarattı. Ayetleri [mucizeleri], bilen bir millet için açıklıyor.

¹: "Ziya=ضياء" kelimesi Doğrudan ışık için (kadı beydavi) kullanılır. Yani güneş ışığın kaynağıdır.

²: "Nur =نور" kelimesi dolaylı ışık için (kadı beydavi) kullanılır. Bu Ayette, güneşin ışığın kaynağı olduğu, Ay'ın ise, ışığını güneşten aldığına dikkat çekilmiştir. (kadı beydavi, İrşad Ebu-s su'd) bilimsel olarak da böyledir.

10. Yüzyılda yaşamış Ragıp isfehani, "el müfredat" adlı eserinde aynı ayetin bu olaya dikkat çektiğini söylemiştir. (müfredat: تلو)

6- Gerçekten, Gecenin ve gündüzün zıt düşmesinde [birbirinin yerine geçmesinde] ve Allah'ın göklerde ve [tüm evrende] yarattıklarında, korunup sakınan bir millet için mutlaka ayetler¹ [deliller] vardır.

¹: Yaratıcının varlığına kanıt olarak, evrenin sistematik yapısına dikkat çekiliyor.

7-8- Gerçekten, bizimle karşılaşmayı beklemeyen, dünya hayatıyla razı olan, onu [dünya hayatını] yeterli bulan ve ayetlerimizden[mucizelerimizden] bihaber olanlara [gelince] işte, elde etmekte oldukları [şeyler] sebebiyle onların barınağı ateştir.

9- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara inançları sebebiyle RAB'leri yol gösteriyor. Naim cennetlerinde onların alt tarafından ırmaklar akıyor.

10- Ondaki [cennetteki] duaları "Seni tenzih ederiz Allah'ım!"; ondaki selamlaşmaları ise bir esenlik'tir. Dualarının sonu ise "Övgü, alemlerin [tüm varlıkların] RAB'bi Allah'a aittir." [şeklindedir].¹

¹: "Ene-lhamdu=أن الحمد" ifadesi aslında "ennehu-l hamdu=أنه الحمد" şeklindedir. Sondaki "hu=ه" zamiri "Şan zamiri"dir (Zamahşeri:keşşaf) ama hazf edilmiştir (Halebi:duru-l mes'un) bundan dolayı "ene-l hamdE=أن الحمد" şeklinde mensup değildir. Ancak bu şekilde bir okuyuş da mevcuttur (zamahşeri:keşşaf)

11- Allah, insanlara, onların iyiyi (hayrı) istemesi şeklinde şerri acele ettirseydi mutlaka onların süre sonlarına (ölümlerine) karar verilirdi.¹ Artık, kavuşmamızı (ahireti) beklemeyenleri kendi taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakıyoruz.

¹: eylemin faili Allah olacak şekilde "kadayne=قضينا" [karar verirdik] ve "kada=قضي" [karar verirdi] olarak iki şekilde de okunmuştur (Zamahşeri:keşşaf) anlam bakımından hepsi aynı yola geliyor.

12- İnsana sıkıntı temas ettiği zaman, yan (yatar) vaktinde veya otururken veya ayakta iken, bize dua eder. Ardından sıkıntısını kendisinden kaldırdığımızda kendisine temas eden sıkıntı için sanki bize hiç dua etmemiş gibi geçer gider. İşte, israfçılara bulunmakta oldukları eylemleri bunun gibi süslendi.

13- Elbetteki sizden önce (o) kentleri zulmettiklerinde helak etmiştik. Halbuki¹, elçileri kendilerine açık kanıtlar getirmişti. Onlar inanacak değillerdi. İşte, suçlular milletini bunun gibi cezalandırıyoruz.

¹: gizli bir (قد) edatı ile hal cümlesi olmuştur (kadı beydavi)

14- Dahası onların ardından sizin nasıl eylemde bulunduğunuza bakalım diye sizi yerde [dünyada] halifeler yaptık.

15- Ayetlerimiz [mucizelerimiz] apaçık halde kendilerine okunup teşvik edildiği zaman kavuşmamızı (kıyamet gününü) beklemeyenler "Bundan başka bir kur'an getir veya onu değiştir." derler. "Onu kendi tarafımca kendi benliğimden dolayı değiştirmek, benim için [mümkün] olmaz. Ben ancak bana vahiy edilene bağlı oluyorum. Kesinlikle ben RAB'bime isyan edersem çok büyük bir günün azabından korkarım." de.

16- "Allah tercih etseydi, onu[vahyi] size okuyup teşvik etmezdim ve sizin onu bilmenizi sağlamazdı. Ondan [vahiy'den] önce içinizde bir ömür bulunmuştum. Artık akıl etmiyor musunuz?" de.

17- "O halde Allah'ın üzerinden bir yalan uyduran veya onun ayetlerini yalanlamış¹ kimseden daha zalim kimdir? Gerçek şu ki, suçlular başarılı olamaz!"

¹: "yalanlamak" manasında olan (كذب) fiili sadece sözle yalanlamak manasında değildir. İnsanın eylemiyle dahi ayetleri yalanlaması da bu fiil ile ifade edilir (müfredat : كذب & صدق) kur'an'da geçtiği ayetlerde de bu ifade edilir. Yani bir insan inandığını iddia ettiği halde eylemiyle kur'an'ın yasakladığı şeyleri yapıyorsa; kur'an "haklı bir neden (kısas, zulüm, savunma, koruma) olmadıkça, Allah'ın haram ettiği bir canlıyı öldürmeyin" (Maide 32, İsra 33) derken masum bir insan öldürüyorsa, kur'an "zinaya yaklaşmayın" (İsra 32) derken tecavüz ediyorsa eylemiyle ayetleri yalanlamış olur.

18- Allah'tan beride kendilerine zararı ve faydası olmayanlara tapıyorlar ve "Bunlar, Allah'ın katında şefaatçilerimizdir." diyorlar. "Allah'a göklerde ve yerde [tüm evrende] bilmediğini mi haber veriyorsunuz?" de. O münezzehtir, onların şirkinden [ortak saydıklarından] yücedir.

19- İnsanlar ancak bir tek topluluktu. Ardından ayrılığa düştüler. RAB'binden (gelen) öne geçmiş bir kelime olmasaydı ayrılığa düştükleri [şeyler] hakkında aralarında mutlaka karar verilirdi.

20- "Ona RAB'binden (farklı¹) bir ayet [mucize] indirilseydi ya?" derler. "Gayb [gizlilik] sadece Allah'ındır. Artık siz bekleyin. Kesinlikle ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim." de.

¹: sözü söyleyenlerin istediği, kur'an dışındaki mucizelerdir. Bu istedikleri mucizeler, İsra 91-93 ayetlerinde anlatılır. Neden istedikleri şekilde mucizeler gelmediği İsra 59. Ayette anlatılır.

Bugün, kur'an'ın 1400 yıl öncesinden kozmoloji doğa ve yaratılış hakkında o kadar çok konuşup bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen günümüz bilimine zıt herhangi bir sözü olmayan aksine isabetli ve bağdaşabilen ayetleri olan bir kitap olması bize mucize olarak yeterlidir.

21- Kendilerine temas eden bir zarardan sonra insanlara herhangi bir rahmet tattırdığımız zaman bir bakarsın ki ayetlerimiz hakkında kendilerine ait bir hileleri bulunur. "Allah hile bakımından daha hızlıdır" de. Gerçekten elçilerimiz tuzaklarınızı yazıyor.

22- Sizi karada ve denizde (bütün dünyada)¹ gezdiren² o'dur. Öyle ki, siz gemilerde olduğunuzda, [gemiler] onları [içindeki insanları]³ hoş bir rüzgarla akıp götürdüğü ve [içindeki insanlar] bununla sevindiği sırada fırtınalı bir rüzgar ona [gemiye] geldiği, dalga[lar] kendilerine her yerden geldiği ve onlar kendilerinin kuşatıldığını düşündükleri zaman Allah'a, dini ona adayanlar olarak [şöyle] dua ederler: "Yemin olsun ki bizi bundan kurtarırsan mutlaka ama mutlaka şükredenlerden oluruz."

¹: "kara ve deniz" [البر والبحر] ifadesi, tıpkı "gökler ve yer", "gece ve gündüz" gibi zıt ifadelerin bir arada kullanıldığı zaman bir bütün mana ifade etmesi gibi, bütün bir mana olarak "bütün dünya" manasındadır. Örneğin Enam 59. Ayette "karada ve denizde olanları [Allah] biliyor" yazmaktadır. Kara ve denizin dışında olanları (mesela kuşları) Allah'ın bilmediği iddia edilemez. Bundan dolayı "karada ve denizde" ifadesi "bütün dünyada" manasındadır.

²: "yunşirukum=ينشركم" yani "sizi yayan" manasında da okunmuştur. (zamahşeri:

³: iltifat sanatı uygulandığı için, 2. Şahıstan 3. Şahısa geçiş yapılmış. Yani normalde ayetin ilgili kısmı "öyle ki, siz gemilerde olduğunuzda, [gemiler] SİZİ, hoş bir rüzgarla akıp götürdüğü..." olmalıydı. Ama iltifat sanatı uygulandığı için 2. Şahıs olarak değil, 3. Şahıs olarak söylendi.

23- Ardından [Allah] onları kurtardığı zaman bir bakarsın ki yerde [dünyada] haksızca sınırı aşmayı isterler.  Ey insanlar! Dünya [ilk] hayatının geçimi zamanındaki¹ taşkınlığınız sadece kendi benliğinizin aleyhinedir. Sonra dönüş yeriniz sadece bizedir. Ardından size bulunmakta olduğunuz eylemleri haber veririz.

¹: "meta=متاع" kelimesi zaman zarfıdır. (Halebi:duru-l mes'un)

24- Dünya [ilk] hayatının örneği sadece, kendisini gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Artık, insanların ve sağmal hayvanların yediğinden yerin bitkisi onunla [o suyla] karışır. Öyle ki, yer [yeryüzü] takılarını aldığı, [yeryüzü] süslendiği¹ ve kendi halkının kendilerinin ona kadir [hakim] olduğunu düşündüğü zaman hem geceleyin hem de gündüzün işimiz (azabımız) kendilerine geldi. Ardından onları [bitkileri] sanki dün hiç [ekinleri]² olmamış gibi darmadağın ettik. İşte, kavramaya çalışan bir millet için ayetleri bunun gibi açıklıyoruz.

¹:burası aslında (تذينت) şeklindedir. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf)

²: isim tamlaması olan (زرعها) kelimesi hazf edilmiştir (kadı beydavi, zamahşeri:keşşaf)

25- Allah, barış yurduna çağırıyor. Kimi tercih ediyorsa onu dosdoğru bir yola yumuşakça iletiyor.

26- Güzellik edenlere en güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini karanlık bir duman bürümez, bir zillet de [bürümez]. İşte onlar cennetin dostlardır. Onlar onun içinde kalıcıdır.

27- Kötülükleri elde etmiş olanlara [gelince] bir kötülüğün cezası onun [kötülüğün] misli iledir. Onları bir zillet bürür. Onlar için Allah'tan hiçbir kurtarıcı yoktur. Sanki onların yüzleri karartır bir haldeki geceden bir parça[ile] bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin dostlarıdır. Onlar onun içinde kalıcıdır.

28-29- Kendilerini toplu halde bir araya getireceğimiz sonra da şirk koşmuş [Allah'a ortak kabul etmiş] olanlara "siz ve ortaklarınız yerlerinize!" diyeceğimiz günü [an]! Ardından aralarını ayırırız. Ortakları "Siz, bize tapmakta değildiniz. Artık bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Kesinlikle biz, sizin tapmanızdan gerçekten de bihaberdik." derler.

30- Orada her benlik geçmişte bıraktığını [yaptığını] okur¹. Hak olan mevlalarına[sahiplerine] döndürüldüler ve uydurmakta oldukları da kendilerinden kaybolmuştur.

¹: "teblu=تبلو" fiili "okur" manasına gelecek şekilde "tetlu=تتلو" şeklinde de okunmuştur. (Beydavi) bu tercih edildi. Herkes yaptığı şeyleri orada okuyacak ve suçunu itiraf edecektir.

31- "Gökten ve yerden sizi rızıklandırmakta olan kimdir? Yahut işitmeye ve bakışlara sahip olan kimdir? ölüden diriyi çıkaran;¹ diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşi-emri planlayan kimdir?" de. Ardından "Allah'tır" diyecekler. "O halde sakınmaz mısınız?" de.

¹: "Abiyogenez" canlılığın, cansızlıktan geldiğini savunur. Bunu reddeden "biyogenez" ise, canlılığın ancak canlıdan gelebileceğini savunur. Ayetteki bu ifade abiyogenezin mümkün olduğuna işaret ediyor. Biyogenizin geçerli olması da bu ayete aykırı değildir.

32- "İşte o Hak RAB'biniz Allah'tır. Artık Hak'tan sonrası 'yolu kaybetme'den başka ne olabilir ki? O halde nasıl oluyor da [doğru yoldan] çevriliyorsunuz?" [de]

33- İşte bunun gibi, haddi aşmış olanlara karşı RAB'binin "Onlar inanmıyorlar."¹ kelimesi hak oldu [kesinleşti].

¹: Bakara 6. Ayete bakınız.

34- "Ortaklarınızdan olup yaratmaya başlayan sonra onu[yaratmayı] tekrarlayan kimse var mıdır?" de. "Allah, yaratmaya başlayan sonra onu [yaratmayı] tekrarlayandır. O halde nasıl oluyor da [gerçeklerden yalanlara] baş aşağı çevriliyorsunuz?" de.

35- "Ortaklarınızdan olup Hakka doğru yol gösteren kimse var mıdır?" de. "Allah, hak için yol gösterendir. O halde, Hakka doğru yol gösteren kimse mi uyulmaya daha layıktır (Haktır)? Yoksa kendisine yol gösterilmediği sürece doğru yol bulamayan¹ kimse mi? Sizin için ne var ki? nasıl hüküm veriyorsunuz?" de.

¹: burası aslında (اهتداي) mastarından (يهتدي) fiili iledir. Idgam olmuştur (kadı beydavi)

36- Çoğunluğu ancak zanna uyar. Gerçekten zan, Hak'tan yana¹ hiçbir şekilde yarar sağlamaz. Gerçekten Allah onların yaptıklarını devamlı bilendir.

¹: buradaki (من) harfi cerr'i (على) manasında da olabilir. Buna göre ayetin bu kısmı "zan, Hakka karşı hiçbir açıdan yarar sağlamaz" şeklindedir.

37- Bu kur'an, [en başından beri] Allah'tan beride uydurulmuş değildi; fakat kendisinin önünde bulunanların doğrulayanıdır¹ ve alemlerin [tüm varlıkların] RAB'bi[tarafın]dan olan içinde hiçbir şüphe bulunmayan kitap[lar]ın² açıklamasıdır.

¹: "tasdika=تصديق" kelimesi كان kelimesinin haberine atıf olduğundan dolayı mensuptur.

²: buradaki (ال) takısı ismu-l cins'tir. Bundan dolayı "kitaplar" manasındadır (kurtubi)

38- "Onu [kur'an'ı] uydurdu" mu diyorlar? "O halde dürüst kişiler idiyseniz onun [kur'an'ın] benzeri herhangi bir sure getirin ve Allah'tan berideki gücünüzün yettiği kimselere dua edin." de.

39- Hayır! Onlar bilgisini hiç kuşatamadıkları [kavrayamadıkları] ve tevili [vaad'i] kendilerine henüz gelmemiş olanı yalanladı. İşte, kendilerinden öncekiler de bunun gibi yalanladı. Artık bak düşün, yalanlayanların sonucu nasıl olmuş?

40 - Onlardan ona [kur'an'a] inananlar vardır; onlardan ona [kur'an'a] inanmayanlar vardır. Hâlbuki RAB'bin bozgun [terör] çıkaranları daha iyi bilendir.

41- Eğer seni yalanladılar ise, "Benim eylemim sadece benim içindir; sizin eyleminiz sadece sizin içindir. Siz, benim eylemlerimden berisiniz; ben, sizin eylemlerinizden beriyim." de.

42- Onlardan sana kulak verenler vardır. O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Akıl etmiyor olsalar da mı?

43- Onlardan sana bakıp düşünenler vardır. O halde körlere sen mi yol göstereceksin? Görmüyor olsalar da mı?

44- Gerçekten Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmiyor; fakat insanlar sadece kendi benliklerine zulmediyor.

45- Onları sanki gündüzden bir saatten başka hiç kalmışlar gibi sürüp toplayacağımız günü [an]! Kendi aralarında tanışırlar. Allah'ın karşılaşmasını yalanlamış olanlar kaybetmiştir. Onlar yolu bulanlar da değillerdi.

46- Onlara söz verdiğimizin bir kısmını sana göstersek veya seni vefat ettirsek, (sonuçta) onların dönüş yeri sadece bizedir. Aynı zamanda¹ onların yaptıklarına karşı Allah devamlı bir şahittir.

¹: Yerine göre "sonra, aynı zamanda" manasında olan (ثُمَّ) kelimesi, "orada" manasında olan (ثَمَّ) ile de okunmuştur. (Zamahşeri:keşşaf) Buna göre ayet "Allah, onların yaptıklarına orada bir şahittir" manasında.

47- Her bir topluluğun birer elçisi¹ vardır. Artık elçileri kendilerine geldiği zaman aralarında hakkaniyetle karar verilir ve kendileri zulme uğramazlar.

¹: bazen muzafun ileyh hazf edilir, muzaf bundan bedel olarak harfi tarif veya tenvin alır. (İlhami haktan Arapça dil bilgisi) buradaki (رسولٌ) kelimesinin sonundaki tenvin, muzafun ileyh'ten bedel olarak (رسولهم) yani "onların elçileri" manasındadır.

48- "Eğer dürüst kişiler idiyseniz (söyleyin), bu verilen söz ne zamandır?" diyorlar.

49- "Ben kendi benliğim için herhangi bir zarara ve faydaya sahip değilim. Ancak Allah'ın tercih ettiklerine [sahibim]. Her bir topluluğa ait birer süre sonu vardır. Süre sonları geldiği zaman bir saat ertelemeyi isteyemezler, öne almayı da isteyemezler." de.

50- "Bana haber verin,¹ eğer onun [Allah'ın] azabı size gece baskını olarak veya gündüz vaktinde gelirse... (ne olacak)?" de. Suçlular ondan [azaptan] neyi acele istiyorlar?

¹: (müfredat : رأي)

51- Sonra düştüğü [gerçekleştiği] zaman mı ona inandınız? Şimdi mi? Hâlbuki siz onu acele istemekteydiniz?

52- Sonra zulmetmiş olanlara "Kalıcılığın azabını tadın! Elde etmekte olduklarınızdan başkası ile mi cezalandırılıyorsunuz?" denilir.

53- "O bir Gerçek midir?" [diye] senden haber istiyorlar. "Tabiki, RAB'bime yemin olsun ki, kesinlikle o mutlaka bir haktır ve siz aciz bırakıcılar değilsiniz." de.

54- Yerde [dünyada] ne varsa [hepsi] zulmetmiş her benliğe ait olsaydı, [her benlik] mutlaka onu feda ederdi. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlediler¹ ve kendileri haksızlığa uğramaz bir haldeyken, aralarında hakkaniyetle karar verildi.

¹: "Açığa vurdular" anlamında olduğu da söylenmiştir (müfredat : سرر) ancak kelimenin aslı "gizlemek"tir.

55- Dikkat! Gerçekten, göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunanlar Allah'ındır. Dikkat! Gerçekten, Allah'ın verdiği söz haktır! Fakat onların çoğu bilmiyor.

56- O, diriltiyor ve öldürüyor. Sadece ona geri döndürülüyorsunuz.

57- Ey insanlar! Göğüslerde bulunanlara bir şifa, bir doğru yol rehberi ve inançlılara bir rahmet olan bir öğüt [kur'an] RAB'binizden size gelmiştir.

58- "Allah'ın ikramıyla ve rahmetiyle ardından da işte bununla [bir öğüt size gelmiştir]¹. Artık sevinsinler. O [bunlar], kendilerinin toplamakta olduklarından daha hayırlıdır" de.

¹: Ayetin bu ifadeleri önceki ayete bağlıdır.

59- "Allah'ın size rızıktan indirip de sizin kendisinden haram ve helal saydığınızı bana haber verin." de. "Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah'ın üzerinden mi uyduruyorsunuz?" de.

60- Allah'ın üzerinden (bu) yalanı uyduranların kıyamet gününde zannı nedir? Kesinlikle Allah insanlara karşı gerçekten bir ikram sahibidir; fakat onların çoğunluğu şükretmiyor.

61- Önemli ne işte olursan ol, ondan [o işten] yana kur'an'dan ne okursan oku, herhangi bir eylemden ne eylemde bulunursanız bulunun, siz kendisine [bunlara] daldığınızda, biz üzerinizde mutlaka şahitler oluruz. Yerde ve gökte [tüm evrende], bir zerreden [bir parça] ağırlığı (bile) RAB'binden uzak kalmaz. bundan [bu parçadan] daha küçüğü¹ ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır.

¹: zerreden daha küçük olan, hatta onun bir parçasının - ki, ayette kullanılan (من) harfi cerr'i "baziyet= kısmilik" için kullanılmıştır- daha küçüğü olan şey atomdur.

62- Dikkat! Gerçekten, Allah'ın velilerine (evet!) onlara herhangi bir koktu yoktur ve onlar üzülmezler.

63-64- [Allah'ın velileri] ki, inandılar ve korunup sakınmaktaydılar. Dünya [ilk] hayatında müjde onlarındır, ahirette de [son'da da] öyle. Allah'ın kelimeleri için hiçbir değişme yoktur. İşte bu çok büyük bir kazanıştır.

65- Onların sözü seni üzmesin. Gerçekten, izzet tamamen Allah'ındır. O, devamlı işitendir, devamlı bilendir.

66- Dikkat! Gerçekten, göklerde bulunan kimseler¹ ve yerde bulunan kimseler sadece Allah'ındır. Allah'tan beridekilere dua edenler ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna bağlı oluyor. Onlar ancak saçmalıyorlar.

¹: "men= من" genellikle bilinçli canlılar için kullanılır. Dikkat edilirse "yerde bulunan kimseler (من في الأرض )" denildiği gibi "göklerde bulunan kimseler (من في السماوات)" de denilmiştir. Yani bilinçli canlılar sadece dünyada değil göklerde [uzayda] da mevcuttur.

67- O, sizin için, içinde yurt edinmeniz için geceyi ve gösterici olarak gündüzü¹ yapmış olandır. Gerçekten işte bunlarda duyan bir millet için mutlaka ayetler [kanıtlar] vardır.

¹: Genellikle ayete takdiri mana olarak şu şekilde bir anlam verilmiştir:
هو الذي جَعَل لكم الليل مُظْلماً لتَسْكُنوا فيه والنهارَ مُبْصِراً للتحرَّكوا فيه لمعاشِكم
"O, sizin için içinde sükun etmeniz için geceyi  karanlık; gündüzü ise, geçiminiz için içinde hareket etmeniz için gösterici yapmış olandır"
Ayetteki bu ifadelerin hazf olduğu, çünkü "gösterici" ifadesinin "karanlık"; "içinde huzur bulmanız [sükun etmeniz] için" ifadesinin ise "içinde hareket etmeniz için" ifadesine işaret ettiği söylenmektedir. (Halebi:duru-l mes'un) 

Fakat "sükun" ["sekene=سكن" fiili] bir yere  mesela bir yurda/eve yerleşmek manasında da kullanılır. (Zamahşeri:belegat esası: سكن) Üstelik bu ayette "fi=في" harfi cerr'i ile kullanılmıştır. 
Kur'an, genellikle gece ve gündüzü vakit amaçlı tarif ettiğinde "bi=ب" harfi cerr'ini kullanmaktadır. (Bkz: bakara 274, enam 60)

Dolayısıyla bu ayette gece ve gündüzün yani dünyanın bizim için sükun [yerleşme yeri] amaçlı yaratılmış olduğu anlatılmıştır. 


68- "Allah bir çocuk edindi."  dediler, ne münasebet!. O, zengindir [yeterli olandır], göklerde ve yerde [tüm evrende] ne varsa onundur. Bunda [bu konu hakkında] yanınızda hiçbir yetki-delil yoktur. Allah'ın üzerinden bilmediğiniz(şeyleri) mi söylüyorsunuz?

69- "Gerçekten, Allah'ın üzerinden yalanı uyduranlar başarılı olmazlar." de.

70- [Onlara]¹ dünyada [ilk hayatta] bir geçim vardır. Sonra dönüş yerleri sadece bizedir sonra gerçeği örtmekte olmalarından dolayı onlara şiddetli azabı tattırırız.

¹: baştaki (متاعٌ) haber olduğu için (لهم) şeklinde hazf edilmiş bir müpteda olmalıdır.

71- Kendilerine Nuh'un haberini okuyup teşvik et. Hani kendi milletine "Ey milletim! Eğer makamım [konumum] ve Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size büyük [ağır bir yük] olduysa [bilin ki] ben sadece Allah'a güvenip dayandım (tevekkül ettim), artık ortaklarınızla beraber¹ işinizi kararlaştırın sonra işiniz size bir dert olmasın, aynı zamanda (kararlaştırdığınız konuda) bana hüküm kılın ve bana süre vermeyin." demişti.

¹: buradaki (و) harfi (مع) zarfı manasındadır. Yani "vav'ul maiyye"'dir. (شركاء) isminin mensup oluşu da bunu gösterir. (Zamahşeri, kadı beydavi)

72- "Artık yüz çevirdiyseniz [bilin ki] ben sizden hiçbir ücret istemedim. Ücretim[i vermek] ancak Allah'a [düşer]. Ben, müslümanlardan [teslim olanlardan] olmakla emir olundum." [demişti]

73- Derken onu yalanladılar. Ardından biz onu [Nuh'u] ve onunla birlikte olan kimseleri gemide kurtardık ve onları halifeler [birilerinin yerlerine geçenler] yaptık. Ayetlerimizi [kanıtlarımızı] yalanlamış olanları boğduk. Artık bak düşün, uyarılmışların sonucu [cezası] nasıl oldu?

74- Dahası onun [Nuh'un] ardından elçileri kendi milletlerine yönlendirdik. Ardından [elçileri] onlara açık kanıtlar getirdi de önceden yalanlamış olduklarına inanacak değillerdi. Haksızlık edenlerin kalplerinin üzerini işte bunun gibi damgalıyoruz.

75- Dahası onların [o elçilerin] ardından Musa'yı ve Harun'u, ayetlerimiz [kanıtlarımız] ile Firavuna ve seçkinlerine yönlendirdik de onlar büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular.

76- Ardından hak[gerçek] yanımızdan kendilerine geldiğinde "Gerçekten bu apaçık bir sihirdir." dediler.

77- Musa "Size geldiği zaman mı hak [gerçek] için [bunu] söylüyorsunuz? Bu sihir miymiş? Sihirbazlar başarılı olmazlar." dedi.

78- "Atalarımızı kendisinde bulduğumuz(inanç)'tan bizi çevirmek için ve yerde [bölgede] büyüklük [egemenlik] ikinizin olması için mi bize geldiniz? ikinize de asla inanacak değiliz." dediler.

79- Firavun "Bilgin her bir sihirbazı bana getirin." dedi.

80- Sihirbazlar geldiğinde Musa onlara "Atacaklarınızı atın." dedi.

81- [Sihirbazlar] atınca, Musa "Attıklarınız sihirdir. Gerçekten, Allah onu [sihri] iptal edecektir. Gerçekten Allah, bozgunculuk yapanların eylemini düzeltmez."

82- Suçlular istemese bile Allah 'hakkı [gerçeği]' kelimeleriyle hak [gerçek] yapar.

83- Firavun(tarafın)'dan ve seçkinleri(tarafın)'dan fitnelenmekten[işkenceye maruz kalmaktan]¹ yana bir korku üzerine, - milletinden bir soy hariç- Musa'ya [kimse] inanmadı. Doğrusu, Firavun (o) yerde gerçekten de üstündü. Gerçekten o, mutlaka İsrafçılardandı.

¹: bu ayet, "fitne = فتن" kelimesinin "Baskı, azap, işkence" manasında olduğunun en açık kanıtıdır.

84- Musa "Ey milletim! Eğer Allah'a inandıysanız sadece ona güvenip dayanın.  Eğer müslümanlar olduysanız [bunu yapın]." dedi.

85-86- Ardından onlar "Sadece Allah'a güvenip dayandık (tevekkül ettik). RAB'bimiz! Bizi zalimler milletine bir fitne[sınama konusu] yapma. Rahmetinle bizi kâfirler [gerçeği örtenler] milletinden kurtar" dediler.

87- Musa ve kardeşine "Mısır'da milletiniz için evler düzenleyin. Evlerinizi bir kıble olarak yapın ve yönelişi (namazı) ayakta tutun." diye vahiy ettik. İnançlıları müjdele!

88- Musa "RAB'bimiz! Kesinlikle sen, Firavun'a ve seçkinlerine dünya [ilk] hayatında ziynet ve mallar verdin. RAB'bimiz! Sonucunda¹ senin yolundan saptırıyorlar². RAB'bimiz! Onların mallarının üzerini[görüntülerini] sil ve kalplerinin üzerini şiddetlendir. Artık, sonucunda can yakıcı azabı görünceye kadar inanmayacaklar³.

¹: buradaki (ل) harfi, sebep bildiren lam değil, sonuç bildiren lam; yani "lam-ul akıbet"'tir. (Fahreddin Razi, kurtubi) bu cümlenin (لأن لا يضلوا) yani "saptırmasınlar diye" manasında olduğu da söylenmiştir (kurtubi) fakat lam-ul akıbet daha uygundur.

²: buradaki (يضل) fiili, if'al babındandır. Ancak mucerred olarak "sapıyorlar" olarak "yedillu= يضل" şeklinde de okunmuştur. (Verş mushafı)

³: bu ifade "sonucunda senin yolundan şaşırtıyorlar" ifadesine atıftır. (kurtubi) Buna göre "sonucunda senin yolundan şaşırtıyorlar da can yakıcı azabı görünceye kadar inanmayacaklar" manasındadır. Genelde beddua olarak "...kalplerinin üzerini şiddetlendir ki can yakıcı azabı görünceye kadar inanmasınlar" şeklinde çeviri yapılmıştır. Bu çeviri de uygundur.

89- [RAB'leri]  "ikinizin de duası cevaplanmıştır[kabul edilmiştir]. Artık dosdoğru olmaya gayret edin ve bilmeyenlerin yoluna uymayın." dedi.

90- İsrail'in oğullarını denizden geçirdik. Ardından Firavun ve ordusu, bir taşkınlığı isteyerek ve düşmanca onları takip etti. Sonunda boğulma onu [Firavun'u] yakaladığı zaman "Gerçekten İsrail'in oğullarının inandığı(Tanrıdan) başka hiçbir Tanrı olmadığına inandım! Ben Müslümanlardan[teslim olanlardan]ım" dedi.

91- Şimdi mi? Hâlbuki önceden isyan etmiştin ve bozgunculardandın.

92- O halde bugün, arkandaki[sonraki] kimselere bir ayet [kanıt] olman¹ için seni bedeninle kurtaracağız. Gerçekten, insanlardan çoğunluğu ayetlerimizden[kanıtlarımızdan] bihaberdir.

¹: "Hatta bugün bile, Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Bu yer Sina Yarımadası'nın batı kıyısındadır ve şimdi Cebel-i Firavun (Firavun Dağı) olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammam-ı Firavun (Firavun Hamamı) denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebu Zenime'den birkaç mil mesafededir.

Eğer boğulan Firavun, Hazreti Musa'nın (a.s) kendisine gönderildiğinde Mısır'ı yöneten Minfetah ise, mumyalanmış cesedi hala Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında cesedi üzerinde bir tuz tabakası bulunmuştu ki, bu onun denizde boğulduğunun apacık delilidir". (mevdudi)

93- Elbetteki İsrail'in oğullarını doğru bir yere yerleştirmiştik. Temiz olanlardan kendilerini rızıklandırmıştık da (o) bilgi kendilerine gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Gerçekten RAB'bin kıyamet gününde, kendisinde ayrılığa düşmekte oldukları konuda aralarında karar verir.

94- Artık sana indirdiğimizden [herhangi biri hakkında] bir şek[kararsızlık- şüphe] içindeysen senden önce kitabı okuyanlara sor¹. Elbetteki, Efendinden olan Hak, sana gelmiştir. Artık, tereddüt edenlerden olma..

¹: Yani "kur'an'da anlatılan bu olayların gerçekliğinden şüphe içindeysen, daha önceki kutsal yazıları okuyanlara sor" anlamındadır. Eski tabletlerde ve kutsal olduğu düşünülen yazılarda bile kur'an'ın anlattığı olayları doğrulayan bilgiler mevcuttur. Örneğin Nuh tufanı gılgamış destanında ve manu olayında da anlatılır. (wictionary) bunun dışında çamurdan yaratılış vb. pek çok olaylar da eski kaynaklarda geçmektedir. Vahyin kaynağı aynı yaratıcı olunca hepsinde de aynı olayların geçmesi normaldir.

95- Sakın, Allah'ın ayetlerini [kanıtlarını] yalanlayanlardan olma. Aksi halde, kaybedenlerden olursun.

96-97- Gerçekten, kendilerine RAB'binin kelimesi hak olmuş [kesinleşmiş] olanlar -kendilerine her bir ayet [kanıt] gelse bile- can yakıcı azabı görünceye kadar inanmazlar.

98- İnanmış da inancı kendisine yarar sağlamış bir kent olması gerekmez miydi? Ancak, Yunusun milleti hariç, onlar İnandıkları zaman dünya [ilk] hayatında kendilerinden rezilliğin azabını kaldırdık ve bir süreye kadar kendilerini geçindirdik.

99- Şayet Allah [zorlamayı]¹ tercih etseydi, yerde [dünyada] bulunan kimselerin hepsi toplu halde mutlaka inanırdı. Artık, insanları inançlı oluncaya kadar sen mi zorlayacaksın?

¹: "şae=شاء" fiili, geçişli bir fiil olduğu için bir meful [nesne] aranır (Enam 90. Ayete bakınız). Yani "Allah tercih etseydi" ifadesine "neyi tercih etseydi?" sorusunu sorarız. Buradan, meful'ün hazf edildiği [atıldığı anlaşılır. Hazf edilen meful, ayetin devamından anlaşılacağı üzere "en yukrihehum=أن يُكرههم" ifadesidir.
Kısacası ayet "velev şae Allahu en yukrihehum =ولو شاء الله أن يُكرههم" yani "Allah onları zorlamayı tercih etseydi" takdirindedir.

100- Allah'ın izniyle olmadıkça, herhangi bir benliğin inanması [mümkün] değildir. [Allah] akıl etmeyen kimselerin üzerine, kirliliği [azabı] meydana getirir.

¹: Allah'ın izni olmaksızın, hiçbir kimse inanmaz. Ancak izin verdiğini, insan suresi 3. Ayet gibi çeşitli ayetlerde vurgulamıştır.

101- "Göklerde ve yerde [tüm evrende] neler bulunduğuna bakıp düşünün. Ayetler ve uyarıcılar inanmayan bir millete yarar sağlamaz." de.

102- Kendilerinden önce gelip geçmişlerin günlerinin benzerinden başkasını beklemiyorlar¹. "Artık bekleyin, kesinlikle ben, sizinle birlikte bekleyenlerdenim" de.

¹: soru edatı olan (هل) burada (ما) anlamındadır.

103- Sonra elçilerimizi ve inanmış olanları işte bunun gibi kurtarıyoruz. İnançlıları da bir hak olarak kurtarıyoruz.

104- "Ey insanlar! Eğer, benim dinimden bir şek [kararsızlık, şüphe] içindeyseniz, [bilin ki] Allah'tan beride sizin kulluk ettiklerinize ben kulluk etmiyorum; fakat sizi vefat ettiren Allah'a kulluk ediyorum. Ben inançlılardan olmakla emir olundum." de.

105-106-107-" Bir de "Yüzünü hanif [doğruya yönelmiş] olarak (o) dine doğrult, müşriklerden olma, Allah'tan beride olan, sana fayda ve zarar vermeyenlere dua etme. Eğer yaparsan kesinlikle sen, o anda zalimlerdensin [demektir]. Eğer Allah sana bir zarar temas ettirirse onu [o zararı] ondan [Allah'tan] başka hiçbir kaldırıcı yoktur; eğer sana bir hayır isterse onun [Allah'ın] ikramını hiçbir reddedici[engelleyici] yoktur. Onu [ikramını] kullarından kimi tercih ediyorsa ona isabet ettiriyor. O çok bağışlayandır, rahimdir" diye [emir olundum]¹"

¹: buradaki (أن) önceki ayete atıftır.

108- "Ey insanlar! Hak, RAB'binizden gelmiştir. Artık kim yol bulduysa [bilsin ki] sadece kendi benliği lehine yol buluyor; kim yolu kaybederse [bilsin ki] sadece kendi benliği aleyhine yolu kaybediyor. Ben size bir vekil değilim" de.

109- Sen sana vahiy edilene uy ve Allah hakimlerin en iyisi (hayırlısı) iken, hüküm verinceye kadar sabır et.