Secde suresi
1- Elif, lam, Mim
2- İçinde hiçbir şüphe olmayan Kitabın kısım kısım indirilişi Alemlerin [varlıkların] RAB'bindendir.
3- Yoksa "Onu uydurdu!" mu diyorlar? Aksine! O, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş bir milleti uyarman için, RAB'binden (olan) 'gerçeğin' ta kendisidir. Yol bulmaları beklenir.
4- Allah, gökleri, yeri [tüm evreni] ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) Altı günde [dönemde]¹ yaratandır dahası Arşı[yönetimi]² hükümranlığı³ altına alandır. Sizin için, ondan beride hiçbir veli ve hiçbir şefaatçi yoktur. Artık, düşünüp öğüt almıyor musunuz?
¹:: "gün" kelimesi kur'an'da "evre" manasındadır. Örneğin çoğu Ayette "yevmu-l kıyamet =يوم القيامة" yani "kıyamet günü" ifadesi geçer. Halbuki kıyamet, 24 saatlik bir günden oluşmuş değildir. Ayet "kıyamet dönemi, evresi" manasında "gün" demiştir. Haricen mearic suresinin 4. Ayetinde "Allah'ın katında bir gün bin yıl gibidir" denilmektedir. Bütün bunlar, günün "evre" manasında olduğunu ispatlıyor.
²: "Arş =عرش" aslen "kürsü" demektir. Fakat bu kelime "yönetim, güç, saltanat, mülkiyet" manasında da kullanılmıştır. Örneğin "kralın Arşı" ile "kralın mülkü, saltanatı" kasıt edilmiştir. (müfredat : عرش, Fahreddin Razi) buradan anlıyoruz ki, Allah'ın Arşı ile kastedilen, onun mülkü, yani yönetimidir. Ayrıca, "Arş'a [taht'a] istiva etmek" ifadesi, kralın bir şeyi mülküne alması, kral olması anlamında kinaye olarak kullanılır. (keşşaf sahibi)
³: "ıstiva = استوى" fiili "ale =على" harfi cerr'i ile "istila etmek" yani "hükümranlığı altına almak" mânâsına gelir (müfredat :سوا) bu Ayette de aynı şekilde kullanıldığı için bu mana verildi.
5- Gökten yere kadar [tüm]¹ işi planlar, sonra miktarı sizin saydıklarınızdan elli bin sene olmuş bir günde
[dönemde] onun [emrine²] doğru yükselerek gider.
¹: "el-emr=الأمر" kelimesinin başındaki "el=ال" takısı cins ismidir. Bundan dolayı "bütün işler" anlamındadır.
²: muzaf hazf edilmiştir, cümle (إلى أمره) takdirindedir.
6- İşte o, görünmeyenin ve açıkça görünenin bilenidir, devamlı üstündür, Rahim'dir.
7- Kendisini yarattığı her şeyi güzel yapandır. İnsanın yaratılışına çamurdan¹ [bir kısımla] başladı.
¹: buradaki (من) harfi, çamurun tamamı ile değil, bir kısmıyla yaratıldığını gösteriyor. Bilimsel olarak da böyledir. Çamur (طين), su ve toprağın karışımıdır. Çamurda bulunan elementlerin bir bölümü insanda mevcuttur. Örneğin insanın %60'ı sudur çamur zaten sudan meydana gelir. %3'ü azottur, Azot toprakta da mevcuttur. Haricen, oksijen, fosfor, hidrojen, kalsiyum da insan ve toprakta ortak olarak mevcuttur. (TÜBİTAK: elementlerin doğadaki dönüşümü, kimyaca. Com: insan vücudundaki elementler, gencziraat. Com: toprak kimyası)
8- Sonra, onun neslini değersiz sudan bir süzülen özden meydana getirdi.
9- Sonra, onu [insanı] düzenledi ve onun içine kendi ruhundan üfledi [hayat verdi]. Sizin için Duyma-algılama, bakışlar ve gönüller yaptı. Ne az teşekkür ediyorsunuz...
10- "Yerin [toprağın] içinde kaybolduğumuz zaman mı? Gerçekten biz mi yeni bir yaratılış içindeyiz [olacağız]?" dediler. Aksine! Onlar, RAB'lerinin karşılaşmasına karşı kafirdir [gerçeği örtenlerdir].
11- "Size vekil edilen ölüm meleği sizi vefat ettirir, sonra sadece RAB'binize geri döndürülürsünüz" de.
12- O vakit, suçluları RAB'lerinin katında başlarını ters çevirici [yere dikmiş] bir halde "RAB'bimiz! Gördük ve işittik. Artık, bizi geri döndür ki düzgün-iyi eylemlerde bulunalım. Gerçekten biz, yakinen-kesin olarak inananlarız." [derken]¹ görseydin...
¹: "derken" [يقولون] ifadesi hazf edilmiştir.
13- Şayet [zorlamayı¹] tercih etseydik, her bir cana kendi doğru yol rehberini mutlaka vermiştik; fakat, (cinlerin ve insanların eylemleri sebebiyle) benden [şu] söz hak oldu [kesinleşti] :"Cehennemi, cinlerden [bir kısmıyla] ve insanlardan [bir kısmıyla]² tamamen mutlaka ama mutlaka dolduracağım!"
¹:"şae=شاء" fiili, geçişli bir fiil olduğu için bir meful [nesne] aranır (Enam 90. Ayete bakınız). Yani "Allah tercih etseydi" ifadesine "neyi tercih etseydi?" sorusunu sorarız. Buradan, meful'ün hazf edildiği [atıldığı anlaşılır. Hazf edilen meful ise "en nukrihehum=أن نكرههم" yani "onları zorlamayı" ifadesidir. Dolayısıyla ayet "onları zorlamayı tercih etmiş olsaydık" anlamındadır.
²: "Cinlerden ve insanlardan" ifadesinde bulunan "den, dan" [yani من harfi cerr'i] kısım bildirmek [te'biz] amaçlıdır. Bu bir kısım cinler ve insanların kim olduğu sad 83-85 ayetlerinde belirtilmiştir.
14- "O halde, bu gününüzü unutmanız [dikkate almamanız]¹ sebebiyle tadın! Gerçekten biz sizi unuttuk [dikkate almıyoruz]. Bulunmakta olduğunuz eylemleriniz sebebiyle kalıcı olan azabı tadın." (denilir)
¹: "nisyan=نسيان" İnsanın, kendisine bırakılmak istenileni terk etmesidir. İster kalbin (aklın) zayıflığından olsun, isterse herhangi bir gafletten olsun, isterse kasten olsun isterse de kalpten onun zikri silininceye kadar kasten yapılmakla olsun. (müfredat : نسي) bu ayette kasten yapılarak unutmadan bahsedilmektedir. Gafletten dolayı olan unutmanın cezası yoktur
Bunun delili "...eğer unutursak bizi [sorumlu] tutma" (bakara 286) ayetidir.
Dilimizde de "unutmak" kelimesini bu anlamda kullanırız. Örneğin "geçmişte olanları unuttum artık" dediğimiz zaman "geçmişte olanları dikkate almıyorum" manasında bunu söyleriz. Gerçekten unutma anlamında değil.
15- Ayetlerimize [mucizelerimize] inananlar, sadece 'onlar [Ayetlerimiz] ile hatırlatıldıkları zaman, büyüklük taslamadan, secde halinde (duaya) kapanmış ve RAB'lerinin övgüsüyle tesbih etmiş olanlardır.
16- RAB'lerine korku ve beklenti dolu bir halde dua ederek onların yanları yataklarından çekilir (kalkarlar). Kendilerine rızık ettiklerimizden harcama (infak) yaparlar.
17- Herhangi bir can, bulunmakta olduğu eyleme karşılık olarak, gözlerin serinliğinden (ödülden) kendisi için ne saklandığını bilmez.
18- O halde, İnançlı olmuş kimse, fasık [haddini aşan] olmuş kimse gibi midir? Eşit olmazlar.
19- İnanmış ve düzgün-iyi eylemde bulunmuş olanlara gelince, onlara, bulunmakta oldukları eylemleri sebebiyle, bir iniş [konaklama] olarak barınma yeri olan cennetler vardır.
20- Hadlerini aşmış olanlara gelince, artık onların barınma yeri ateştir. Her ne zaman, ondan [ateşten] çıkmayı istedilerse, onun [ateşin] içine geri iade edildiler ve kendilerine "kendisini yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın!" denilir.
21- Onlara en büyük azabın berisinde, daha yakın bir azaptan mutlaka ama mutlaka tattırıracağız. Geri dönmeleri beklenir.
22- RAB'binin ayetleri ile hatırlatılmış sonra onlardan [ayetlerden] vazgeçmiş kimseden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlulardan intikam alacağız.
23- Elbetteki Musa'ya kitabı vermiştik. Artık, onun karşılaşmasından yana herhangi bir şüphe-kararsızlık içinde olma. Onu İsrail'in oğulları için bir rehber yapmıştık.
24- Onlardan, sabır ettiklerinde emrimizle yol gösteren bir takım imamlar [önderler] yaptık. Onlar, yakinen-kesin olarak ayetlerimize [mucizelerimize] inanıyorlardı.
25- Gerçek şu ki: hakkında ayrılığa düşmekte oldukları [şeyler] hakkında, RAB'bin kıyamet günü onların aralarını ayırır.
26- Kendilerinden önceki nesillerden kaç tanesini helak ettik? [bu durum] onlar için yol göstermedi mi? Hâlbuki onlar, onların [helak ettiklerimizin] yurtlarında gidip-gelmektedir. Gerçekten, bunlarda mutlaka ayetler [mucizeler] vardır. Artık işitmiyorlar mı?
27- Kupkuru yere [toprağa] suyu sevk ettiğimizi hiç görmediler mii? Böylece onunla [o suyla], kendisinden sağmal hayvanlarınızın ve kendi benliklerinizin yeyeceği bir ekini çıkarıyoruz. Halen görmüyorlar mı?
28- "Eğer dürüst idiyseniz [söyleyin] : Bu fetih [hüküm, zafer] ne zamandır?" diyorlar.
29- "Fetih [hüküm] gününde, gerçeği örtüp görmezden gelmiş olanlara inançları fayda vermez. Hemde kendilerine göz açtırılmaz." de.
30- Artık, onlardan vazgeç ve bekle. Gerçekten onlar, bekleyenlerdir.
hubeyb Öndeş meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hubeyb Öndeş meali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ekim 2019 Cuma
31- Lokman suresi (Hubeyb öndeş meali)
Lokman suresi
1- Elif, lam, Mim.
2-3- İşte bu, güzellik edenlere bir rehber ve bir rahmet olarak hikmetli kitabın ayetleri'dir.
4- [Güzellik edenler]ahirete [son hayata] yakinen-kesin olarak inanır bir haldeyken, yönelişi (namazı) ayakta tutmakta (devam ettirmekte) ve zekatı vermekte olanlardır.
5- İşte onlar, RAB'lerinden bir rehber üzerindedir. İşte onlar, başarılı olanların ta kendileridir.
6- İnsanlardan [bazı] kimseler, bilgisizce Allah'ın yolunu kaybettirmek¹ için ve onları² (ayetleri) bir alay konusu edinmek için, sözün boşunu [olayların-sözlerin gereksiz olanlarını]³ satın alıyor. İşte onlara (evet!) onlara alçaltıcı bir azap vardır.
¹: "şaşırtmak için" [ليُضِلو] ve "şaşırmak için" [ليَضِل] şeklinde iki okuyuşla da okunmuştur. (kurtubi)
²: "Onu/onları" [ها] zamiri "ayetlere" de işaret edebilir, "Allah'ın yoluna" da işaret edebilir.
³: "Hadis=حديث" hiç yokken ortaya çıkan her şeye denilir. (Mekayısi-l lugat: حدث) söz olsun olay olsun her her şeyi kapsar. Yani ayette eleştirilen şey konuşmada boş olan şeylerle sınırlı değildir. Allah'ın yolundan alıkoymak ve onunla (Allah'ın yoluyla veya ayetleriyle -hiç fark etmez ikisi de aynı manaya çıkar- ) alay etmek için istenilen her türlü oyalanma ve boş şeyleri yasaklar.
7- Kendisine Ayetlerimiz okunup teşvik edildiği zaman, sanki onu hiç işitmemiş gibi, sanki iki kulağında bir ağırlık var gibi, büyüklük taslayarak yüz çevirdi. Onu, can yakıcı bir azap ile müjdele!
8-9- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemde bulunmuş olanlara [gelince] onlar için, Allah'ın hak vaadi olarak kendisinde kalıcı oldukları Naim'in cennetleri vardır. O devamlı üstündür, hakimdir/hikmetlidir.
10- Gökleri, herhangi bir dayanak [direk] olmaksızın yarattı, [Gökleri işte] görüyorsunuz¹... [Yer] sizi yalpalıyor diye, yerin içine ağırlıklar² attı. Onun içinde, her bir kımıldanan [canlıdan] yaydı [meydana getirdi]. Gökten bir su indirdik³. Ardından, değerli her bir çiftten-sınıftan onun [dünyanın] içinde yetiştirdik.
¹: Eski çağlarda, insanlar göğün direklerle ayakta durduğuna ve direklerle yükseldiğine inanırdı. Türklerin eski inançlarında bile, bu inançtan eser vardır.
Hatta, peygambere en yakın zamanlarda yaşamış olan ıbni Abbas, ikrime, Mücahid, hasan, katade gibi birçok kişi de, bu yanlış inanca sahiptir. (ıbni kesir, kurtubi, Fahreddin Razi, zad'ul mesir) kur'an bu yanlış inanca açıkça karşı çıkmaktadır. Bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen, kur'an bu yanlış inanca karşı çıkarak mucize olduğunu bize gösteriyor.
"onları görüyorsunuz" manasında olan (ترونها) fiili, kendi başına ayrı bir cümledir. (zamahşeri: keşşaf, zad'ul mesir rad 2) bu fiilde bulunan zamir, "Gökleri" kelimesinden haldir. (zamahşeri:keşşaf) çünkü (ها) zamiri (سماوات) [yani "göklerin"] dişi olması sebebiyle, onlara dönmektedir.
Bu fiili "direkler" isminin sıfatı yapanlar da vardır, ancak ilkinin daha uygun olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir rad 2)
²:"revasiye=رواسي" kelimesi "resev=رسو" kelimesinin çoğul halidir. Bu kelime "ağırlık" manasındadır.
Örneğin:
"القت السحابة مراسيها
Bulutlar, ağırlıklarını attı" (müfredat : رسو)
Yani "yağmur ağırlığını bıraktı" denir. Naziat 32. Ayette "dağları ağırlaştırdı/yerine oturttu (أرساها)" manasında bu kelime fiil olarak kullanılır. "yerde bulunan ağırlıklar" denilince, genel olarak dağlar anlaşıldığı için bu kelimeye "dağlar" manası verilmiştir.
Ateist Celal şengör dağların depremleri önlediğini değil; aksine dağların depremlere sebep olduğunu iddia etmiştir.
Ancak bu bir çarpıtmadır. Çünkü dağlar depremlerin bir sonucudur; sebebi değildir. Çünkü depremler oldukça dağlar meydana gelir. Bilindiği üzere kıtaların çarpışması sonucu depremler meydana gelir ve bu çarpışmalar kıvrımlı-bindirmeli dağlar meydana getirir. [Erdem gündoğdu plaka (levha) tektoniği. (erdemgundogdu.weebly.com › ...PDF
PLAKA (LEVHA) TEKTONİĞ] )
Şöyle bir örnekle anlatalım: kolunuz yaralandığı zaman kanayan yerde bir yara kabuğu oluşur. Bu bölge vücudun diğer bölgelerine kıyasla kanamaya daha elverişlidir. Ancak "yara kabuğu, kanamanın sebebidir" demek saçmalamaktır. Çünkü kabuk, zaten yaralanma olduğu için meydana geliyor. Celal şengörün iddiası da buna benzemektedir. Çünkü depremler olduğu için dağlar oluşur.
Ayetteki kelimenin "ağırlıklar" manasında olduğunu belirtmiştim. Ayetin kasıt ettiği jeolojik olay konusunda iki hipotez sunabiliriz:
1- İki kıtasal litosfer birbiri ile çarpışmakta ve bunun sonucu olarak kıvrımlı-bindirmeli Himalaya tipi sıradağlar meydana gelmektedir (Sawkins ve diğ., 1974 ten; Ketin, 1994 kıtaların kayması ve levha tektoniği ile ilgili pek çok kaynak bu bilgileri doğrulamaktadır.) belkide bu dağların oluşumu sonucunda kıtaların hareketi yavaşlamaktadır. Tıpkı bir diferansiyel gibi hareketi yavaşlatarak sarsıntıyı azaltmaktadır. Bu fikri bir jeolog olan Peter DeCelles da doğrulamaktadır. (Peter DeCelles - Mountain and earthquake : https://youtu.be/Sx-c4iJWtSI)
2- Yer altında, gerek kıtaların hareketi gerekse dünyanın dönmesi sebebiyle oluşan bir sarsıntıyı engelleyen bir ağırlık olabilir.
Ayetler zamanla doğrulanmaktadır. Örneğin big bang teorisi keşif edilmemiş olsaydı Enbiya 30.ayeti asla anlamayacaktık. Güneşin hareket ettiği keşif edilmemiş olsaydı yasin 38.ayetin bir bilimsel hata olduğunu düşünecektik. Zamanla bu ayetin neyi kasıt ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
³: "Gökten bir su indirdi" demek yerine iltifat sanatı uygulanarak "Gökten bir su indirdik" diyerek üçüncü şahıstan birinci şahısa geçilmiştir.
11- "Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Ondan beridekiler ne yarattı? gösterin bana!" [de].¹ Hayır! Zalimler, apaçık bir kayboluşun içindedir.
¹: "De!" [قل] emri atılmıştır [hazf edilmiştir].
12- Elbetteki Allah'a şükür eder diye Lokman'a hikmeti [akılla gerçeği tespit etme kabiliyetini] vermiştik. Kim, şükrediyorsa, sadece kendi canı için şükrediyor; kim nankörlük ediyorsa, [bilsin ki] kesinlikle Allah, bir zengindir [ihtiyacı olmayandır], övgüye layık olandır.
13- Bir vakit lokman oğluna öğüt vererek "Ey biricik oğlum! Allah'a şirk koşma[ortak kabul ]. Gerçek şu ki, şirk çok büyük bir zulümdür.¹" demişti.
¹: Şirk, Allah'tan başkasına kulluk; Tevhid ise, sadece Allah'a kulluktur. İnsan, herhangi bir konuda ya nefsinin kölesi olur, ya da insanların kölesi olur. Sadece Allah'a kul olduğu zaman, kendi arzularının ve insanların kölesi olmaktan kurtularak özgür olur. İnsan şirk koştuğu sürece köle olmaya devam edip kendi kendisine "büyük bir zulüm" yapmış olacaktır. Kur'an bu yüzden şirki "büyük bir zulüm" olarak değerlendirir.
14- İnsana, anne-babasını, "Bana ve anne-babana teşekkür et! Dönüş sadece banadır!" diye tavsiye ettik. Annesi, onu zayıflık-çürüklük üzerine bir zayıf-çürük halde taşıdı. Onun [insanın] ayrılığı [sütten kesilmesi] iki yıldır.
15- "Eğer, sana kendisi hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan [şeyleri] bana şirk koşman [ortak sayman] amacıyla seninle Cihad ederlerse [mücadele ederlerse], onlara gönülden itaat etme. Dünyada [ilk hayatta] tanınana [iyiliğe] uygun bir şekilde o ikisine sahiplik et. Bana, samimi bir şekilde yönelen kimselerin yoluna bağlı ol. Sonra, dönüşünüz sadece banadır. Ardından, bulunmakta olduğunuz eylemlerinizi size haber veririm."
16-19- [Lokman] "Ey biricik oğlum! Gerçekten o (iyiliğin-kötülüğün), herhangi bir hardaldan bir tanecik olsa, ardından bir kayanın içinde veya göklerin içinde veya yerde bulunsa (bile) Allah onu getirir. Gerçekten Allah, bir latif'tir, bir devamlı haberdardır. Ey biricik oğlum! Yönelişi (namazı) ayakta tut (devam ettir), tanınanı [iyiliği] emir et; tanınmayandan [kötülükten] engelle, sana isabet edene sabır et. Gerçekten bunlar, kararlı[lık gerektiren] işlerdendir. İnsanlara yanağını eğme [kibirli davranma], yerde böbürlenerek yürüme. Gerçekten Allah, övünen kibirlilerin hiçbirini de sevmiyor. Yürüyüşünde orta halli ol ve sesinden [bir kısmını: yüksek, kaba, bilgisiz olanını¹] kıs. Gerçekten, seslerin en tanınmayanı[hoş görülmeyeni], mutlaka cahillerin² (eşeklerin) sesidir." [dedi].
¹: "min savtike=من صوتك" yani "sesinden" cümlesinde bulunan "min=من" yani "-den" manası veren harf, kısmılik bildirir. [te'biz amaçlıdır]. Yani sesin bir kısmının kısılması emir edilir. Devamında geçen ifadeden anlaşılacağı üzere, bu sesten kasıt, rahatsız edici, yüksek, kaba ve bilgisizce olanıdır.
²: "himar=حمار" bildiğimiz merkebe denilir. Bazen bu kelimeyle cahiller tabir edilir (müfredat : حمر) bu anlama göre bir nevi "cahilce konuşma" denilmektedir.
20- Allah'ın, göklerde ve yerde (evrende) bulunanları sizin için hizmete sunmuş olduğunu; kendi nimetini görünür ve görünmez halde size karşı tam yaptığını hiç görmediniz mi? İnsanlardan, bilgisizce, herhangi rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın, Allah hakkında mücadele eden [tartışan] kimseler vardır.
21- Onlara "Allah ne indirdi ise ona bağlı olun." denildiği zaman, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz ne ise ona bağlıyız." dediler. Ya şeytan, onları [atalarını] alevin azabına davet ediyorsa...?
22- Kim, iyilik eden [birisi] olarak yüzünü [kendini] Allah'a teslim ederse, [bilsin ki] artık en sağlam kulpa tutunmayı istemiştir. İşlerin-emirlerin sonucu sadece Allah'adır.
23- Kimler küfr ederse [gerçeği örterse], onların küfrü [gerçeği örtmesi] seni üzmesin. Onların dönüşü sadece bizedir, ardından onların eylemlerini kendilerini haber veririz. Gerçekten Allah, göğüslerin sahiplerini devamlı bilendir.
24- Onları birazcık geçindiririz, sonra onları sert bir azaba mecbur ederiz.
25- Doğrusu: onlara "Gökleri ve yeri (evreni) kim yarattı?" [diye] sorsan, mutlaka ama mutlaka "Allah" diyecekler. "Övgü, Allah'ındır." de. Aksine! Onların çoğunluğu bilmiyor.
26- Göklerde ve yerde (evrende) ne varsa, Allah'ındır. Kesinlikle Allah zengindir, övgüye layık olandır.
27- Şayet, (Allah'ın kelimelerini yazmak için) yerde [dünyada] ağaçtan ne varsa, [hepsi] kalemler olsaydı, deniz ona (mürekkep olarak) destek olsa, ardından yedi (birçok) deniz [daha destek olsaydı], Allah'ın kelimeleri (yine) tükenmezdi. Kesinlikle Allah devamlı üstündür, bir hakimdir/hikmetlidir.
28- Sizin yaratılışınız ve yeniden dirilişiniz, ancak bir tek can[ın yaratılışı ve yeniden dirilişi] gibidir. Kesinlikle Allah, bir devamlı işitendir, bir devamlı görendir.
29- Allah'ın, geceyi gündüzün içine geçirdiğini; gündüzü gecenin içine geçirdiğini¹; güneşi ve ay'ı -her biri, isimlendirilmiş bir süre sonuna doğru akıp giderken- hizmete sunmuş olduğunu ve Allah'ın, eylemlerinizden bir devamlı haberdar olduğunu hiç görmedin mi?
¹: Gece ve gündüzün uzaması ile ilgili bir ifadedir. (müfredat : ولج)
30- İşte bunlar, Allah'ın 'Gerçeğin' ta kendisi olması; onların, ondan [Allah'tan] beride dua ettikleri [şeylerin] ise, 'Yalanın' ta kendileri olmaları ve Allah'ın, en üstün, en büyük olması sebebiyledir.
31- Size ayetlerinden [mucizelerinden bir kısmını] göstermek için, Allah'ın nimeti sayesinde gemilerin denizde akıp gittiğini hiç görmedin mi? Gerçekten, işte bunlarda, çokça sabır eden, çokça teşekkür eden herkese mutlaka ayetler [kanıtlar] vardır.
32- Herhangi bir dalga, gölgeleyen bir bulut gibi kendilerini bürüdüğü zaman, Allah'a -dini ona adayanlar olarak- dua ettiler. Ardından, onları karaya doğru [çıkarıp] kurtarınca, artık onlardan [bazıları] orta yolu tutanlardır. Ayetlerimizi [mucizelerimizi] ancak nankör ihanetkarların hepsi bile bile reddeder.
33- Ey insanlar! RAB'binizden çekinin. Meydana getirenin [babanın] meydana getirdiğinden [çocuğundan] yana [herhangi bir şeyi] karşılayamadığı; (aynı şekilde) meydana getirilenin [çocuğun] meydana getireninden [babasından] yana hiçbir açıdan karşılığını veremeyeceği bir güne saygılı olun-çekinin. Gerçekten, Allah'ın verdiği sözü bir gerçektir! O halde, dünya [ilk] hayatı, sakın sizi aldatmasın. Kandıran, sakın sizi Allah ile kandırmasın!
34- Gerçekten, Allah, Saat'in (kıyametin) bilgisi kendisinin katında [olandır]. Yağmur yardımını kısım kısım indiriyor, Rahimlerin içindekileri biliyor. Herhangi bir can, yarın ne elde ereceğini ön göremez; herhangi bir can öleceği yerin hangisi olduğunu ön göremez. Gerçekten Allah bir devamlı bilendir, bir devamlı haberdardır.
1- Elif, lam, Mim.
2-3- İşte bu, güzellik edenlere bir rehber ve bir rahmet olarak hikmetli kitabın ayetleri'dir.
4- [Güzellik edenler]ahirete [son hayata] yakinen-kesin olarak inanır bir haldeyken, yönelişi (namazı) ayakta tutmakta (devam ettirmekte) ve zekatı vermekte olanlardır.
5- İşte onlar, RAB'lerinden bir rehber üzerindedir. İşte onlar, başarılı olanların ta kendileridir.
6- İnsanlardan [bazı] kimseler, bilgisizce Allah'ın yolunu kaybettirmek¹ için ve onları² (ayetleri) bir alay konusu edinmek için, sözün boşunu [olayların-sözlerin gereksiz olanlarını]³ satın alıyor. İşte onlara (evet!) onlara alçaltıcı bir azap vardır.
¹: "şaşırtmak için" [ليُضِلو] ve "şaşırmak için" [ليَضِل] şeklinde iki okuyuşla da okunmuştur. (kurtubi)
²: "Onu/onları" [ها] zamiri "ayetlere" de işaret edebilir, "Allah'ın yoluna" da işaret edebilir.
³: "Hadis=حديث" hiç yokken ortaya çıkan her şeye denilir. (Mekayısi-l lugat: حدث) söz olsun olay olsun her her şeyi kapsar. Yani ayette eleştirilen şey konuşmada boş olan şeylerle sınırlı değildir. Allah'ın yolundan alıkoymak ve onunla (Allah'ın yoluyla veya ayetleriyle -hiç fark etmez ikisi de aynı manaya çıkar- ) alay etmek için istenilen her türlü oyalanma ve boş şeyleri yasaklar.
7- Kendisine Ayetlerimiz okunup teşvik edildiği zaman, sanki onu hiç işitmemiş gibi, sanki iki kulağında bir ağırlık var gibi, büyüklük taslayarak yüz çevirdi. Onu, can yakıcı bir azap ile müjdele!
8-9- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemde bulunmuş olanlara [gelince] onlar için, Allah'ın hak vaadi olarak kendisinde kalıcı oldukları Naim'in cennetleri vardır. O devamlı üstündür, hakimdir/hikmetlidir.
10- Gökleri, herhangi bir dayanak [direk] olmaksızın yarattı, [Gökleri işte] görüyorsunuz¹... [Yer] sizi yalpalıyor diye, yerin içine ağırlıklar² attı. Onun içinde, her bir kımıldanan [canlıdan] yaydı [meydana getirdi]. Gökten bir su indirdik³. Ardından, değerli her bir çiftten-sınıftan onun [dünyanın] içinde yetiştirdik.
¹: Eski çağlarda, insanlar göğün direklerle ayakta durduğuna ve direklerle yükseldiğine inanırdı. Türklerin eski inançlarında bile, bu inançtan eser vardır.
Hatta, peygambere en yakın zamanlarda yaşamış olan ıbni Abbas, ikrime, Mücahid, hasan, katade gibi birçok kişi de, bu yanlış inanca sahiptir. (ıbni kesir, kurtubi, Fahreddin Razi, zad'ul mesir) kur'an bu yanlış inanca açıkça karşı çıkmaktadır. Bulunduğu çağın yüzlerce yanlış bilgisine rağmen, kur'an bu yanlış inanca karşı çıkarak mucize olduğunu bize gösteriyor.
"onları görüyorsunuz" manasında olan (ترونها) fiili, kendi başına ayrı bir cümledir. (zamahşeri: keşşaf, zad'ul mesir rad 2) bu fiilde bulunan zamir, "Gökleri" kelimesinden haldir. (zamahşeri:keşşaf) çünkü (ها) zamiri (سماوات) [yani "göklerin"] dişi olması sebebiyle, onlara dönmektedir.
Bu fiili "direkler" isminin sıfatı yapanlar da vardır, ancak ilkinin daha uygun olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir rad 2)
²:"revasiye=رواسي" kelimesi "resev=رسو" kelimesinin çoğul halidir. Bu kelime "ağırlık" manasındadır.
Örneğin:
"القت السحابة مراسيها
Bulutlar, ağırlıklarını attı" (müfredat : رسو)
Yani "yağmur ağırlığını bıraktı" denir. Naziat 32. Ayette "dağları ağırlaştırdı/yerine oturttu (أرساها)" manasında bu kelime fiil olarak kullanılır. "yerde bulunan ağırlıklar" denilince, genel olarak dağlar anlaşıldığı için bu kelimeye "dağlar" manası verilmiştir.
Ateist Celal şengör dağların depremleri önlediğini değil; aksine dağların depremlere sebep olduğunu iddia etmiştir.
Ancak bu bir çarpıtmadır. Çünkü dağlar depremlerin bir sonucudur; sebebi değildir. Çünkü depremler oldukça dağlar meydana gelir. Bilindiği üzere kıtaların çarpışması sonucu depremler meydana gelir ve bu çarpışmalar kıvrımlı-bindirmeli dağlar meydana getirir. [Erdem gündoğdu plaka (levha) tektoniği. (erdemgundogdu.weebly.com › ...PDF
PLAKA (LEVHA) TEKTONİĞ] )
Şöyle bir örnekle anlatalım: kolunuz yaralandığı zaman kanayan yerde bir yara kabuğu oluşur. Bu bölge vücudun diğer bölgelerine kıyasla kanamaya daha elverişlidir. Ancak "yara kabuğu, kanamanın sebebidir" demek saçmalamaktır. Çünkü kabuk, zaten yaralanma olduğu için meydana geliyor. Celal şengörün iddiası da buna benzemektedir. Çünkü depremler olduğu için dağlar oluşur.
Ayetteki kelimenin "ağırlıklar" manasında olduğunu belirtmiştim. Ayetin kasıt ettiği jeolojik olay konusunda iki hipotez sunabiliriz:
1- İki kıtasal litosfer birbiri ile çarpışmakta ve bunun sonucu olarak kıvrımlı-bindirmeli Himalaya tipi sıradağlar meydana gelmektedir (Sawkins ve diğ., 1974 ten; Ketin, 1994 kıtaların kayması ve levha tektoniği ile ilgili pek çok kaynak bu bilgileri doğrulamaktadır.) belkide bu dağların oluşumu sonucunda kıtaların hareketi yavaşlamaktadır. Tıpkı bir diferansiyel gibi hareketi yavaşlatarak sarsıntıyı azaltmaktadır. Bu fikri bir jeolog olan Peter DeCelles da doğrulamaktadır. (Peter DeCelles - Mountain and earthquake : https://youtu.be/Sx-c4iJWtSI)
2- Yer altında, gerek kıtaların hareketi gerekse dünyanın dönmesi sebebiyle oluşan bir sarsıntıyı engelleyen bir ağırlık olabilir.
Ayetler zamanla doğrulanmaktadır. Örneğin big bang teorisi keşif edilmemiş olsaydı Enbiya 30.ayeti asla anlamayacaktık. Güneşin hareket ettiği keşif edilmemiş olsaydı yasin 38.ayetin bir bilimsel hata olduğunu düşünecektik. Zamanla bu ayetin neyi kasıt ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
³: "Gökten bir su indirdi" demek yerine iltifat sanatı uygulanarak "Gökten bir su indirdik" diyerek üçüncü şahıstan birinci şahısa geçilmiştir.
11- "Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Ondan beridekiler ne yarattı? gösterin bana!" [de].¹ Hayır! Zalimler, apaçık bir kayboluşun içindedir.
¹: "De!" [قل] emri atılmıştır [hazf edilmiştir].
12- Elbetteki Allah'a şükür eder diye Lokman'a hikmeti [akılla gerçeği tespit etme kabiliyetini] vermiştik. Kim, şükrediyorsa, sadece kendi canı için şükrediyor; kim nankörlük ediyorsa, [bilsin ki] kesinlikle Allah, bir zengindir [ihtiyacı olmayandır], övgüye layık olandır.
13- Bir vakit lokman oğluna öğüt vererek "Ey biricik oğlum! Allah'a şirk koşma[ortak kabul ]. Gerçek şu ki, şirk çok büyük bir zulümdür.¹" demişti.
¹: Şirk, Allah'tan başkasına kulluk; Tevhid ise, sadece Allah'a kulluktur. İnsan, herhangi bir konuda ya nefsinin kölesi olur, ya da insanların kölesi olur. Sadece Allah'a kul olduğu zaman, kendi arzularının ve insanların kölesi olmaktan kurtularak özgür olur. İnsan şirk koştuğu sürece köle olmaya devam edip kendi kendisine "büyük bir zulüm" yapmış olacaktır. Kur'an bu yüzden şirki "büyük bir zulüm" olarak değerlendirir.
14- İnsana, anne-babasını, "Bana ve anne-babana teşekkür et! Dönüş sadece banadır!" diye tavsiye ettik. Annesi, onu zayıflık-çürüklük üzerine bir zayıf-çürük halde taşıdı. Onun [insanın] ayrılığı [sütten kesilmesi] iki yıldır.
15- "Eğer, sana kendisi hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan [şeyleri] bana şirk koşman [ortak sayman] amacıyla seninle Cihad ederlerse [mücadele ederlerse], onlara gönülden itaat etme. Dünyada [ilk hayatta] tanınana [iyiliğe] uygun bir şekilde o ikisine sahiplik et. Bana, samimi bir şekilde yönelen kimselerin yoluna bağlı ol. Sonra, dönüşünüz sadece banadır. Ardından, bulunmakta olduğunuz eylemlerinizi size haber veririm."
16-19- [Lokman] "Ey biricik oğlum! Gerçekten o (iyiliğin-kötülüğün), herhangi bir hardaldan bir tanecik olsa, ardından bir kayanın içinde veya göklerin içinde veya yerde bulunsa (bile) Allah onu getirir. Gerçekten Allah, bir latif'tir, bir devamlı haberdardır. Ey biricik oğlum! Yönelişi (namazı) ayakta tut (devam ettir), tanınanı [iyiliği] emir et; tanınmayandan [kötülükten] engelle, sana isabet edene sabır et. Gerçekten bunlar, kararlı[lık gerektiren] işlerdendir. İnsanlara yanağını eğme [kibirli davranma], yerde böbürlenerek yürüme. Gerçekten Allah, övünen kibirlilerin hiçbirini de sevmiyor. Yürüyüşünde orta halli ol ve sesinden [bir kısmını: yüksek, kaba, bilgisiz olanını¹] kıs. Gerçekten, seslerin en tanınmayanı[hoş görülmeyeni], mutlaka cahillerin² (eşeklerin) sesidir." [dedi].
¹: "min savtike=من صوتك" yani "sesinden" cümlesinde bulunan "min=من" yani "-den" manası veren harf, kısmılik bildirir. [te'biz amaçlıdır]. Yani sesin bir kısmının kısılması emir edilir. Devamında geçen ifadeden anlaşılacağı üzere, bu sesten kasıt, rahatsız edici, yüksek, kaba ve bilgisizce olanıdır.
²: "himar=حمار" bildiğimiz merkebe denilir. Bazen bu kelimeyle cahiller tabir edilir (müfredat : حمر) bu anlama göre bir nevi "cahilce konuşma" denilmektedir.
20- Allah'ın, göklerde ve yerde (evrende) bulunanları sizin için hizmete sunmuş olduğunu; kendi nimetini görünür ve görünmez halde size karşı tam yaptığını hiç görmediniz mi? İnsanlardan, bilgisizce, herhangi rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın, Allah hakkında mücadele eden [tartışan] kimseler vardır.
21- Onlara "Allah ne indirdi ise ona bağlı olun." denildiği zaman, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz ne ise ona bağlıyız." dediler. Ya şeytan, onları [atalarını] alevin azabına davet ediyorsa...?
22- Kim, iyilik eden [birisi] olarak yüzünü [kendini] Allah'a teslim ederse, [bilsin ki] artık en sağlam kulpa tutunmayı istemiştir. İşlerin-emirlerin sonucu sadece Allah'adır.
23- Kimler küfr ederse [gerçeği örterse], onların küfrü [gerçeği örtmesi] seni üzmesin. Onların dönüşü sadece bizedir, ardından onların eylemlerini kendilerini haber veririz. Gerçekten Allah, göğüslerin sahiplerini devamlı bilendir.
24- Onları birazcık geçindiririz, sonra onları sert bir azaba mecbur ederiz.
25- Doğrusu: onlara "Gökleri ve yeri (evreni) kim yarattı?" [diye] sorsan, mutlaka ama mutlaka "Allah" diyecekler. "Övgü, Allah'ındır." de. Aksine! Onların çoğunluğu bilmiyor.
26- Göklerde ve yerde (evrende) ne varsa, Allah'ındır. Kesinlikle Allah zengindir, övgüye layık olandır.
27- Şayet, (Allah'ın kelimelerini yazmak için) yerde [dünyada] ağaçtan ne varsa, [hepsi] kalemler olsaydı, deniz ona (mürekkep olarak) destek olsa, ardından yedi (birçok) deniz [daha destek olsaydı], Allah'ın kelimeleri (yine) tükenmezdi. Kesinlikle Allah devamlı üstündür, bir hakimdir/hikmetlidir.
28- Sizin yaratılışınız ve yeniden dirilişiniz, ancak bir tek can[ın yaratılışı ve yeniden dirilişi] gibidir. Kesinlikle Allah, bir devamlı işitendir, bir devamlı görendir.
29- Allah'ın, geceyi gündüzün içine geçirdiğini; gündüzü gecenin içine geçirdiğini¹; güneşi ve ay'ı -her biri, isimlendirilmiş bir süre sonuna doğru akıp giderken- hizmete sunmuş olduğunu ve Allah'ın, eylemlerinizden bir devamlı haberdar olduğunu hiç görmedin mi?
¹: Gece ve gündüzün uzaması ile ilgili bir ifadedir. (müfredat : ولج)
30- İşte bunlar, Allah'ın 'Gerçeğin' ta kendisi olması; onların, ondan [Allah'tan] beride dua ettikleri [şeylerin] ise, 'Yalanın' ta kendileri olmaları ve Allah'ın, en üstün, en büyük olması sebebiyledir.
31- Size ayetlerinden [mucizelerinden bir kısmını] göstermek için, Allah'ın nimeti sayesinde gemilerin denizde akıp gittiğini hiç görmedin mi? Gerçekten, işte bunlarda, çokça sabır eden, çokça teşekkür eden herkese mutlaka ayetler [kanıtlar] vardır.
32- Herhangi bir dalga, gölgeleyen bir bulut gibi kendilerini bürüdüğü zaman, Allah'a -dini ona adayanlar olarak- dua ettiler. Ardından, onları karaya doğru [çıkarıp] kurtarınca, artık onlardan [bazıları] orta yolu tutanlardır. Ayetlerimizi [mucizelerimizi] ancak nankör ihanetkarların hepsi bile bile reddeder.
33- Ey insanlar! RAB'binizden çekinin. Meydana getirenin [babanın] meydana getirdiğinden [çocuğundan] yana [herhangi bir şeyi] karşılayamadığı; (aynı şekilde) meydana getirilenin [çocuğun] meydana getireninden [babasından] yana hiçbir açıdan karşılığını veremeyeceği bir güne saygılı olun-çekinin. Gerçekten, Allah'ın verdiği sözü bir gerçektir! O halde, dünya [ilk] hayatı, sakın sizi aldatmasın. Kandıran, sakın sizi Allah ile kandırmasın!
34- Gerçekten, Allah, Saat'in (kıyametin) bilgisi kendisinin katında [olandır]. Yağmur yardımını kısım kısım indiriyor, Rahimlerin içindekileri biliyor. Herhangi bir can, yarın ne elde ereceğini ön göremez; herhangi bir can öleceği yerin hangisi olduğunu ön göremez. Gerçekten Allah bir devamlı bilendir, bir devamlı haberdardır.
25 Eylül 2019 Çarşamba
24- Nur suresi (Hubeyb öndeş meali)
Nur suresi
1- [Bu],¹ kendisini indirdiğimiz, farz [şart] kıldığımız ve düşünüp öğüt almanız için, içerisinde apaçık ayetler [kanıtlar] indirdiğimiz bir suredir.
¹: "suretUn=سورةٌ" kelimesi, [merfu olması sebebiyle] atılmış [hazf edilmiş] bir öznenin yüklemidir. Dolayısıyla cümle (هذه سورة) yani "Bu... suredir" takdirindedir. (müşkül i'rab-ul kur'an)
2- Zinakar kadın¹ ve zinakar erkeğin [hükmüne gelince] o ikisinden her birinin derisine yüz defa vurun.² Eğer, Allah'a ve ahiret [son] gününe inanmışsanız, Allah'ın dininde (emrine itaat etmekte), o ikisi konusunda sizi acıma duygusu yakalamasın. O ikisinin azabına, inançlılardan bir takım şahit olsun.
¹: [ifadelerin başındaki ال takıları] ayetteki "Zinakar kadın ve Zinakar erkek" ifadesinin [istiğrak yoluyla], "Zinakar kadınlar ve erkekler" manasında olduğunu gösteriyor.
²: "celde=جلد" ifadesi, tıpkı "batanehu=بطنه" ["karnına isabet ettim/vurdum"] ve "zaherahu=ظهره" [sırtına isabet ettim/vurdum"] ifadeleri gibidir. (müfredat : جلد) bu kelime "deriye vurmak" anlamına geldiği için (Zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi), deriye herhangi bir şeyle vurmak (sopa veya kırbaç) da yeterlidir. Çünkü amaç, toplumun bu cezaya şahit olup bu suçtan uzaklaşmasıdır. Zina suçu için en az dört şahit gereklidir(Nur 4-9, Nisa 15). Dört şahit yoksa, topluma etki eden bir eylem olmadığı için dünyevi bir ceza verilemez, cezası ahirete kalmıştır.
3- Zinakar erkek; zinakar bir kadın veya şirk koşan bir kadından başkasıyla evlenemez;¹ zinakar kadın[ın hükmüne gelince ise] onunla, zinakar bir erkek veya şirk koşan bir erkekten başkası evlenmez. Bu, inançlılara haram edilmiştir.
¹: bu ifadeler her ne kadar haber cümlesi olsa da emir anlamını taşır. Bir kıraat'te bu ifadenin "le yenkih=لا ينكحْ" [nehy-i gaib] şeklinde okunması da bunu gösteriyor. (zamahşeri:keşşaf) çünkü bu kıraat'te açıkça emir vardır.
Nikah'ın, sözlük anlamına bağlı kalarak birliktelik anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak, kur'an'da nikah kelimesi -biri tartışmalı- her yerde evlilik sözleşmesi anlamında kullanılmıştır. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi) bu sebeple evlilik anlaşması anlamında olması daha doğrudur.
4- İffetli kadınlara¹ [zina]² suçlamasında bulunmaya devam eden³ sonra hiç dört şahit getirmeyenlerin seksen defa derilerine vurun ve onlar ait olan şehadeti [şahitliği] ebedi olarak kabul etmeyin. İşte onlar, sınırlarını aşanların ta kendileridir.
¹: "ihsan=إحصان" korumak demektir. Bu kelimenin etken [ismi fail] formunda çoğulu "Muhsİnat=محصِنات" şeklinde gelir ve "İffetli kadınlar" anlamına gelir. Edilgen [ismi meful] formunda ise çoğulu "muhsEnat=محصَنات" şeklinde gelir ve "evli kadınlar" anlamına gelir (müfredat : حصن). İlgili ayet Her iki şekilde de okunmuştur (kurtubi, ilgili ayet ve Nisa 24) burada etken formuna göre çeviri yapıldı. Genel olarak edilgen formu baz alınmıştır ama etken gibi "İffetli kadınlar" manası verilmiştir.
²: suçlamanın zina suçlaması olduğu, bağlamında zina eden kadınlardan bahsedip hemen ardından İffetli kadınlara geçmesi ve dört şahit getirmekten bahsetmesidir. Çünkü zinaya/fuhuşa dört şahit istenir. (Nisa 15) (kadı beydavi, keşşaf sahibi, kurtubi)
³: "yermune=يرمون" geniş zaman çekimli bir fiil olduğu için, suçlamanın devam etmekte olduğunu gösteriyor.
5- Ancak, bunların ardından tevbe etmiş ve (hatasını) düzeltmiş olanlar hariçtir,. [onlardan ceza kaldırılır].¹ Kesinlikle Allah çok bağışlayandır, Rahim'dir.
¹: ikinci ayetten itibaren, sayılan her suçtan yana cezanın kaldırılması olduğu söylenmiştir. Yani, deriye vurulma cezası, şahitliğin kabul edilmemesi gibi cezalar tamamen kaldırılır (kurtubi, kadı beydavi, zad'ul mesir). Genel olarak bu istisnanın sadece şahitliğin kabul edilmemesi ile ilgili olduğu söylense de ayette bununla sınırlayan bir şey yoktur.
6-7- Eşlerine [zina] suçlamasında bulunmaya devam eden ve kendi benliklerinden başka kendilerine hiç şahitler bulunmayanlara [gelince] : Onlardan birinin şahitliği, 'kendilerinin mutlaka dürüstlerden olduğuna¹' dair dört defa Allah'ı şahit saymasıdır. Beşinci defasında 'Eğer yalancı idiyse, Allah'ın la'netinin [rahmetinden engellemesinin] kendisinin üzerine olmasını' [diler].
¹: Buranın aslı (على أنه) şeklindedir. (على) harfi atılmıştır, "ennehu=أنه" [kesr edilmiştir] "innehu=إنه" olmuştur. (kadı beydavi)
8-9- [Kadının]¹, Allah'ı dört defa şahit sayarak "kesinlikle o, mutlaka yalancılardandır" diye şahitlik etmesi, azabı kendisinden savar. Beşinci defasında 'Eğer [eşi] dürüstlerden idiyse, Allah'ın gazabının kendisine olmasını' [diler].
¹: Ayetteki (تشهد) fiili ve (عنها) harfi cerr'i, kadından bahsettiğini gösteriyor.
10- Ya Allah'ın size karşı ikramı ve rahmeti olmasaydı...? Kesinlikle Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, hakimdir/hikmetlidir.
11- Gerçek şu ki, (o) ters yüz edilen haberi/büyük iftirayı¹ [meydana] getirenler, sizden olan kenetlenmiş bir topluluktur. Onu [iftirayı], sizin için bir şer sanmayın, aksine! O sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişi için, kasıtlı suçtan elde ettiği [bir günah] vardır. Onlardan, onun [o iftiranın] büyüğünü sahiplenene [gelinc] onun için büyük bir azap vardır.
¹: "ifk=إفك" kelimesi için bkz: (müfredat : افك, zamahşeri:keşşaf)
Bu ayetten itibaren 17. Ayete kadar olan bölümün, hz. Aişe'ye atılan bir iftirayla alakalı olması sebebiyle tarihsel olduğu iddia edilse geçersiz bir iddiadır. Kur'an'da her ayet bir veya birçok kişinin eylemi üzerine inmiştir. Kur'an doğrudan isim vererek "sen böyle yapma" demek yerine "Ey insanlar! Böyle yapmayın" diyerek evrensel mesaj verir. Bu ayette, herhangi bir kadına iftira eden herkese bir ceza olduğu, iftiranın en büyüğünü idare eden kimseye daha büyük bir azap olduğu belirtilmiştir.
12- Onu [iftirayı] işittiğiniz¹ vakit, inançlı erkeklerin ve inançlı kadınların, kendi benliklerinde bir hayır düşünmesi ve "Bu, apaçık bir ters yüz edilen haberdir/iftiradır." demeleri gerekmez miydi?²
¹: inançlıları muhatap alarak "işittiğiniz vakit" denilmesinin ardından "inançlıların" diyerek, onları üçüncü şahısa taşıması iltifat sanatıdır. (keşşaf sahibi) yani normalde "Onu işittikleri vakit, inançlıların, bir hayır düşünmesi" denilmesi gerekirdi, ama iltifat sanatı uygulanıp ikinci şahıs, üçüncü şahısa dönüştürüldü. Bu sanat Türkçe'de de vardır. Mehmet Akif ersoy, şehitler için yazdığı bir şiirinde şöyle demektedir:
"Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için bu toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdat inerek öpse o pâk alnı değer.”
Akif ersoy, şiirin "uzanmış yatıyor..." kısmında şehitleri üçüncü şahıs olarak anlatırken, devamında "Ey bu topraklar uğruna toprağa düşmüş asker!" diyerek ikinci şahısa çekiyor. Bu iltifat sanatıdır. Kur'an'ın hemen hemen her suresinde vardır.
²: inançlıların, namuslu bir kadın hakkında böyle bir şey duyduğu zaman, kendi aralarında iyi zanda bulunması gerekir.
13- [İftira edenlerin] Onun [o iddialarının] üzerine dört şahit getirmeleri gerekmez miydi?¹ Onlar hiç şahit getirmemişlerdi. O halde, Allah'ın katında yalancıların ta kendileri olanlar işte onlardır.
¹: Zinaya dört şahit getirilmesi gerekmektedir. (Nisa 15, nur 4-9) bu hüküm bu ayette yeniden hatırlatıldı.
14- Şayet, Dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] Allah'ın size ikramı ve Rahmeti olmasaydı, içine dalıp taştığınız [şey] hakkında size büyük bir azap temas etmişti.
15- Onu [iftirayı] dilinize dolamakta[dedikodu yapmakta] idiniz, kendisi hakkında, size ait bir bilgi bulunmayanı, ağızlarınızla (yalanlarınızla)¹ söylüyordunuz, o [İftira] Allah'ın katında büyük olduğu halde, siz onu [iftirayı] basit sanıyordunuz².
¹: bu ifade tıpkı "kalplerinde bulunmayan [şeyleri] ağızlarıyla söylüyorlar" (Alimran 167) ayetine benzer. Kur'an'da "ağızlarıyla" ifadesinin geçtiği hemen hemen her ayette yalana işaret vardır. (müfredat : فوه)
²: zina suçlaması olduğu zaman, Müslümanların dedikodu yapması kınanmıştır. "dedikodu yapmak haramdır" hükmü çıkmaktadır.
16- Onu [iftirayı] işittiğiniz zaman, "Bunu konuşmamız bizim için [doğru] olmaz. Ne münasebet! Bu, büyük bir iftiradır." demeniz gerekmez miydi?
17- Eğer inanmışsanız, Allah bunun [bu iftiranın] benzerine ebedi olarak tekrar dönmemeniz¹ için size öğüt veriyor.
¹: "en LE teudu=الأتعودو" manasındadır. (Fahreddin Razi)
Bu ayet, diğer ayetlere yaptığımız açıklamalarımızı doğrulayarak tekrar böyle bir günaha düşülmemesi için bu ayetlerin indiğini belirtmektedir.
18- Allah, ayetleri size açıklıyor, Allah devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir.
19- Gerçekten, inanmış kimselerin içinde çirkin eylemin/fuhuşun yaygınlaşmasına sevinenlere [gelince] onlar için, dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] can yakıcı bir azap vardır. Siz bilmezken Allah biliyor.
20- Ya Allah'ın ikramı ve Rahmeti sizin üzerinize olmasaydı...? Kesinlikle Allah, Rauf'tur, Rahim'dir.
21- Ey inanmış olanlar! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, [bilsin ki] kesinlikle [şeytan] çirkin işi ve tanınmayanı [kötülüğü] emir eder. Şayet, Allah'ın ikramı ve Rahmeti üzerinize olmasaydı, sizden bir tek kimseyi bile, ebedi olarak arındırmazdı; fakat, Allah devamlı işiten, devamlı bilen olarak kimi tercih ederse onu arındırır.
22- Sizden, ikram ve (maddi) genişlik sahibi olanlar, yakınlık sahiplerine (akrabalara), yoksullara ve Allah'ın yolunda göç edenlere (nafaka) vermede kusur etmesinler!¹ Affetsinler ve hoş görsünler. Allah'ın, sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Hâlbuki Allah çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: bu ifade "Eksiklik göstermek, kusur işlemek" manasında da olabilir; "yemin etmesinler" manasında da olabilir. Yemin manasını verenler, şu rivayeti kaynak almaktadır: Peygamberin eşi hz. Aişe'ye atılan iftirayı yayanlar arasında hz. Ebu Bekir'in akrabaları da mevcuttu. Ebu Bekir, bu olaydan dolayı akrabalarına nafaka vermemeye yemin etmiştir. (müfredat : إلي, keşşaf sahibi, kadı beydavi) bu kelime "yemin etmesinler" manasında ise, ayetin devamındaki "(nafaka) vermede..." ifadesi, (على ألا يؤتو...) yani "(nafaka) vermemeye..." takdirindedir.
23- Gerçek şu ki, İffetli/evli¹, habersiz, inançlı kadınlara [zina] suçlamasında bulunanlara dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] lanet olundu[rahmetten engellendi]. Onlara çok büyük bir azap vardır.
¹: kur'an'ın her yerinde bu ifade "İffetli kadınlar" (محصِنات) anlamında da "evli kadınlar" (محصَنات) anlamında da okunmuştur. (Kadı beydavi, Nisa 24 bkz: وقرأ الكسائي بكسر الصاد في جميع القرأن, verş ve hafs kıraat'inde bu ayet ismi meful formundadır.)
24- Bulunmakta oldukları eylemleri sebebiyle dillerinin ve ayaklarının kendilerine karşı şahitlik edeceği günü [an]!
25- O Gün, Allah hakkıyla [gereğince] onlara borçlarını¹[karşılıklarını] tamamen verir ve onlar, apaçık hakkın[gerçeğin] ta kendisinin Allah olduğunu bilirler.
¹: "din=دين" aslında borç demektir. Ceza/karşılık anlamında da kullanılır. (müfredat :دين)
26- [manevi olarak] kötü kadınlar, kötü erkeklerindir; kötü erkekler, kötü kadınlarındır. [manevi olarak] temiz kadınlar, temiz erkeklerindir; temiz erkekler, temiz kadınlarındır. İşte bunlar, onların söylediklerinden beri kılınmışlardır, onlar için bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.
27- Ey inanmış olanlar! Kendi eviniz haricindeki evlere bir samimiyet buluncaya¹ [izin alana] ve ailesine-halkına selam verinceye kadar girmeyin. İşte bu, sizin için daha iyidir (hayırlıdır). Düşünüp öğüt almanız beklenir.
¹: bu fiilin mastarı olan "isti'nas=استأناس" kelimesi, "sıcak bir karşılama bulmak, izin istemek, açık seçik görmek" anlamındadır. (zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi, zad'ul mesir, müfredat : انس) verilen anlamların hepsi de uygun bir ortam olduğunu görüp izin istemek sonucuna gelmektedir.
28- Artık [evlerin] içinde, hiç kimseyi bulamazsanız, sizin için izin oluncaya kadar, onlara [o evlere] girmeyin. Eğer, size "geri dönün!" denilirse, hemen geri dönün. Allah, eylemlerinizi bilen iken, bu sizin için daha temizdir.
29- Yurt edinilmemiş, içinde size ait geçimlik bulunan evlere girmeniz size günah/yanlışa meyil ediş değildir. Allah, açığa vurduğunuz [şeyleri] ve sakladığınız[şeyleri] biliyor.
30- İnançlı erkeklere söyle,¹ bakışlarından [bir kısmını: kötü niyetlisini]² kıssınlar ve edep yerlerini korusunlar. İşte bu, kendileri için daha temizdir. Gerçekten Allah, onların tasarladıklarından devamlı haberdardır.
¹: "kul=قل" sözünün sadece "şöyle söyle" manasında olmadığının delilidir.
²: "min=من" edatı kısımlama amaçlıdır. Yani "gözlerini tamamen kapatsınlar" manasında değildir, dikkat edilirse "gözleri" [عيونهم] değil, "bakışları" [ابصارهم] denilmiştir. Çünkü, bakışların bir kısmı kötü niyetlidir, bunlar yasaktır. (Buradaki "min=من" edatının kısımlama manasında olduğunu söyleyenler daha önceden de vardır. Bkz: Fahreddin Razi ve zamahşeri:keşşaf, bunu diyen kişilerin görüşlerini aktarır) İncilde hz. İsa'nın şöyle dediği rivayet edilir:
İncil: matta 5: 27-28 " ‘Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur"
31- İnançlı kadınlara söyle, bakışlarından [bir kısmını: kötü niyetlisini] kıssınlar, edep yerlerini korusunlar ve süslerini açığa vurmasınlar, ancak ondan ortaya çıkanlar hariç [onlar görünebilir]. Örtülerini¹, yakalarının üzerine kapatsınlar, süslerini ancak kocalarına, babalarına, kayınpederlerine, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi kadınlarına (inançlı kadınlara), güçlerinin sahip olduklarına, erkeklerden ve kadınların mahremini öğrenmemiş çocuklar[lar]dan² [kadınlara] ihtiyaçsız olan hizmetçilere karşı açığa vurabilirler. Süslerinden ne gizledilerse onun bilinmesi için ayaklarını (yere) vurmasınlar. Başarılı olmanız beklendiği için Allah'a tevbe edin ey inançlılar!
¹: [Ayetteki خمور kelimesinin tekili olan] ""hamr=خمر" bir şeyi gizlemektir. Kendisiyle gizlenen/örtülen [herhangi bir şeye] denilir. Fakat, bilinene göre kadının başını örttüğü [şey] için, isme dönüşmüştür". (müfredat : خمر) kelimenin baş örtüsü anlamında kullanıldığı sözlük anlamından bellidir.
Ancak, tarihsel verilere göre, baş örtüsü İslam ile başlamış değildir. Kadınların baş örtüleri vardı, ama baş örtüsünün uçlarını geriye doğru attıkları için, yaka kısımları açıkta kalıyordu. (keşşaf, Fahreddin Razi, kurtubi) bu bilginin ışığında, baş örtüsünü reddedenler Ayetteki emrin "başınızı örtün" değil, "yakanızı örtün" manasında olduğunu söyleyebilirler.
Buna karşılık baş örtüsünü kabul edenler, hz. Aişe'nin "Bu ayet indiği zaman, kadınlar başlarını örttü" şeklindeki (kurtubi) sözünü baz alarak, Ayetteki emrin başı örtmek olduğunu söyleyebilirler. Gerçi, tarihsel bilgiyle bu hadis birbirine aykırı gibi görünmektedir. İki tarafın da birbirlerine karşı farklı itirazları mevcuttur. Doğrusunu Allah bilir.
²: "Tıfıl=طفل" kelimesi "Sizi, Tıfıl olarak (annenizin karnından) çıkaran" (mümin 67) ve "Tıfıllar, ergenlik çağına ulaşana kadar" (Nur 59) ayetlerinden anlaşıldığı üzere, bebeğe ve Ergenliğe ulaşmayan çocuğa denilir.
32- Sizden olan bekarları; erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden düzgün-iyi olanlarını evlendirin. Eğer fakir idilerse, Allah onları kendi ikramından zengin eder. Hâlbuki Allah, bir geniştir[zengindir], devamlı bilendir.
33- Herhangi bir evlilik (imkanı) bulamayanlar, Allah kendilerini zengin/yeterli yapana kadar, İffetli olmaya çalışsınlar. Yeminlerinizin sahip olduklarından [kölelerinizden] kitabı [özgürlük anlaşmasını] isteyenler(e gelince), eğer onlar(ın bırakılmaları)nda (kendileri için) bir hayır bildiyseniz, hemen onlarla özgürlük anlaşması yapın[serbest bırakın¹], size verdiği Allah'ın malından kendilerine [özgürlük isteyenlere] verin. Eğer, korunmayı² istedilerse, dünya [ilk] hayatının geçici [faydasını] arıyorsunuz diye, gençliğe ulaşmış kızlarınızı³ taşkınlığa⁴ zorlamayın! Kim, onları zorluyorsa [bilsin ki] onların zorlanmasından sonra artık kesinlikle Allah, (o kızlar için) çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: [Ayetteki كاتبو fiilinin mastarı olan] "mukatebe=مكاتب" özgürlük anlaşması anlamındadır. Genel olarak "kölenin bir ücret karşılığında özgür kalması" manasında açıklanmıştır. (müfredat : كتب, kurtubi) bu sebeple kölelere zekat verilmesi emir edilmiştir. (Tevbe 60) ancak ayetin devamındaki "Size verdiği Allah'ın malından kendilerine verin" ifadesi, kamuya yönelik bir emirdir. Yani, kölenin sahibi olan kişinin belirlediği miktarda ücreti, köle değil; kamu ödemelidir. (Fahreddin Razi'nin verdiği bir görüştür)
Bu ayet köleliği bitirmiştir. Özetle özgürlük isteyen tüm kölelerin serbest bırakılması emir edilmiştir. Kölenin sahibi olan kişi, köle özgürlük istediği zaman onun bırakıldığı takdirde kendi başının çaresine bakacağını bildiyse, onu serbest bırakmak zorundadır. Bazıları bu Ayetteki (كاتبو) ["özgürlük anlaşması yapın [serbest bırakın]"] ifadesinin emir olmadığını iddia etmiştir ama ayetteki ifadenin emir formunda olması ve iniş sebebi olsun, ilk muhatapların [hz. Ömer gibi] bu ayeti emir olarak kabul etmesi ve kabul etmeyenlere karşı çıkması olsun tamamen emir olduğunu gösteriyor. (kurtubi, keşşaf sahibi, Fahreddin Razi)
"mameleketeymenukum=ما ملكت أيمانكم" ifadesi yerine göre anlam kazanmaktadır. Bu ayetteki kullanılan "özgürlük anlaşması yapın" ifadesi köleleri kasıt ettiğini gösteriyor.
²: "tehassene=تحصن" ifadesi, "sakınmak, sığınmak, korunmaya girmek, zinadan kaçınmak" Manasına gelir. (Mu'cem-ul vasit: تحصن, Mu'cem-ul lugati-l arabbiye : تحصَّنــتِ المرأةُ: عفَّت, tenvir-ul mikbas) kelime aslen "korunmak" manasında olup tefaul babındandır.
Ragıp isfehani, bu ayeti "...(Nur 33) sözü, onları [kızları] kendisinde herhangi bir kerh[baskı] ve kurh [tiksindirici] bulunan [şeyleri yapmaya] taşımaktan engellemektedir..." (müfredat: كره) şeklinde yorumlamıştır. Buhari, bu ayeti baz alarak "zorlanan kimsenin nikahı geçerli değildir" (buhari ikrah 3) demiştir. Bu açıklamalar, Ayetteki "korunmayı istedilerse" ifadesinin aslında "evlilik istedilerse", "bekar kalmayı istedilerse" ve "namusunu korumayı istedilerse" anlamında olduğunu gösteriyor. Genelde bu ifade sadece iffeti korumak anlamıyla sınırlandırılmıştır. Ancak Ayetteki hüküm genel olarak kızları zorlamamayı kasıt ediyor.
³: "feteyat=فتيات" kelimesi, kişinin kendi kızını, cariyesini ve üzerinde söz hakkı bulunan tüm kızlar için geçerlidir. Kelime anlamı aslen "gençliğe ulaşmış kız" demektir. Köle kadınlar için de kullanılmıştır. (müfredat : فتي, kurtubi Nisa 25) her iki anlamda kullanılması, dediğimiz manada olduğunu gösteriyor.
⁴: "biga=بغاء" kelimesi genellikle "zina, günah" manasında açıklanmaktadır. (tenvir-ul mikbas) köken olarak (بغى) kelimesi "sınırı aşmak, taşkınlık" anlamındadır. Üstteki açıklamalar sonucunda bu ifade sadece zinaya değil; kadınları herhangi bir şeye zorlamanın yasak olduğunu gösteriyor. Evlilik istemeyen bir kızı evliliğe zorlamak bu ayet gereğince yasaktır. (buhari ikrah 3) aynı şekilde evlilik isteyen bir kızı engellemek de onu taşkınlığa sevk edeceği için yasaktır.
34- Elbetteki size, açıklayıcı ayetler; sizden önceki gelip geçmiş kimselerden bir örnek; korunup sakınanlar için bir öğüt indirmiştik.
35- Allah, göklerin ve yerin [tüm evrenin] aydınlığı[nın sahibi]dir.¹ Onun aydınlığının örneği, içinde bir ışık bulunan bir oyuk gibidir. Işık, bir kristalin içindedir. Kristal, sanki doğulu ve batılı olmayan, kutlu bir zeytin ağacın[ın yağın]dan tutuşturulan inci bir parlayan yıldız gibidir. [o ağacın] yağı, neredeyse herhangi bir ateş hiç temas etmese bile aydınlatıyor. Aydınlık üzerine aydınlıktır. Allah, tercih ettiği kimseyi aydınlığına iletiyor. Allah, insanlar için örnekler veriyor. Hâlbuki Allah, her şeyi devamlı bilendir.
¹: "Göklerin ve yerin (evrenin) aydınlığıdır" şeklinde bir çeviri pek doğru değildir. Çünkü devamında "Onun aydınlığının örneği" ifadesi, cümlenin mealde verildiği gibi bir manada olduğunu gösteriyor.
Mesela [زيد كريم] "Zeyd, değerlidir" denilirken [زيد ذو كرم] "Zeyd, değer sahibidir" anlamı kasıt edilir. (kadı beydavi) bu ifadenin "aydınlatıcısıdır" manasında olduğu da söylenmiştir. Nitekim (منوِّر) şeklinde de okunmuştur, bu kıraat bu anlamı doğrular (kadı beydavi).
36-37-38- Allah'ın, yükselmesine ve içlerinde kendi isminin anılmasına izin verdiği evlerde, 'eylemlerinin en güzeli olarak kendilerine Allah'ın karşılıklarını vermesi ve ikramından onları artırması için, kendisinde kalplerin ve bakışların döndüğü bir günden korkarak, herhangi bir ticaretin ve satışın kendilerini Allah'ın hatırlatmasından (zikrinden), yönelişin (namazın) ayakta tutulmasından (devam ettirilmesinden) ve zekâtın verilmesinden oyalamayan kişiler' [o evlerin] içinde onu [Allah'ı], günün başında ve sonunda tenzih ediyorlar. Allah, kimi tercih ederse onu hesapsız rızıklandırıyor.
39- Gerçeği örtmüş olanlara [gelince] onların eylemleri, susayanın onu bir su sandığı düz bir bölgedeki bir seraba benzer. Nihayet [o susayan kişi] ona [seraba] geldiği zaman, ona (dair) hiçbir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. Allah, hesabı seri olan iken, ona hesabını tam olarak verir.
40- Hatta, [onların eylemleri] derin denizdeki karanlıklar gibidir. Onu, tepesinde bir dalga bulunan onun da tepesinde bir bulut bulunan bir dalga bürür. Karanlıklar, birbirlerinin üstündedir. Elini çıkardığı zaman, neredeyse onu [elini] hiç görmez. Allah, kime herhangi bir aydınlık yapmadıysa, artık ona aydınlıktan [hiçbir şey] yoktur.
41- Göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunan kimselerin ve saflar halindeki kuşların Allah'ı tenzih ettiğini hiç görmedin mi? her biri kendi namazlarını ve tesbihlerini bilmiştir. Allah, onların yaptıklarını devamlı bilendir.
42- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi, Allah'ındır. Dönüş sadece Allah['ın emrine]dir.
43- Allah'ın, bir bulut sürüklediğini sonra [bulutun] arasını kaynaştırdığını sonra üst üste birikmiş bir halde yaptığını hiç görmedin mi? Ardından yağmur tanesini, onun arasından çıkarken görürsün. Gökten/yukarıdan, ondaki [bazı¹] dağlardan kısım kısım dolu/kar² indiriyor. Ardından, onu tercih ettiği kimseye isabet ettiriyor; onu tercih ettiği kimseden çeviriyor. Onun şimşeğinin parıltısı, neredeyse bakışları giderecek!
¹: bu ayette "-dan, -den" anlamını veren üç tane "min=من" harfi cerr'i vardır. Birincisi başlangıç, ikincisi kısım bildirmek yani "bazı" anlamını katmak, üçüncüsü ise beyan amaçlıdır.
²: "berd=برد" buz, dolu manasına gelir. (müfredat :برد) İbranicede aynı kelime "barad=בָּרָד" Kar konisi anlamına gelir. (wictionary)
44- Allah, geceyi ve gündüzü döndürüyor. Gerçekten, bunda bakışların [gözlerin] önderleri için mutlaka bir ibret vardır.
45- Allah, her kımıldananı bir sudan¹ yarattı. Artık, onlardan karnı üzerine yürüyen kimseler vardır, onlardan iki ayağı üzerine yürüyen kimseler vardır ve onlardan dört [ayağı] üzerine yürüyen kimseler vardır. Allah, tercih ettiğini yaratıyor. Gerçekten Allah, her şeye imkanı olandır.
¹: Canlılığın suda başladığı yaygın kabul edilen bir gerçektir. En uygun tutarlı görünen bir hipoteze göre canlılık okyanusun altında hidrotermal bacalarda başlamıştır. Hatta bu bacaların yanında halen yaşayan canlılar (karidez, deniz yıldızı, vb.) vardır. (50 soruda yaşamın tarihi, TÜBİTAK: hidrotermal bacalar)
46- Elbetteki, açıklayıcı ayetler indirmiştik. Allah, kimi tercih¹ ederse onu sapasağlam bir doğru yola yumuşakça iletiyor.
¹: [Ayetteki يشاء fiilinin mazi formu olan] "şae=شاء" fiili, (آثر) yani "tercih etti" anlamındadır. (maturudi : İbrahim 4) Allah'ın tercihi, kulun tercihine göredir.
Rad 27 "Allah, kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor"
Bakara 26 "Allah, ancak hadlerini aşanları [doğru yoldan] şaşırtır"
Bu iki ayet, insanın tercihine göre Allah'ın tercih ettiğini gösteriyor.
47- "Allah'a ve Elçiye inandık, itaat ettik" diyorlar Dahası onlardan bir grup, bundan sonra yüz çeviriyor. Onlar, kesinlikle inançlı değildir!
48- Aralarında hüküm etmesi için, Allah'a ve Elçisi'ne davet edildikleri zaman, bir bakarsın ki onlardan bir grup vazgeçicidir.
49- Eğer Hak, kendilerinin [lehine] oluyorsa, gönüllü olarak ona [hakka] gelirler.
50- Kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphelendiler mi? Yoksa, Allah'ın ve Elçisinin kendilerine karşı taraflı davranacağı[ndan] mı korkuyorlar? Aksine! Onlar zalimlerin ta kendileridir.
51- Aralarında hüküm etmesi için, Allah'a ve Elçisi'ne davet edildikleri zaman, inançlıların sözü sadece "işittik ve gönülden itaat ettik" demeleri olmuştu. İşte onlar, başarılı olanların ta kendileridir.
52- Allah'a ve Elçisi'ne gönülden itaat eden; Allah'a saygılı olan ve on[dan] çekinen kimse[ler'e gelince] işte onlar, kurtulanların ta kendileridir.
53- Yeminlerinin tüm gücüyle, Allah'a ant içtiler: şayet [Allah] kendilerine emir ederse, mutlaka ama mutlaka çıkacaklarmış! "Ant içmeyin! İtaat(iniz) tanınmıştır(malumdur). Kesinlikle Allah, eylemlerinizden bir haberdardır." de.
54- "Allah'a gönülden itaat edin ve Elçiye gönülden itaat edin. Artık, yüz çevirdiyseniz, o halde [bilin ki] onun taşıdığı [sorumluluğu] sadece kendisinin üzerinedir; sizin taşıdığınız[sorumluluğunuz] sadece sizin üzerinizedir. Ona gönülden itaat ederseniz, yol bulursunuz. Elçiye, apaçık bir duyurudan başka [sorumluluk] yoktur." de.¹
¹: Ayette, peygambere "de" denildiği halde, peygamberin "bana itaat edin" yerine "Elçiye itaat edin" demesi iltifat sanatı gereğincedir. (zamahşeri:keşşaf)
55- Allah, sizden olan inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara [şunu] söz verdi: kendilerinden öncekileri halife yapmayı [yönetime geçirmeyi] dilediği gibi, kendilerini de yerde [bölgede] mutlaka ama mutlaka halife yapmayı [yönetime geçirmeyi] dileyecektir. Kendileri için, kendilerinin dinlerini -ki o [dinden] kendisi onlar için razı oldu- mutlaka ama mutlaka yerleştirecektir[sağlamlaştıracaktır]. Korkularının ardından, onların [durumlarını] mutlaka ama mutlaka güvenlik [ile] değiştirecektir. Onlar bana¹ kulluk eder, bana hiçbir şeyi ortak yapmazlar. Kim, bunun ardından gerçeği örtüp görmezden geldiyse, işte onlar hadlerini aşanların ta kendileridir.
¹: iltifat sanatı gereğince, "[Allah] onları halife yapmayı dileyecektir... O [dinden] kendisi onlar için razı oldu" şeklinde üçüncü şahıs anlatırken, bu noktada "bana kulluk ederler" diyerek kendisini üçüncü şahıstan, birinci şahısa çekti.
56- Yönelişi (namazı) ayakta tutun (gereğince kılın), zekatı verin ve Elçiye gönülden itaat edin. Rahmet olunmanız beklenir.
57- Sakın gerçeği örtmüş olanların yerde [dünyada] aciz bırakıcılar olduğunu sanma! Onların barınma yeri ateştir, gerçekten ne kötü bir dönüş yeridir!
58- Ey inanmış olanlar! Gücünüzün sahip oldukları ve sizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar üç defa sizden izin istesinler: Sabahın yönelişinden (namazından) önce, öğleden (dolayı) kıyafetinizi bırakacağınız[çıkaracağınız] zaman ve yatsının yönelişinden (namazından) sonra. [bunlar]¹ sizin için üç mahrem[vakit]tir. Bunlardan sonraki [vakitlerde] size ve onlara günah/yanlışa meyil ediş yoktur. [onlar], sizi(n etrafınızda) dönüp dolaşanlar[hizmet edenlerdir]. birbirinizin [yanında dönüp dolaşıcılarsınız]. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Allah devamlı bilendir, bir hakimdir/hikmetlidir.
¹: [müpteda olan] "hiye=هي" zamiri atılmıştır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
59- Sizden olan çocuklar-bebekler, ergenlik çağına ulaştıkları zaman, kendilerinden öncekiler gibi sizden izin istesinler. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Allah devamlı bilendir, bir hakimdir/hikmetlidir.
60- Herhangi bir evlilik beklemeyen kadınlardan, oturanların [Ay halinden kesilenlerin hükmüne gelince]¹ süslerini sergilemeksizin, kıyafetlerini bırakmalarında [çıkarmalarında] kendileri üzerine, yanlışa meyil ettiren herhangi bir günah yoktur. Allah devamlı işiten iken, devamlı bilen iken onların kaçınması kendileri için daha iyidir (hayırlıdır).
¹: (müfredat : قعد)
61- Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınzın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarına sahip olduğunuz[yerden], arkadaşınızın [evinden] yemeniz, size bir sıkıntı [günah] değildir. Kör'e de sıkıntı [günah] değildir, topal'a da sıkıntı [günah] değildir, hastaya da sıkıntı [günah] değildir. Topluca veya dağınık(ayrı ayrı) yemeniz, size bir sıkıntı [günah] değildir. O halde evlere girdiğiniz zaman, Allah'ın katından temiz mübarek [ilahi bereket kaynağı] olan bir selam [ile] nefislerinizi/birbirinizi selamlayın. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Akıl etmeniz beklenir.
62- İnançlılar sadece, 'Allah'a ve Elçisi'ne inanan, onunla [Elçi'yle] birlikte toplantılık bir iş üzerinde oldukları zaman, ondan [Elçi'den] izin isteyene¹ kadar gitmeyen' [kişilerdir]. Gerçekten, senden izin isteyen kimseler(e gelince) işte onlar Allah'a ve Elçisi'ne inananlardır. Bazı önemli işleri için senden izin istedikleri zaman, onlardan tercih ettiğine izin ver ve onlara Allah'tan bağışlanma iste. Gerçekten Allah çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: "Resul=الرسول" yani "Elçi" kelimesi bazen taşınan söz anlamında da kullanılır. (müfredat: رسول) bundan dolayı kur'an'a "Elçi" denebilir. Bu ayetin hitabı tarihsel olsa da verdiği mesaj evrenseldir. Ayette Elçi'den izin istemek dolaylı olarak emir edilmiştir. Bizim için Elçi "kur'an" olduğuna göre herhangi bir hüküm konusunda kur'an'dan izin istememiz, yani onun hükmüne başvurmamız gerekir.
63- Elçinin davetini¹, birbirinizin daveti gibi aranızda saymayın. Sizden olan, gizlenerek sıyrılıp kaçmak isteyenleri Allah bilmekteydi. Onun [Elçinin] emri konusunda muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin [sınamanın] hatta can yakıcı bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
¹: "Elçinin duasını, kendi duanız gibi saymayın" anlamında da olabilir. "birbirinizi çağırdığınız gibi Elçi'yi çağırmayın" anlamında da olabilir. (kadı beydavi) bu anlam Hucurat 2-5 ayetleriyle bağdaşır. Ancak devamına uyumlu olan mana, çeviride verildiği gibidir.
Bu ayet de önceki ayete bağlı olarak "kur'an'ın davet ettiği hükmü kendi davet ettiğiniz hüküm gibi saymayın" anlamında olabilir.
64- Dikkat edin! Göklerde ve yerde [tümevrende] bulunanlar, kesinlikle Allah'ındır. Sizin üzerinde olduğunuz[şeyi] bilmekteydi. Ona geri döndürülecekleri gün onlara eylemlerini [Allah] haberi verir. Allah, her şeyi devamlı bilendir.
1- [Bu],¹ kendisini indirdiğimiz, farz [şart] kıldığımız ve düşünüp öğüt almanız için, içerisinde apaçık ayetler [kanıtlar] indirdiğimiz bir suredir.
¹: "suretUn=سورةٌ" kelimesi, [merfu olması sebebiyle] atılmış [hazf edilmiş] bir öznenin yüklemidir. Dolayısıyla cümle (هذه سورة) yani "Bu... suredir" takdirindedir. (müşkül i'rab-ul kur'an)
2- Zinakar kadın¹ ve zinakar erkeğin [hükmüne gelince] o ikisinden her birinin derisine yüz defa vurun.² Eğer, Allah'a ve ahiret [son] gününe inanmışsanız, Allah'ın dininde (emrine itaat etmekte), o ikisi konusunda sizi acıma duygusu yakalamasın. O ikisinin azabına, inançlılardan bir takım şahit olsun.
¹: [ifadelerin başındaki ال takıları] ayetteki "Zinakar kadın ve Zinakar erkek" ifadesinin [istiğrak yoluyla], "Zinakar kadınlar ve erkekler" manasında olduğunu gösteriyor.
²: "celde=جلد" ifadesi, tıpkı "batanehu=بطنه" ["karnına isabet ettim/vurdum"] ve "zaherahu=ظهره" [sırtına isabet ettim/vurdum"] ifadeleri gibidir. (müfredat : جلد) bu kelime "deriye vurmak" anlamına geldiği için (Zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi), deriye herhangi bir şeyle vurmak (sopa veya kırbaç) da yeterlidir. Çünkü amaç, toplumun bu cezaya şahit olup bu suçtan uzaklaşmasıdır. Zina suçu için en az dört şahit gereklidir(Nur 4-9, Nisa 15). Dört şahit yoksa, topluma etki eden bir eylem olmadığı için dünyevi bir ceza verilemez, cezası ahirete kalmıştır.
3- Zinakar erkek; zinakar bir kadın veya şirk koşan bir kadından başkasıyla evlenemez;¹ zinakar kadın[ın hükmüne gelince ise] onunla, zinakar bir erkek veya şirk koşan bir erkekten başkası evlenmez. Bu, inançlılara haram edilmiştir.
¹: bu ifadeler her ne kadar haber cümlesi olsa da emir anlamını taşır. Bir kıraat'te bu ifadenin "le yenkih=لا ينكحْ" [nehy-i gaib] şeklinde okunması da bunu gösteriyor. (zamahşeri:keşşaf) çünkü bu kıraat'te açıkça emir vardır.
Nikah'ın, sözlük anlamına bağlı kalarak birliktelik anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak, kur'an'da nikah kelimesi -biri tartışmalı- her yerde evlilik sözleşmesi anlamında kullanılmıştır. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi) bu sebeple evlilik anlaşması anlamında olması daha doğrudur.
4- İffetli kadınlara¹ [zina]² suçlamasında bulunmaya devam eden³ sonra hiç dört şahit getirmeyenlerin seksen defa derilerine vurun ve onlar ait olan şehadeti [şahitliği] ebedi olarak kabul etmeyin. İşte onlar, sınırlarını aşanların ta kendileridir.
¹: "ihsan=إحصان" korumak demektir. Bu kelimenin etken [ismi fail] formunda çoğulu "Muhsİnat=محصِنات" şeklinde gelir ve "İffetli kadınlar" anlamına gelir. Edilgen [ismi meful] formunda ise çoğulu "muhsEnat=محصَنات" şeklinde gelir ve "evli kadınlar" anlamına gelir (müfredat : حصن). İlgili ayet Her iki şekilde de okunmuştur (kurtubi, ilgili ayet ve Nisa 24) burada etken formuna göre çeviri yapıldı. Genel olarak edilgen formu baz alınmıştır ama etken gibi "İffetli kadınlar" manası verilmiştir.
²: suçlamanın zina suçlaması olduğu, bağlamında zina eden kadınlardan bahsedip hemen ardından İffetli kadınlara geçmesi ve dört şahit getirmekten bahsetmesidir. Çünkü zinaya/fuhuşa dört şahit istenir. (Nisa 15) (kadı beydavi, keşşaf sahibi, kurtubi)
³: "yermune=يرمون" geniş zaman çekimli bir fiil olduğu için, suçlamanın devam etmekte olduğunu gösteriyor.
5- Ancak, bunların ardından tevbe etmiş ve (hatasını) düzeltmiş olanlar hariçtir,. [onlardan ceza kaldırılır].¹ Kesinlikle Allah çok bağışlayandır, Rahim'dir.
¹: ikinci ayetten itibaren, sayılan her suçtan yana cezanın kaldırılması olduğu söylenmiştir. Yani, deriye vurulma cezası, şahitliğin kabul edilmemesi gibi cezalar tamamen kaldırılır (kurtubi, kadı beydavi, zad'ul mesir). Genel olarak bu istisnanın sadece şahitliğin kabul edilmemesi ile ilgili olduğu söylense de ayette bununla sınırlayan bir şey yoktur.
6-7- Eşlerine [zina] suçlamasında bulunmaya devam eden ve kendi benliklerinden başka kendilerine hiç şahitler bulunmayanlara [gelince] : Onlardan birinin şahitliği, 'kendilerinin mutlaka dürüstlerden olduğuna¹' dair dört defa Allah'ı şahit saymasıdır. Beşinci defasında 'Eğer yalancı idiyse, Allah'ın la'netinin [rahmetinden engellemesinin] kendisinin üzerine olmasını' [diler].
¹: Buranın aslı (على أنه) şeklindedir. (على) harfi atılmıştır, "ennehu=أنه" [kesr edilmiştir] "innehu=إنه" olmuştur. (kadı beydavi)
8-9- [Kadının]¹, Allah'ı dört defa şahit sayarak "kesinlikle o, mutlaka yalancılardandır" diye şahitlik etmesi, azabı kendisinden savar. Beşinci defasında 'Eğer [eşi] dürüstlerden idiyse, Allah'ın gazabının kendisine olmasını' [diler].
¹: Ayetteki (تشهد) fiili ve (عنها) harfi cerr'i, kadından bahsettiğini gösteriyor.
10- Ya Allah'ın size karşı ikramı ve rahmeti olmasaydı...? Kesinlikle Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, hakimdir/hikmetlidir.
11- Gerçek şu ki, (o) ters yüz edilen haberi/büyük iftirayı¹ [meydana] getirenler, sizden olan kenetlenmiş bir topluluktur. Onu [iftirayı], sizin için bir şer sanmayın, aksine! O sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişi için, kasıtlı suçtan elde ettiği [bir günah] vardır. Onlardan, onun [o iftiranın] büyüğünü sahiplenene [gelinc] onun için büyük bir azap vardır.
¹: "ifk=إفك" kelimesi için bkz: (müfredat : افك, zamahşeri:keşşaf)
Bu ayetten itibaren 17. Ayete kadar olan bölümün, hz. Aişe'ye atılan bir iftirayla alakalı olması sebebiyle tarihsel olduğu iddia edilse geçersiz bir iddiadır. Kur'an'da her ayet bir veya birçok kişinin eylemi üzerine inmiştir. Kur'an doğrudan isim vererek "sen böyle yapma" demek yerine "Ey insanlar! Böyle yapmayın" diyerek evrensel mesaj verir. Bu ayette, herhangi bir kadına iftira eden herkese bir ceza olduğu, iftiranın en büyüğünü idare eden kimseye daha büyük bir azap olduğu belirtilmiştir.
12- Onu [iftirayı] işittiğiniz¹ vakit, inançlı erkeklerin ve inançlı kadınların, kendi benliklerinde bir hayır düşünmesi ve "Bu, apaçık bir ters yüz edilen haberdir/iftiradır." demeleri gerekmez miydi?²
¹: inançlıları muhatap alarak "işittiğiniz vakit" denilmesinin ardından "inançlıların" diyerek, onları üçüncü şahısa taşıması iltifat sanatıdır. (keşşaf sahibi) yani normalde "Onu işittikleri vakit, inançlıların, bir hayır düşünmesi" denilmesi gerekirdi, ama iltifat sanatı uygulanıp ikinci şahıs, üçüncü şahısa dönüştürüldü. Bu sanat Türkçe'de de vardır. Mehmet Akif ersoy, şehitler için yazdığı bir şiirinde şöyle demektedir:
"Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için bu toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdat inerek öpse o pâk alnı değer.”
Akif ersoy, şiirin "uzanmış yatıyor..." kısmında şehitleri üçüncü şahıs olarak anlatırken, devamında "Ey bu topraklar uğruna toprağa düşmüş asker!" diyerek ikinci şahısa çekiyor. Bu iltifat sanatıdır. Kur'an'ın hemen hemen her suresinde vardır.
²: inançlıların, namuslu bir kadın hakkında böyle bir şey duyduğu zaman, kendi aralarında iyi zanda bulunması gerekir.
13- [İftira edenlerin] Onun [o iddialarının] üzerine dört şahit getirmeleri gerekmez miydi?¹ Onlar hiç şahit getirmemişlerdi. O halde, Allah'ın katında yalancıların ta kendileri olanlar işte onlardır.
¹: Zinaya dört şahit getirilmesi gerekmektedir. (Nisa 15, nur 4-9) bu hüküm bu ayette yeniden hatırlatıldı.
14- Şayet, Dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] Allah'ın size ikramı ve Rahmeti olmasaydı, içine dalıp taştığınız [şey] hakkında size büyük bir azap temas etmişti.
15- Onu [iftirayı] dilinize dolamakta[dedikodu yapmakta] idiniz, kendisi hakkında, size ait bir bilgi bulunmayanı, ağızlarınızla (yalanlarınızla)¹ söylüyordunuz, o [İftira] Allah'ın katında büyük olduğu halde, siz onu [iftirayı] basit sanıyordunuz².
¹: bu ifade tıpkı "kalplerinde bulunmayan [şeyleri] ağızlarıyla söylüyorlar" (Alimran 167) ayetine benzer. Kur'an'da "ağızlarıyla" ifadesinin geçtiği hemen hemen her ayette yalana işaret vardır. (müfredat : فوه)
²: zina suçlaması olduğu zaman, Müslümanların dedikodu yapması kınanmıştır. "dedikodu yapmak haramdır" hükmü çıkmaktadır.
16- Onu [iftirayı] işittiğiniz zaman, "Bunu konuşmamız bizim için [doğru] olmaz. Ne münasebet! Bu, büyük bir iftiradır." demeniz gerekmez miydi?
17- Eğer inanmışsanız, Allah bunun [bu iftiranın] benzerine ebedi olarak tekrar dönmemeniz¹ için size öğüt veriyor.
¹: "en LE teudu=الأتعودو" manasındadır. (Fahreddin Razi)
Bu ayet, diğer ayetlere yaptığımız açıklamalarımızı doğrulayarak tekrar böyle bir günaha düşülmemesi için bu ayetlerin indiğini belirtmektedir.
18- Allah, ayetleri size açıklıyor, Allah devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir.
19- Gerçekten, inanmış kimselerin içinde çirkin eylemin/fuhuşun yaygınlaşmasına sevinenlere [gelince] onlar için, dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] can yakıcı bir azap vardır. Siz bilmezken Allah biliyor.
20- Ya Allah'ın ikramı ve Rahmeti sizin üzerinize olmasaydı...? Kesinlikle Allah, Rauf'tur, Rahim'dir.
21- Ey inanmış olanlar! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, [bilsin ki] kesinlikle [şeytan] çirkin işi ve tanınmayanı [kötülüğü] emir eder. Şayet, Allah'ın ikramı ve Rahmeti üzerinize olmasaydı, sizden bir tek kimseyi bile, ebedi olarak arındırmazdı; fakat, Allah devamlı işiten, devamlı bilen olarak kimi tercih ederse onu arındırır.
22- Sizden, ikram ve (maddi) genişlik sahibi olanlar, yakınlık sahiplerine (akrabalara), yoksullara ve Allah'ın yolunda göç edenlere (nafaka) vermede kusur etmesinler!¹ Affetsinler ve hoş görsünler. Allah'ın, sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Hâlbuki Allah çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: bu ifade "Eksiklik göstermek, kusur işlemek" manasında da olabilir; "yemin etmesinler" manasında da olabilir. Yemin manasını verenler, şu rivayeti kaynak almaktadır: Peygamberin eşi hz. Aişe'ye atılan iftirayı yayanlar arasında hz. Ebu Bekir'in akrabaları da mevcuttu. Ebu Bekir, bu olaydan dolayı akrabalarına nafaka vermemeye yemin etmiştir. (müfredat : إلي, keşşaf sahibi, kadı beydavi) bu kelime "yemin etmesinler" manasında ise, ayetin devamındaki "(nafaka) vermede..." ifadesi, (على ألا يؤتو...) yani "(nafaka) vermemeye..." takdirindedir.
23- Gerçek şu ki, İffetli/evli¹, habersiz, inançlı kadınlara [zina] suçlamasında bulunanlara dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] lanet olundu[rahmetten engellendi]. Onlara çok büyük bir azap vardır.
¹: kur'an'ın her yerinde bu ifade "İffetli kadınlar" (محصِنات) anlamında da "evli kadınlar" (محصَنات) anlamında da okunmuştur. (Kadı beydavi, Nisa 24 bkz: وقرأ الكسائي بكسر الصاد في جميع القرأن, verş ve hafs kıraat'inde bu ayet ismi meful formundadır.)
24- Bulunmakta oldukları eylemleri sebebiyle dillerinin ve ayaklarının kendilerine karşı şahitlik edeceği günü [an]!
25- O Gün, Allah hakkıyla [gereğince] onlara borçlarını¹[karşılıklarını] tamamen verir ve onlar, apaçık hakkın[gerçeğin] ta kendisinin Allah olduğunu bilirler.
¹: "din=دين" aslında borç demektir. Ceza/karşılık anlamında da kullanılır. (müfredat :دين)
26- [manevi olarak] kötü kadınlar, kötü erkeklerindir; kötü erkekler, kötü kadınlarındır. [manevi olarak] temiz kadınlar, temiz erkeklerindir; temiz erkekler, temiz kadınlarındır. İşte bunlar, onların söylediklerinden beri kılınmışlardır, onlar için bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır.
27- Ey inanmış olanlar! Kendi eviniz haricindeki evlere bir samimiyet buluncaya¹ [izin alana] ve ailesine-halkına selam verinceye kadar girmeyin. İşte bu, sizin için daha iyidir (hayırlıdır). Düşünüp öğüt almanız beklenir.
¹: bu fiilin mastarı olan "isti'nas=استأناس" kelimesi, "sıcak bir karşılama bulmak, izin istemek, açık seçik görmek" anlamındadır. (zamahşeri:keşşaf, kadı beydavi, zad'ul mesir, müfredat : انس) verilen anlamların hepsi de uygun bir ortam olduğunu görüp izin istemek sonucuna gelmektedir.
28- Artık [evlerin] içinde, hiç kimseyi bulamazsanız, sizin için izin oluncaya kadar, onlara [o evlere] girmeyin. Eğer, size "geri dönün!" denilirse, hemen geri dönün. Allah, eylemlerinizi bilen iken, bu sizin için daha temizdir.
29- Yurt edinilmemiş, içinde size ait geçimlik bulunan evlere girmeniz size günah/yanlışa meyil ediş değildir. Allah, açığa vurduğunuz [şeyleri] ve sakladığınız[şeyleri] biliyor.
30- İnançlı erkeklere söyle,¹ bakışlarından [bir kısmını: kötü niyetlisini]² kıssınlar ve edep yerlerini korusunlar. İşte bu, kendileri için daha temizdir. Gerçekten Allah, onların tasarladıklarından devamlı haberdardır.
¹: "kul=قل" sözünün sadece "şöyle söyle" manasında olmadığının delilidir.
²: "min=من" edatı kısımlama amaçlıdır. Yani "gözlerini tamamen kapatsınlar" manasında değildir, dikkat edilirse "gözleri" [عيونهم] değil, "bakışları" [ابصارهم] denilmiştir. Çünkü, bakışların bir kısmı kötü niyetlidir, bunlar yasaktır. (Buradaki "min=من" edatının kısımlama manasında olduğunu söyleyenler daha önceden de vardır. Bkz: Fahreddin Razi ve zamahşeri:keşşaf, bunu diyen kişilerin görüşlerini aktarır) İncilde hz. İsa'nın şöyle dediği rivayet edilir:
İncil: matta 5: 27-28 " ‘Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur"
31- İnançlı kadınlara söyle, bakışlarından [bir kısmını: kötü niyetlisini] kıssınlar, edep yerlerini korusunlar ve süslerini açığa vurmasınlar, ancak ondan ortaya çıkanlar hariç [onlar görünebilir]. Örtülerini¹, yakalarının üzerine kapatsınlar, süslerini ancak kocalarına, babalarına, kayınpederlerine, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi kadınlarına (inançlı kadınlara), güçlerinin sahip olduklarına, erkeklerden ve kadınların mahremini öğrenmemiş çocuklar[lar]dan² [kadınlara] ihtiyaçsız olan hizmetçilere karşı açığa vurabilirler. Süslerinden ne gizledilerse onun bilinmesi için ayaklarını (yere) vurmasınlar. Başarılı olmanız beklendiği için Allah'a tevbe edin ey inançlılar!
¹: [Ayetteki خمور kelimesinin tekili olan] ""hamr=خمر" bir şeyi gizlemektir. Kendisiyle gizlenen/örtülen [herhangi bir şeye] denilir. Fakat, bilinene göre kadının başını örttüğü [şey] için, isme dönüşmüştür". (müfredat : خمر) kelimenin baş örtüsü anlamında kullanıldığı sözlük anlamından bellidir.
Ancak, tarihsel verilere göre, baş örtüsü İslam ile başlamış değildir. Kadınların baş örtüleri vardı, ama baş örtüsünün uçlarını geriye doğru attıkları için, yaka kısımları açıkta kalıyordu. (keşşaf, Fahreddin Razi, kurtubi) bu bilginin ışığında, baş örtüsünü reddedenler Ayetteki emrin "başınızı örtün" değil, "yakanızı örtün" manasında olduğunu söyleyebilirler.
Buna karşılık baş örtüsünü kabul edenler, hz. Aişe'nin "Bu ayet indiği zaman, kadınlar başlarını örttü" şeklindeki (kurtubi) sözünü baz alarak, Ayetteki emrin başı örtmek olduğunu söyleyebilirler. Gerçi, tarihsel bilgiyle bu hadis birbirine aykırı gibi görünmektedir. İki tarafın da birbirlerine karşı farklı itirazları mevcuttur. Doğrusunu Allah bilir.
²: "Tıfıl=طفل" kelimesi "Sizi, Tıfıl olarak (annenizin karnından) çıkaran" (mümin 67) ve "Tıfıllar, ergenlik çağına ulaşana kadar" (Nur 59) ayetlerinden anlaşıldığı üzere, bebeğe ve Ergenliğe ulaşmayan çocuğa denilir.
32- Sizden olan bekarları; erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden düzgün-iyi olanlarını evlendirin. Eğer fakir idilerse, Allah onları kendi ikramından zengin eder. Hâlbuki Allah, bir geniştir[zengindir], devamlı bilendir.
33- Herhangi bir evlilik (imkanı) bulamayanlar, Allah kendilerini zengin/yeterli yapana kadar, İffetli olmaya çalışsınlar. Yeminlerinizin sahip olduklarından [kölelerinizden] kitabı [özgürlük anlaşmasını] isteyenler(e gelince), eğer onlar(ın bırakılmaları)nda (kendileri için) bir hayır bildiyseniz, hemen onlarla özgürlük anlaşması yapın[serbest bırakın¹], size verdiği Allah'ın malından kendilerine [özgürlük isteyenlere] verin. Eğer, korunmayı² istedilerse, dünya [ilk] hayatının geçici [faydasını] arıyorsunuz diye, gençliğe ulaşmış kızlarınızı³ taşkınlığa⁴ zorlamayın! Kim, onları zorluyorsa [bilsin ki] onların zorlanmasından sonra artık kesinlikle Allah, (o kızlar için) çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: [Ayetteki كاتبو fiilinin mastarı olan] "mukatebe=مكاتب" özgürlük anlaşması anlamındadır. Genel olarak "kölenin bir ücret karşılığında özgür kalması" manasında açıklanmıştır. (müfredat : كتب, kurtubi) bu sebeple kölelere zekat verilmesi emir edilmiştir. (Tevbe 60) ancak ayetin devamındaki "Size verdiği Allah'ın malından kendilerine verin" ifadesi, kamuya yönelik bir emirdir. Yani, kölenin sahibi olan kişinin belirlediği miktarda ücreti, köle değil; kamu ödemelidir. (Fahreddin Razi'nin verdiği bir görüştür)
Bu ayet köleliği bitirmiştir. Özetle özgürlük isteyen tüm kölelerin serbest bırakılması emir edilmiştir. Kölenin sahibi olan kişi, köle özgürlük istediği zaman onun bırakıldığı takdirde kendi başının çaresine bakacağını bildiyse, onu serbest bırakmak zorundadır. Bazıları bu Ayetteki (كاتبو) ["özgürlük anlaşması yapın [serbest bırakın]"] ifadesinin emir olmadığını iddia etmiştir ama ayetteki ifadenin emir formunda olması ve iniş sebebi olsun, ilk muhatapların [hz. Ömer gibi] bu ayeti emir olarak kabul etmesi ve kabul etmeyenlere karşı çıkması olsun tamamen emir olduğunu gösteriyor. (kurtubi, keşşaf sahibi, Fahreddin Razi)
"mameleketeymenukum=ما ملكت أيمانكم" ifadesi yerine göre anlam kazanmaktadır. Bu ayetteki kullanılan "özgürlük anlaşması yapın" ifadesi köleleri kasıt ettiğini gösteriyor.
²: "tehassene=تحصن" ifadesi, "sakınmak, sığınmak, korunmaya girmek, zinadan kaçınmak" Manasına gelir. (Mu'cem-ul vasit: تحصن, Mu'cem-ul lugati-l arabbiye : تحصَّنــتِ المرأةُ: عفَّت, tenvir-ul mikbas) kelime aslen "korunmak" manasında olup tefaul babındandır.
Ragıp isfehani, bu ayeti "...(Nur 33) sözü, onları [kızları] kendisinde herhangi bir kerh[baskı] ve kurh [tiksindirici] bulunan [şeyleri yapmaya] taşımaktan engellemektedir..." (müfredat: كره) şeklinde yorumlamıştır. Buhari, bu ayeti baz alarak "zorlanan kimsenin nikahı geçerli değildir" (buhari ikrah 3) demiştir. Bu açıklamalar, Ayetteki "korunmayı istedilerse" ifadesinin aslında "evlilik istedilerse", "bekar kalmayı istedilerse" ve "namusunu korumayı istedilerse" anlamında olduğunu gösteriyor. Genelde bu ifade sadece iffeti korumak anlamıyla sınırlandırılmıştır. Ancak Ayetteki hüküm genel olarak kızları zorlamamayı kasıt ediyor.
³: "feteyat=فتيات" kelimesi, kişinin kendi kızını, cariyesini ve üzerinde söz hakkı bulunan tüm kızlar için geçerlidir. Kelime anlamı aslen "gençliğe ulaşmış kız" demektir. Köle kadınlar için de kullanılmıştır. (müfredat : فتي, kurtubi Nisa 25) her iki anlamda kullanılması, dediğimiz manada olduğunu gösteriyor.
⁴: "biga=بغاء" kelimesi genellikle "zina, günah" manasında açıklanmaktadır. (tenvir-ul mikbas) köken olarak (بغى) kelimesi "sınırı aşmak, taşkınlık" anlamındadır. Üstteki açıklamalar sonucunda bu ifade sadece zinaya değil; kadınları herhangi bir şeye zorlamanın yasak olduğunu gösteriyor. Evlilik istemeyen bir kızı evliliğe zorlamak bu ayet gereğince yasaktır. (buhari ikrah 3) aynı şekilde evlilik isteyen bir kızı engellemek de onu taşkınlığa sevk edeceği için yasaktır.
34- Elbetteki size, açıklayıcı ayetler; sizden önceki gelip geçmiş kimselerden bir örnek; korunup sakınanlar için bir öğüt indirmiştik.
35- Allah, göklerin ve yerin [tüm evrenin] aydınlığı[nın sahibi]dir.¹ Onun aydınlığının örneği, içinde bir ışık bulunan bir oyuk gibidir. Işık, bir kristalin içindedir. Kristal, sanki doğulu ve batılı olmayan, kutlu bir zeytin ağacın[ın yağın]dan tutuşturulan inci bir parlayan yıldız gibidir. [o ağacın] yağı, neredeyse herhangi bir ateş hiç temas etmese bile aydınlatıyor. Aydınlık üzerine aydınlıktır. Allah, tercih ettiği kimseyi aydınlığına iletiyor. Allah, insanlar için örnekler veriyor. Hâlbuki Allah, her şeyi devamlı bilendir.
¹: "Göklerin ve yerin (evrenin) aydınlığıdır" şeklinde bir çeviri pek doğru değildir. Çünkü devamında "Onun aydınlığının örneği" ifadesi, cümlenin mealde verildiği gibi bir manada olduğunu gösteriyor.
Mesela [زيد كريم] "Zeyd, değerlidir" denilirken [زيد ذو كرم] "Zeyd, değer sahibidir" anlamı kasıt edilir. (kadı beydavi) bu ifadenin "aydınlatıcısıdır" manasında olduğu da söylenmiştir. Nitekim (منوِّر) şeklinde de okunmuştur, bu kıraat bu anlamı doğrular (kadı beydavi).
36-37-38- Allah'ın, yükselmesine ve içlerinde kendi isminin anılmasına izin verdiği evlerde, 'eylemlerinin en güzeli olarak kendilerine Allah'ın karşılıklarını vermesi ve ikramından onları artırması için, kendisinde kalplerin ve bakışların döndüğü bir günden korkarak, herhangi bir ticaretin ve satışın kendilerini Allah'ın hatırlatmasından (zikrinden), yönelişin (namazın) ayakta tutulmasından (devam ettirilmesinden) ve zekâtın verilmesinden oyalamayan kişiler' [o evlerin] içinde onu [Allah'ı], günün başında ve sonunda tenzih ediyorlar. Allah, kimi tercih ederse onu hesapsız rızıklandırıyor.
39- Gerçeği örtmüş olanlara [gelince] onların eylemleri, susayanın onu bir su sandığı düz bir bölgedeki bir seraba benzer. Nihayet [o susayan kişi] ona [seraba] geldiği zaman, ona (dair) hiçbir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. Allah, hesabı seri olan iken, ona hesabını tam olarak verir.
40- Hatta, [onların eylemleri] derin denizdeki karanlıklar gibidir. Onu, tepesinde bir dalga bulunan onun da tepesinde bir bulut bulunan bir dalga bürür. Karanlıklar, birbirlerinin üstündedir. Elini çıkardığı zaman, neredeyse onu [elini] hiç görmez. Allah, kime herhangi bir aydınlık yapmadıysa, artık ona aydınlıktan [hiçbir şey] yoktur.
41- Göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunan kimselerin ve saflar halindeki kuşların Allah'ı tenzih ettiğini hiç görmedin mi? her biri kendi namazlarını ve tesbihlerini bilmiştir. Allah, onların yaptıklarını devamlı bilendir.
42- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi, Allah'ındır. Dönüş sadece Allah['ın emrine]dir.
43- Allah'ın, bir bulut sürüklediğini sonra [bulutun] arasını kaynaştırdığını sonra üst üste birikmiş bir halde yaptığını hiç görmedin mi? Ardından yağmur tanesini, onun arasından çıkarken görürsün. Gökten/yukarıdan, ondaki [bazı¹] dağlardan kısım kısım dolu/kar² indiriyor. Ardından, onu tercih ettiği kimseye isabet ettiriyor; onu tercih ettiği kimseden çeviriyor. Onun şimşeğinin parıltısı, neredeyse bakışları giderecek!
¹: bu ayette "-dan, -den" anlamını veren üç tane "min=من" harfi cerr'i vardır. Birincisi başlangıç, ikincisi kısım bildirmek yani "bazı" anlamını katmak, üçüncüsü ise beyan amaçlıdır.
²: "berd=برد" buz, dolu manasına gelir. (müfredat :برد) İbranicede aynı kelime "barad=בָּרָד" Kar konisi anlamına gelir. (wictionary)
44- Allah, geceyi ve gündüzü döndürüyor. Gerçekten, bunda bakışların [gözlerin] önderleri için mutlaka bir ibret vardır.
45- Allah, her kımıldananı bir sudan¹ yarattı. Artık, onlardan karnı üzerine yürüyen kimseler vardır, onlardan iki ayağı üzerine yürüyen kimseler vardır ve onlardan dört [ayağı] üzerine yürüyen kimseler vardır. Allah, tercih ettiğini yaratıyor. Gerçekten Allah, her şeye imkanı olandır.
¹: Canlılığın suda başladığı yaygın kabul edilen bir gerçektir. En uygun tutarlı görünen bir hipoteze göre canlılık okyanusun altında hidrotermal bacalarda başlamıştır. Hatta bu bacaların yanında halen yaşayan canlılar (karidez, deniz yıldızı, vb.) vardır. (50 soruda yaşamın tarihi, TÜBİTAK: hidrotermal bacalar)
46- Elbetteki, açıklayıcı ayetler indirmiştik. Allah, kimi tercih¹ ederse onu sapasağlam bir doğru yola yumuşakça iletiyor.
¹: [Ayetteki يشاء fiilinin mazi formu olan] "şae=شاء" fiili, (آثر) yani "tercih etti" anlamındadır. (maturudi : İbrahim 4) Allah'ın tercihi, kulun tercihine göredir.
Rad 27 "Allah, kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor"
Bakara 26 "Allah, ancak hadlerini aşanları [doğru yoldan] şaşırtır"
Bu iki ayet, insanın tercihine göre Allah'ın tercih ettiğini gösteriyor.
47- "Allah'a ve Elçiye inandık, itaat ettik" diyorlar Dahası onlardan bir grup, bundan sonra yüz çeviriyor. Onlar, kesinlikle inançlı değildir!
48- Aralarında hüküm etmesi için, Allah'a ve Elçisi'ne davet edildikleri zaman, bir bakarsın ki onlardan bir grup vazgeçicidir.
49- Eğer Hak, kendilerinin [lehine] oluyorsa, gönüllü olarak ona [hakka] gelirler.
50- Kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphelendiler mi? Yoksa, Allah'ın ve Elçisinin kendilerine karşı taraflı davranacağı[ndan] mı korkuyorlar? Aksine! Onlar zalimlerin ta kendileridir.
51- Aralarında hüküm etmesi için, Allah'a ve Elçisi'ne davet edildikleri zaman, inançlıların sözü sadece "işittik ve gönülden itaat ettik" demeleri olmuştu. İşte onlar, başarılı olanların ta kendileridir.
52- Allah'a ve Elçisi'ne gönülden itaat eden; Allah'a saygılı olan ve on[dan] çekinen kimse[ler'e gelince] işte onlar, kurtulanların ta kendileridir.
53- Yeminlerinin tüm gücüyle, Allah'a ant içtiler: şayet [Allah] kendilerine emir ederse, mutlaka ama mutlaka çıkacaklarmış! "Ant içmeyin! İtaat(iniz) tanınmıştır(malumdur). Kesinlikle Allah, eylemlerinizden bir haberdardır." de.
54- "Allah'a gönülden itaat edin ve Elçiye gönülden itaat edin. Artık, yüz çevirdiyseniz, o halde [bilin ki] onun taşıdığı [sorumluluğu] sadece kendisinin üzerinedir; sizin taşıdığınız[sorumluluğunuz] sadece sizin üzerinizedir. Ona gönülden itaat ederseniz, yol bulursunuz. Elçiye, apaçık bir duyurudan başka [sorumluluk] yoktur." de.¹
¹: Ayette, peygambere "de" denildiği halde, peygamberin "bana itaat edin" yerine "Elçiye itaat edin" demesi iltifat sanatı gereğincedir. (zamahşeri:keşşaf)
55- Allah, sizden olan inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara [şunu] söz verdi: kendilerinden öncekileri halife yapmayı [yönetime geçirmeyi] dilediği gibi, kendilerini de yerde [bölgede] mutlaka ama mutlaka halife yapmayı [yönetime geçirmeyi] dileyecektir. Kendileri için, kendilerinin dinlerini -ki o [dinden] kendisi onlar için razı oldu- mutlaka ama mutlaka yerleştirecektir[sağlamlaştıracaktır]. Korkularının ardından, onların [durumlarını] mutlaka ama mutlaka güvenlik [ile] değiştirecektir. Onlar bana¹ kulluk eder, bana hiçbir şeyi ortak yapmazlar. Kim, bunun ardından gerçeği örtüp görmezden geldiyse, işte onlar hadlerini aşanların ta kendileridir.
¹: iltifat sanatı gereğince, "[Allah] onları halife yapmayı dileyecektir... O [dinden] kendisi onlar için razı oldu" şeklinde üçüncü şahıs anlatırken, bu noktada "bana kulluk ederler" diyerek kendisini üçüncü şahıstan, birinci şahısa çekti.
56- Yönelişi (namazı) ayakta tutun (gereğince kılın), zekatı verin ve Elçiye gönülden itaat edin. Rahmet olunmanız beklenir.
57- Sakın gerçeği örtmüş olanların yerde [dünyada] aciz bırakıcılar olduğunu sanma! Onların barınma yeri ateştir, gerçekten ne kötü bir dönüş yeridir!
58- Ey inanmış olanlar! Gücünüzün sahip oldukları ve sizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar üç defa sizden izin istesinler: Sabahın yönelişinden (namazından) önce, öğleden (dolayı) kıyafetinizi bırakacağınız[çıkaracağınız] zaman ve yatsının yönelişinden (namazından) sonra. [bunlar]¹ sizin için üç mahrem[vakit]tir. Bunlardan sonraki [vakitlerde] size ve onlara günah/yanlışa meyil ediş yoktur. [onlar], sizi(n etrafınızda) dönüp dolaşanlar[hizmet edenlerdir]. birbirinizin [yanında dönüp dolaşıcılarsınız]. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Allah devamlı bilendir, bir hakimdir/hikmetlidir.
¹: [müpteda olan] "hiye=هي" zamiri atılmıştır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
59- Sizden olan çocuklar-bebekler, ergenlik çağına ulaştıkları zaman, kendilerinden öncekiler gibi sizden izin istesinler. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Allah devamlı bilendir, bir hakimdir/hikmetlidir.
60- Herhangi bir evlilik beklemeyen kadınlardan, oturanların [Ay halinden kesilenlerin hükmüne gelince]¹ süslerini sergilemeksizin, kıyafetlerini bırakmalarında [çıkarmalarında] kendileri üzerine, yanlışa meyil ettiren herhangi bir günah yoktur. Allah devamlı işiten iken, devamlı bilen iken onların kaçınması kendileri için daha iyidir (hayırlıdır).
¹: (müfredat : قعد)
61- Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınzın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarına sahip olduğunuz[yerden], arkadaşınızın [evinden] yemeniz, size bir sıkıntı [günah] değildir. Kör'e de sıkıntı [günah] değildir, topal'a da sıkıntı [günah] değildir, hastaya da sıkıntı [günah] değildir. Topluca veya dağınık(ayrı ayrı) yemeniz, size bir sıkıntı [günah] değildir. O halde evlere girdiğiniz zaman, Allah'ın katından temiz mübarek [ilahi bereket kaynağı] olan bir selam [ile] nefislerinizi/birbirinizi selamlayın. İşte Allah, ayetleri size bunun gibi açıklıyor. Akıl etmeniz beklenir.
62- İnançlılar sadece, 'Allah'a ve Elçisi'ne inanan, onunla [Elçi'yle] birlikte toplantılık bir iş üzerinde oldukları zaman, ondan [Elçi'den] izin isteyene¹ kadar gitmeyen' [kişilerdir]. Gerçekten, senden izin isteyen kimseler(e gelince) işte onlar Allah'a ve Elçisi'ne inananlardır. Bazı önemli işleri için senden izin istedikleri zaman, onlardan tercih ettiğine izin ver ve onlara Allah'tan bağışlanma iste. Gerçekten Allah çok bağışlayandır, bir Rahim'dir.
¹: "Resul=الرسول" yani "Elçi" kelimesi bazen taşınan söz anlamında da kullanılır. (müfredat: رسول) bundan dolayı kur'an'a "Elçi" denebilir. Bu ayetin hitabı tarihsel olsa da verdiği mesaj evrenseldir. Ayette Elçi'den izin istemek dolaylı olarak emir edilmiştir. Bizim için Elçi "kur'an" olduğuna göre herhangi bir hüküm konusunda kur'an'dan izin istememiz, yani onun hükmüne başvurmamız gerekir.
63- Elçinin davetini¹, birbirinizin daveti gibi aranızda saymayın. Sizden olan, gizlenerek sıyrılıp kaçmak isteyenleri Allah bilmekteydi. Onun [Elçinin] emri konusunda muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin [sınamanın] hatta can yakıcı bir azabın kendilerine isabet etmesinden sakınsınlar.
¹: "Elçinin duasını, kendi duanız gibi saymayın" anlamında da olabilir. "birbirinizi çağırdığınız gibi Elçi'yi çağırmayın" anlamında da olabilir. (kadı beydavi) bu anlam Hucurat 2-5 ayetleriyle bağdaşır. Ancak devamına uyumlu olan mana, çeviride verildiği gibidir.
Bu ayet de önceki ayete bağlı olarak "kur'an'ın davet ettiği hükmü kendi davet ettiğiniz hüküm gibi saymayın" anlamında olabilir.
64- Dikkat edin! Göklerde ve yerde [tümevrende] bulunanlar, kesinlikle Allah'ındır. Sizin üzerinde olduğunuz[şeyi] bilmekteydi. Ona geri döndürülecekleri gün onlara eylemlerini [Allah] haberi verir. Allah, her şeyi devamlı bilendir.
21 Eylül 2019 Cumartesi
23- Müminun suresi (Hubeyb öndeş meali)
Müminun
1- (o) inançlılar, başarmıştır.
2- O [inançlılar] ki, kendilerinin yönelişinde (namazlarında/dualarında) huşu duyanlardır.
3- O [inançlılar] ki, boş şeylerden vazgeçenlerdir.
4- O [inançlılar] ki, zekatı [arınma ve infak eylemlerini¹] yapıcıdır.
¹: "zekat=زكاة" Bu iki anlamda da kullanılır. (zamahşeri:keşşaf)
5- O [inançlılar] ki, kendi edep yerleri için koruyucudur.
6- Ancak eşleri yani¹ güçlerinin sahip olduklarına (helal yolla sahip olduklarına)² karşı [korumazlar]. Bu halde onlar kesinlikle kınanmamıştır.
¹: "ev =او" edatı yerine göre (بل) manasında kullanılır. Örneğin saffat 147. Ayette "Onu [Yunus'u] yüz bin [kişiye], bilakis Fazlasına gönderdik" yazmaktadır. Burada "bilakis. " manası verilen "ev=او" edatıdır. Burada da (بل) manasında olup, "yüz bin" ifadesi fazladır. Mana olarak "Onu [Yunus'u] fazlasına gönderdik" demektir. (Halil bin ahmed kitabu'l ayn : او) bu anlam doğrultusunda "veya" yerine "yani" anlamı tercih edilebilir.
²: Buradaki "güçlerinin sahip olduklarına" [ما ملكت إيمانهم] ifadesinin, "helal yolla sahip olunan kişiler", "evlilik izni verilen kişiler" ve "evlilik yoluyla sahip olunan" manasında olduğuna dair kaynaklar için bkz: Nisa 24-25 ayetlerinin dipnotu.
7- Artık, kim[ler] bunun arkasını (bundan daha fazlasını) ararsa, [bilsinler ki] artık onlar aşırıya gidenlerin ta kendisidir.
8- [İnançlılar] ki emanetlerine ve anlaşmalarına riayet edicidir.
9- [İnançlılar] ki, kendilerinin yönelişlerini¹ korumaya çalışırlar.
1- (o) inançlılar, başarmıştır.
2- O [inançlılar] ki, kendilerinin yönelişinde (namazlarında/dualarında) huşu duyanlardır.
3- O [inançlılar] ki, boş şeylerden vazgeçenlerdir.
4- O [inançlılar] ki, zekatı [arınma ve infak eylemlerini¹] yapıcıdır.
¹: "zekat=زكاة" Bu iki anlamda da kullanılır. (zamahşeri:keşşaf)
5- O [inançlılar] ki, kendi edep yerleri için koruyucudur.
6- Ancak eşleri yani¹ güçlerinin sahip olduklarına (helal yolla sahip olduklarına)² karşı [korumazlar]. Bu halde onlar kesinlikle kınanmamıştır.
¹: "ev =او" edatı yerine göre (بل) manasında kullanılır. Örneğin saffat 147. Ayette "Onu [Yunus'u] yüz bin [kişiye], bilakis Fazlasına gönderdik" yazmaktadır. Burada "bilakis. " manası verilen "ev=او" edatıdır. Burada da (بل) manasında olup, "yüz bin" ifadesi fazladır. Mana olarak "Onu [Yunus'u] fazlasına gönderdik" demektir. (Halil bin ahmed kitabu'l ayn : او) bu anlam doğrultusunda "veya" yerine "yani" anlamı tercih edilebilir.
²: Buradaki "güçlerinin sahip olduklarına" [ما ملكت إيمانهم] ifadesinin, "helal yolla sahip olunan kişiler", "evlilik izni verilen kişiler" ve "evlilik yoluyla sahip olunan" manasında olduğuna dair kaynaklar için bkz: Nisa 24-25 ayetlerinin dipnotu.
7- Artık, kim[ler] bunun arkasını (bundan daha fazlasını) ararsa, [bilsinler ki] artık onlar aşırıya gidenlerin ta kendisidir.
8- [İnançlılar] ki emanetlerine ve anlaşmalarına riayet edicidir.
9- [İnançlılar] ki, kendilerinin yönelişlerini¹ korumaya çalışırlar.
¹: 2. Ayette "salatihim=صلاتهم" (tekil) derken bu ayette "salavatihim=صلواتهم" (çoğul) denilmiştir. Her türlü yönelişlerini; namaz, dua, dine bağlılık vb. Allah'a yönelten her eylemlerini korumaya çalışırlar, manasında olabilir.
10-11- İşte onlar, Firdevs'e mirasçı olan mirasçıların ta kendisidir. Onlar, onun içinde kalıcıdır.
12- Gerçek şu ki, insanı¹ çamurdan bir süzmeden² yaratmıştık.
¹: [istiğrak yoluyla] "insanları" manasındadır. Sadece Adem'in kasıt edildiği de söylenmiştir. Ama uygun olanı, "tüm insanları" manasında olmasıdır.
²: "topraktan süzülen bir özden" manasındadır. Ya da meni kasıt edilmiştir. (müfredat : سلل)
buradaki (من) harfi, çamurun tamamı ile değil, bir kısmıyla yaratıldığını gösteriyor. Bilimsel olarak da böyledir. Çamur (طين), su ve toprağın karışımıdır. Çamurda bulunan elementlerin bir bölümü insanda mevcuttur. Örneğin insanın %60'ı sudur çamur zaten sudan meydana gelir. %3'ü azottur, Azot toprakta da mevcuttur. Haricen, oksijen, fosfor, hidrojen, kalsiyum da insan ve toprakta ortak olarak mevcuttur. (TÜBİTAK: elementlerin doğadaki dönüşümü, kimyaca. Com: insan vücudundaki elementler, gencziraat. Com: toprak kimyası)
13- Sonra onu, sağlam bir barınakta bir damla(zigot)¹ yaptık.
10-11- İşte onlar, Firdevs'e mirasçı olan mirasçıların ta kendisidir. Onlar, onun içinde kalıcıdır.
12- Gerçek şu ki, insanı¹ çamurdan bir süzmeden² yaratmıştık.
¹: [istiğrak yoluyla] "insanları" manasındadır. Sadece Adem'in kasıt edildiği de söylenmiştir. Ama uygun olanı, "tüm insanları" manasında olmasıdır.
²: "topraktan süzülen bir özden" manasındadır. Ya da meni kasıt edilmiştir. (müfredat : سلل)
buradaki (من) harfi, çamurun tamamı ile değil, bir kısmıyla yaratıldığını gösteriyor. Bilimsel olarak da böyledir. Çamur (طين), su ve toprağın karışımıdır. Çamurda bulunan elementlerin bir bölümü insanda mevcuttur. Örneğin insanın %60'ı sudur çamur zaten sudan meydana gelir. %3'ü azottur, Azot toprakta da mevcuttur. Haricen, oksijen, fosfor, hidrojen, kalsiyum da insan ve toprakta ortak olarak mevcuttur. (TÜBİTAK: elementlerin doğadaki dönüşümü, kimyaca. Com: insan vücudundaki elementler, gencziraat. Com: toprak kimyası)
13- Sonra onu, sağlam bir barınakta bir damla(zigot)¹ yaptık.
¹: Nahl 4. Ayetin dipnotuna bakınız.
14- Sonra, damlayı (zigotu) bir alaka (rahme tutunan hücre)¹ halinde yarattık. Ardından alakayı (rahme tutunan hücreyi) küçük bir et halinde yarattık, ardından küçük eti, kemikler halinde yarattık, Ardından kemiklere et giydirdik². Sonra onu, diğer/son bir yaratılış halinde inşaa ettik. Yaratıcı(tasarımcı)ların³ en güzeli Allah, ne şanlıdır!
¹: "alaka=علق" kelimesi bir şeyin bir şeye yapışması, tutunması anlamına gelmektedir. (müfredat & İbni faris:Mekayısi-l lugat : علق)
Op. Dr. Banu Çiftçi, "hamilelik nasıl oluşur?" başlıklı yazısında "yuvalanma" aşamasında aynen şunları söylemektedir:
"Yuvalanma, henüz çok genç olan embriyonun, ana rahminin iç tabakasında kendisine uygun bir yer bulup oraya gömülme, yerleşme işlemidir. Döllenmeden 6 gün sonra başlar ve ortalama 12 günde tamamlanır.
İlk aşama 6. günde başlayan, yapışma, tutunma aşamasıdır. Hücre topunun en dışındaki hücreler özelleşerek bu tutunmayı sağlayan özel kimyasal maddeleri salgılarlar ve rahim iç tabakasına tutunurlar."(kaynak: https://www.drbanuciftci.com/sayfa/hamilelik-nasil-olusur)
Ayet bu gerçeklerle tamamen uyumludur.
²: "Kemiklere et giydirdik." ifadesinin neyden bahsettiğini bilmeyenler bilimsel hata olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki ayetin ifadesi bilimle tamamen uyumludur. Webster’in "embryology at a glance" isimli kitabının 53. sayfasında şu ifadeler geçmektedir:
"...göç eden öncü kaslar (myoblastlar) uzuvların içine doğru göç eder, kaynaşır..."[...The migrating muscle precursors migrate into the limbs coalesce...] (Kaynak: Embryology at a glance, Samuel Webster, Rihannon de wreede 2. Baskı, 53. Sayfa "uzuvlar" (limbs) bölümü.)
Yani uzuvlara başka yerden kaslar göç etmekte ve kaynaşmaktadır. Ayetin bahsettiği et, kaslar olmalıdır. "Kemiklere et giydirdik" olayı da uzuvlara göç eden kaslardan bahsetmektedir. Dikkat edilirse bu kaslar uzuvların üzerinde kendiliğinden oluşmamakta; başka yerden uzuvların üzerine göç etmektedir. Bu olay "Kemiklere et giydirdik" şeklinde anlatılmaktadır.
bu ifade şu şekilde de açıklanmıştır:
1- Kemiklerin görünür hale gelmesi kaslardan önce olduğu gibi, devam eden süreçlerde de kemik büyüdükçe yeni kas hücrelerinin gelip buraları doldurması kas oluşumunun kemik oluşumundan sonra gerçekleştiğini göstermektedir.
2-İlkel kas hücreleri Somitlerden hareket ederek yeni oluşan kemik dokusunu bir elbise gibi sürekli kaplarlar. Bu bilimsel gerçeği ise “kemiğe et giydirdik” sözüyle çok edebi bir üslupla muntazam olarak açıklanmıştır. (kaynak: https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2018/11/84-kemiklere-et-giydiriyoruz-ne-demektirmuminun-14/ | Sadler TW. Langman’s medical embryology: Lippincott Williams & Wilkins; 2015.
Webster S, De Wreede R. Embryology at a Glance: John Wiley & Sons; 2016. Sayfa 53)
³: "Ha'ligiyn=خالقين" kelimesi, yoktan var etmek anlamında kullanılmamıştır. Bu fiil normal yaratmak/tasarlamak manasında insana nispet edilebilir. Örneğin, Allah, İsa peygamberi muhatap alarak "...Benim iznimle yaratıyordun..." (Maide 110) derken bu Ayetteki (خلق) fiili kullanılmıştır. Yaratma eylemi peygambere nispet edilmiştir. Bir başka ayette, müşrikler muhatap alınarak "...siz bir ifk[iftira/yalan] yaratıyorsunuz..." (ankebut 17) denilmiş ve yine yaratma manasında olan (خلق) fiili yine Allah'tan başkasına nispet edilmiştir. Buradan anlaşıldığı üzere, ilgili Ayetteki "yaratma" manasında olan (خلق) fiili "tasarlama" manasında olup, tasarlama yeteneği olan herkese nispet edilebilir. Bu ayette Allah, tüm tasarımcıları kıyas ederek kendisinin "en" olduğunu belirtmiştir.
"yoktan var etme" anlamında olan (بدع) fiili sadece Allah'a nispet edilir, insana nispet edilemez.
15- Dahası, gerçekten siz, bundan sonra mutlaka öleceksiniz.
16- Dahası, gerçekten siz, kıyamet günü dirilirsiniz.
17- Doğrusu, üstünüzde yedi (birçok)¹ yörüngeler² yaratmıştık. Yaratılıştan bihaber değildik.
¹: "yedi" sayısı eski metinlerde genellikle "birçok" manasında kullanılır. Lokman 27. Ayette "...yedi deniz desteğe gelse..." derken, "yedi" sayısı çoluğa işaret etmek için kullanılmıştır. (Fahreddin Razi, lokman 27)
²: Yol, gök tabakası, yörünge, katman anlamlarına gelir. (zamahşeri:keşşaf, müfredat : طرق)
18- Gökten, bir kaderle [ölçüyle] bir su indirdik, ardından onu yerin içine yerleştirdik. Gerçekten biz, onu mutlaka gidermeye imkanı olanlarız.
19- Hurma ağacından ve üzümden cennetleri [bahçeleri] sizin için onunla [o suyla] inşaa ettik. Onların [cennetlerin] içinde sizin için pek çok meyve vardır. Siz onlardan yiyorsunuz.
20- Sina dağından çıkan, yağla ve yiyenler için bir katık olarak yetişen ağacı da [o suyla inşaa ettik]¹.
¹: "şeceratEn=شجرةً" kelimesi [mensup olması sebebiyle] önceki ayetteki "cenne'tin=جناتٍ" kelimesine atıftır. Bu sebeple bu şekilde meal edildi.
21- Gerçekten, sağmal hayvanlarda sizin için mutlaka bir ibret vardır. Onların karınlarında bulunandan size içiriyoruz. Sizin için onlarda pek çok faydalar vardır ve onlardan yiyorsunuz.
22- Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.
23- Elbetteki Nuh'u kendi milletine göndermiştik. "Ey milletim! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" demişti.
24-25- Milletinden (olup) gerçeği örtmüş o seçkinler "Bu ancak size üstün gelmeyi isteyen sizin gibi bir beşerdir. Allah tercih etseydi mutlaka melekleri indirirdi. Öncü/önceki atalarımızdan bunu işitmedik." dediler. "O [başka bir şey] değil, ancak kendisinde bir cinnet [delilik] bulunan bir adamdır. Bir süreye kadar, onu gözetleyin."
26- [Nuh] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et." dedi
27-28- Ona [Nuh'a] "Gemiyi gözetimimizle[korumamız altında]¹ ve vahyimizle tasarla. Ardından Emrimiz gelince ve Tennur² şiddetlice kaynayınca, çift olan her iki sınıftan³ ve aileni onun [geminin] içine kat. Ancak, Ondan [ailenden] kendisine (o) söz, öne geçmiş olan kimseyi [katma]. Zulüm etmiş olanlar hakkında benimle muhatap olma, kesinlikle onlar, boğulucudur. Sen ve seninle birlikte olan kimse[ler], gemiye kurulduğunuz zaman, "Övgü, bizi zalimler milletinden kurtaran Allah'adır" de!" diye vahiy ettik.
¹: ayn=عين" bilinen göz organıdır. (ب) harfi cerr'i ile bu manada kullanılır. Mesela (فلان بعيني) yani "falanca, benimle gözümledir" denir, ki manası "onu koruyorum ve gözlüyorum" demektir. (müfredat : عين bakınız: وفلان بِعَيْنِي، أي: أحفظه وأراعيه)
²: Tennur= التنور" kelimesi, Süryanicede (ܬܢܘܪܐ) ve İbranicede (רוּר) "fırın" manasındadır (wictionary) üç dilde de ortak olarak "fırın" manasındadır. Ancak bu kelime ile fırının kasıt edilmediğini söyleyenlerin pek çok yorumu olmuştur. Örneğin, kamer 11-12. Ayet delil alınarak "yeryüzünün suyu" manasında olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir ve Fahreddin Razi ilgili Hud 40 tefsirinde hepsi mevcuttur)
Min kulli zevceyni=من كل زوجين" şeklinde izafe edilerek de okunmuştur. (Verş mushafı) ayette "çift olan her iki sınıftan" ifadesinde herhangi bir sınırlama yoktur. Bu çift sınıflara bitkiler de girebilir. Ancak başındaki "-den, - dan" manasını veren "min=من" harfi cerr'i tebiz [kısımlama] amaçlı kullanılmıştır. Yani "çift olan her iki sınıftan bir kısmını gemiye yükle" anlamındadır. Bu kısma da insanlar ve gemide taşınmaya müsait hayvanlar girebilir. Hepsi girmek zorunda değildir.
29- "RAB'bim! Sen, indirenlerin en hayırlısı iken, beni mübarek bir inişe indir." de.
30- Gerçekten, bunda mutlaka ayetler [işaretler] vardır. Gerçekten biz, sınayacılardık.
31- Dahası, onların ardından diğerlerinin neslini inşaa ettik.
32- Ardından kendilerinden bir Elçi'yi "sizin için, kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" diye kendi içlerine (aralarına) gönderdik.
33-34- [o Elçinin] milletinden (olup) gerçeği örten, Allah'ın karşılaşmasını (hesap gününü) yalanlamış ve dünya [ilk] hayatında kendisini zengin yapıp şımarttığımız o seçkinler "Bu, ancak sizin örneğinizde, sizin yediklerinizden yiyen, sizin içtiklerinizden içen bir beşerdir. Eğer, sizin örneğinizde bir beşere gönülden itaat ederseniz gerçekten siz, o an mutlaka kaybetmiş [olursunuz]" dediler.
35- "Size, öldüğünüzde, bir toprak ve kemik olduğunuzda, sizin kesinlikle çıkarılacak olduğunuzu mu vaat ediyor?"
36- "Ne kadar uzakta! ne kadar uzakta! vaat olunduğunuz [şey]!"
37- "Biz, [bu hayata] yönlendirilmiş/yeniden diriltilmiş değilken, öldüğümüz ve yaşadığımız (bu) Dünya hayatından başkası yoktur."
38- "O, ancak Allah'ın üzerinden bir yalanı uyduran bir kişidir. Hâlbuki biz, ona inananlar-güvenenler değiliz."
39- [o Elçi] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et" dedi.
40- [RAB'bi] "Az sonra, pişman olarak mutlaka sabahlayacaklar" dedi.
41- Derken o çığlık kendilerini hak ile [gereğince] yakaladı. Onları selin götürdüğü çer-çöp haline getirdik. Uzaklık[yıkım], zalimler halkına olsun!
42- Dahası, onların ardından diğerlerinin nesillerini inşaa ettik.
43- Hiçbir toplum, kendi süre sonunun önüne geçemez ve ertelemeyi de isteyemez.
44- Sonra, arka arkaya Elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir topluluğa Elçileri geldiyse, [topluluğu] onu [kendilerine gelen Elçi'yi] yalanladılar. Onları birbirine taktık (birbirinin ardından helak ettik) ve onları hikayeler haline getirdik. Uzaklık [yıkım] inanmayan bir millet içindir!
45-46- Sonra, Musa'yı ve kardeşi Harun'u Ayetlerimiz[işaretlerimiz] ve apaçık bir yetki-delil ile, Firavun'a ve seçkinlerine gönderdik, onlar [Firavun ve adamları] büyüklük tasladılar ve ululanan bir millet oldular.
47- "Bizim örneğimizde iki beşere mi güveneceğiz? Hâlbuki O ikisinin [Musa'nın ve Harun'un] milleti bize kulluk ediyor." dediler.
48- İkisini [Musa'yı ve Harun'u] yalanladılar, ardından helak edilenlerden oldular.
49- Musa'ya, onların doğru yolu bulmaları beklendiği için elbette kitabı vermiştik.
50- Meryem oğlunu ve annesini birer ayet [işaret] yaptık. O ikisini, barınma [yerine] ve akar suya¹ sahip bir tepeye sığındırdık.
¹: (Zamahşeri:keşşaf)
51- Ey Elçiler!¹ temizlerden yeyin ve düzgün-iyi eylemlerde bulunun. Gerçekten ben eylemlerinizi bir devamlı bilenim.
¹: kur'an ve kur'an'ın mesajını ileten herkese Elçi denilir.
Bu Ayetteki muhatabın peygamberin ashabı olduğu söylenmiştir. (müfredat : رسل) onlar kur'an'ın mesajını ileten kişiler olduğu için "Elçi" olarak isimlendirilmiştir.
52- Gerçekten ben sizin RAB'biniz iken, bu bir tek topluluk olarak sizin topluluğunuzdur. O halde bana (karşı gelmekten) sakının.
53- Ardından işlerini, kendi aralarında kutsal kitaplar¹ haline ayırdılar. Her bir taraftar, kendi tarafında bulunanlara seviniyor.
¹: "zubur=زبور" kelimesi anlaşılması zor olan kutsal kitaplara verilen bir isimdir. (müfredat :زبر) bu ifade "dinlerini gruplara ayırdılar" veya "dinlerini kitaplara ayırdılar" veya "her biri bir kitap edindi." anlamındadır. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf, müfredat:زبر)
54- Artık, onları bir süreye kadar kendi bataklıklarında [cehalet ve körlüklerinde]¹ bırak.
¹: "gamr=غمر" boğucu olan çok suya denilir. (lisanu-l Arap : غمر) sözlük anlamına kıyasla bu mana verildi. Bu kelime cehalet ve körlükten kinaye olarak kullanılmıştır. (zamahşeri:keşşaf)
55-56- Kendilerine, onunla maldan ve oğullardan destek vermemizi, kendileri için hayırlarda koşuşturmamız [olduğunu] mu sanıyorlar? Aksine, farkında değiller.
57-61- Gerçek şu ki, RAB'lerinin saygısından titreyenler, RAB'lerinin ayetlerine inananlar, RAB'lerine şirk koşmayanlar ve kalpleri kendilerinin RAB'lerine geri dönecek olmalarından dolayı ürpermiş bir haldeyken vereceklerini verenler, (evet!) işte onlar hayırlarda yarışıyorlar. Onlar onun için [hayırlar için] öne geçenlerdir.
62- Hiçbir cana kendi genişliğinden [gücünden] fazlası [sorumluluk] yüklemiyoruz. Tarafımızda gerçeği dile getiren bir kitap vardır. Onlar, zulme uğramazlar.
63- Aksine, kalpleri bundan [dolayı] bir bataklık içindedir. Onların, bundan beride kendisi için eylemde bulunmakta oldukları bir takım eylemler de vardır.
64- Sonunda onların zengin şımarıklarını yakaladığımız zaman, bir bakarsın ki onlar feryat ediyorlar.
65- "Bugün feryat etmeyin. Gerçekten siz, bizden [tarafımızdan] yardım olunmazsınız"
66-67- "Ayetlerim size okunup teşvik ediliyordu, ardından siz onlara [ayetlerime] büyüklük taslayanlar iken geceleyin sohbet halinde saçmalayarak gerisin geriye baş aşağı dönüyordunuz."
68- (o) Sözü[n sonucunu]¹ hiç düşünmediler mi? Yoksa, öncü-önceki atalarına hiç gelmeyen mi onlara geldi?
¹: "tedbir=تدبير" işin sonucunu düşünmektir. (müfredat : دبر)
69- Yoksa, Elçilerini hiç tanımıyorlar da bundan dolayı mı onu (kur'an'ı) tanımıyorlar?
70 - Yoksa "Onda bir cinnet-delilik var" mı diyorlar? Hayır! Kendilerinin çoğu gerçeğe karşı isteksizken o, kendilerine gerçeği getirdi.
71- Şayet, 'Gerçek' onların hevalarına bağlı olsaydı, gökler, yer [tüm evren] ve onların içindeki kimseler, mutlaka bozulurdu. Aksine, kendilerine hatırlatmalarını (zikirlerini) getirdik. Artık, onlar hatırlatmalarından (zikirlerinden) vazgeçicidir.
72- Yoksa onlardan [küçük]¹ bir haraç mı istiyorsun?² RAB'bin rızık verenlerin en iyisi (hayırlısı) iken, onun [büyük] haracı daha hayırlıdır.
¹: "[küçük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harcen=خرجا" denilirken, "[büyük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harac=خراج" denilmiştir. Bu iki ifade arasındaki ince farka göre böyle çeviri yapıldı. (farkı öğrenmek için : keşşaf sahibi)
²: Elçi üzerinden, elçilik görevinde bulunarak İslamı duyuran tüm Müslümanlara yönelik bir ifadedir. Peygamberin haraç istemesi düşünülemez.
73- Gerçekten sen, onları sapasağlam bir doğru yola mutlaka davet ediyorsun.
74- Gerçek şu ki, ahirete [son hayata] inanmayanlar, doğru yoldan mutlaka ayrılanlardır.
75- Onlara rahmet etseydik ve zarar[türün]den kendilerinde olan ne varsa onu kaldırmış olsaydık taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın mutlaka inat etmeye devam ederlerdi.
76- Onları elbette azap ile yakalamıştık da RAB'leri için boyun eğmediler. Yalvarmıyorlar.
77- Sonunda şiddetli bir azap sahibi bir kapıyı kendilerinin üzerlerine açtığımız zaman, bir bakarsın ki onlar onun içinde kederlidir.
78- Size kulak, bakışlar ve gönüller inşaa eden O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
79- Yerde [dünyada] sizi eleyip ortaya çıkaran O'dur. Sadece ona doğru bir araya toplanırsınız.
80- Hayat veren ve öldüren O'dur. Gece ve gündüzün ihtilafı [birbirinin zıttına gelişi], onundur. Artık, akıl etmiyor musunuz?
81- "Hayır!" dediler. "[Bunlar], öncülerin-öncekilerin sözlerinin örneğidir"
82-83- "Öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı? gerçekten biz mi yeniden diriltilmiş olacağız? Elbetteki bu [bahsettiğin olay] önceden bize ve atalarımıza da söz verilmişti. Bu, öncülerin-öncekilerin satırlarından[uydurmalarından] başkası değildir." dediler.
84- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : yer [dünya] ve içinde bulunan kimseler, kimindir?" de.
85- "Allah'ındır" diyecekler. "Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.
86- "Yedi(birçok) göğün RAB'binin ve Büyük Arş'ın [evrenin yönetiminin] RAB'bi kimdir?" de.
87- "Allah" diyecekler. "Artık, sakınmıyor musunuz?" de.
88- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : kendisi koruyup kollayan (ama) kendisi ona [herhangi bir şeye] karşı korunup kollanmaya(ihtiyacı olmaya)n iken her şeyin sistemi elinde [kuvvetinde]¹ bulunan kimdir?" de.
¹: "yed=يد" kelimesi el manasında olup, "kuvvet," anlamında istiare edilir. Mesela (وقع يدي عدل) yani "adaletin iki eline düştü" denilir. "adaletin kuvvetine düştü" manasındadır. (müfredat : يد)
89- "Allah'ındır" diyecekler. "O halde, nasıl oluyor da sihirleniyor[aldatılıyor]sunuz?" de.
90- Aksine! Onlara gerçeği getirdik. Gerçekten onlar kesinlikle yalancılardır.
91-92- Allah, hiçbir çocuk edinmedi ve onunla birlikte hiçbir Tanrı olmadı¹. [olsaydı]² o zaman her bir Tanrı, kendi yarattığını mutlaka götürür ve mutlaka birbirlerine karşı üstün olurlardı. Gayb'ın [görünmeyenin] ve şehadet'in [açıkça görünenin] bileni olan Allah, onların yakıştırmasından münezzehtir, onların ortak saydıklarından yücedir.
¹: "ka'ne=كان" fiili, "idi, oldu" manasına gelir. Allah için kullanıldığı takdirde, "ezelden beridir böyledir" manasına gelir. (müfredat : كان)
²: "izen=إذا" yani "O zaman" ifadesi şartın cevabına gelir. Bu ifade, (ولو كان معه آلهة ) yani "şayet onunla birlikte Tanrılar olsaydı" şeklinde bir şart cümlesinin atıldığını [hazf edildiğini] gösteriyor. Çünkü ayetin öncesi, bu ifadeye yeterince işaret ediyor. (zamahşeri:keşşaf)
93-94- "RAB'bim! Eğer, onlara söz verilen [şeyleri] bana göstereceksen... RAB'bim! beni (bu) zalimler halkının içinde sayma!" de.
95- Gerçekten biz, onlara söz verdiğimiz [şeyleri] sana göstermeye mutlaka imkanı olanlarız.
96- Kötülüğü en güzeliyle def et. Onların yakıştırmalarını biz daha iyi biliyoruz.
97- "RAB'bim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığındım." de.
98- "Bana gelmelerinden sana sığındım RAB'bim!"
99-100- [yakıştırmaları¹], kendilerinden birine ölüm gelip, kendisi "RAB'bim! Beni geriye dönder! Belki Kendisini terk ettiğim düzgün eylemde bulunurum." diyene kadardır. Asla! Gerçekten o, [kendisinin dönme isteği] onun söyleyeceği bir kelimedir (sadece). Onların arkalarında, yeniden dirilecek oldukları güne kadar bir berzah [engel] vardır.
¹: "-e kadar" manasında olan "hatte=حتى" edatı, 96. Ayetteki "Onların yakıştırmaları" ifadesine bağlıdır. (zamahşeri:keşşaf)
101- Sur'un içine üflendiği zaman, o gün aralarında nesepler[soy bağları] yoktur ve soruşturmazlar.
102- Artık, kim[ler]'in tartıları ağır geldiyse, işte onlar başarılı olanların ta kendileridir.
103- Artık, kim[ler]'in tartıları hafif geldiyse, işte onlar cehennemde kalıcı olarak kendi canlarını kayba uğratanların ta kendileridir.
104- Onlar, onun [ateşin] içinde [yanmaktan] dişleri görünür¹ bir haldeyken, ateş onların yüzlerini kavurur.
¹: (Fahreddin Razi)
105- Ayetlerim size hiç okunup teşvik edilmekte değil miydi? ardından siz de onları hiç yalanlamakta [değil miydiniz?]
106- "RAB'bimiz! Talihsizliğimiz bize galip geldi, biz yolu kaybetmiş bir millet olduk." dediler.
107- "RAB'bimiz! Bizi ondan [ateşten] çıkar! Eğer, tekrar [yalanlamaya] dönersek, artık biz kesinlikle zalimleriz [demektir]"
108- [RAB'leri] "Yıkılın onun [ateşin] içine ve benimle konuşmayın!" dedi.
109-110-111- "Gerçek şu ki, kullarımızdan olan bir grup, "RAB'bimiz! İnandık, o halde bizi bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak bize merhamet et." diyordu. Siz, onları bir alay konusu ediniyordunuz. Öyle ki, hatırlatmamı (zikrimi) size unutturdular¹. Siz onlardan yana gülmekteydiniz. Gerçekten ben, bugün onlara sabır etmeleri sebebiyle ''Onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" diye onlara karşılığını verdim."
¹: "alay konusu edinmeniz sebebiyle, artık size zikri bildirmez oldular." manasındadır.
112- " Yerde [dünyada] seneler sayısı bakımından ne kadar kaldınız?" dedi.
113- "Bir gün veya bir günün bir kısmı [kadar] kaldık. Artık sayanlara sor." dediler.
114- "Bilmiş olsaydınız, pek az [bir zaman] dışında kalmadınız" dedi.
115- "Sizi sadece boşuna-zevkine yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?"
116- Gerçeğin hükümdarı olan Allah, yücedir. Çok değerli olan arş'ın [yönetimin] RAB'bi olandan başka hiçbir Tanrı yoktur.
117- Kim, Allah ile beraber kendisinde herhangi bir sağlam delil bulunmayan başka bir Tanrıya dua ederse [bilsin ki] kesinlikle onun hesabı sadece RAB'binein katındadır. Gerçek o ki, kâfirler [gerçeği örtenler] başarılı olmazlar.
118- "RAB'bim! Bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak merhamet et" de.
14- Sonra, damlayı (zigotu) bir alaka (rahme tutunan hücre)¹ halinde yarattık. Ardından alakayı (rahme tutunan hücreyi) küçük bir et halinde yarattık, ardından küçük eti, kemikler halinde yarattık, Ardından kemiklere et giydirdik². Sonra onu, diğer/son bir yaratılış halinde inşaa ettik. Yaratıcı(tasarımcı)ların³ en güzeli Allah, ne şanlıdır!
¹: "alaka=علق" kelimesi bir şeyin bir şeye yapışması, tutunması anlamına gelmektedir. (müfredat & İbni faris:Mekayısi-l lugat : علق)
Op. Dr. Banu Çiftçi, "hamilelik nasıl oluşur?" başlıklı yazısında "yuvalanma" aşamasında aynen şunları söylemektedir:
"Yuvalanma, henüz çok genç olan embriyonun, ana rahminin iç tabakasında kendisine uygun bir yer bulup oraya gömülme, yerleşme işlemidir. Döllenmeden 6 gün sonra başlar ve ortalama 12 günde tamamlanır.
İlk aşama 6. günde başlayan, yapışma, tutunma aşamasıdır. Hücre topunun en dışındaki hücreler özelleşerek bu tutunmayı sağlayan özel kimyasal maddeleri salgılarlar ve rahim iç tabakasına tutunurlar."(kaynak: https://www.drbanuciftci.com/sayfa/hamilelik-nasil-olusur)
Ayet bu gerçeklerle tamamen uyumludur.
²: "Kemiklere et giydirdik." ifadesinin neyden bahsettiğini bilmeyenler bilimsel hata olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki ayetin ifadesi bilimle tamamen uyumludur. Webster’in "embryology at a glance" isimli kitabının 53. sayfasında şu ifadeler geçmektedir:
"...göç eden öncü kaslar (myoblastlar) uzuvların içine doğru göç eder, kaynaşır..."[...The migrating muscle precursors migrate into the limbs coalesce...] (Kaynak: Embryology at a glance, Samuel Webster, Rihannon de wreede 2. Baskı, 53. Sayfa "uzuvlar" (limbs) bölümü.)
Yani uzuvlara başka yerden kaslar göç etmekte ve kaynaşmaktadır. Ayetin bahsettiği et, kaslar olmalıdır. "Kemiklere et giydirdik" olayı da uzuvlara göç eden kaslardan bahsetmektedir. Dikkat edilirse bu kaslar uzuvların üzerinde kendiliğinden oluşmamakta; başka yerden uzuvların üzerine göç etmektedir. Bu olay "Kemiklere et giydirdik" şeklinde anlatılmaktadır.
bu ifade şu şekilde de açıklanmıştır:
1- Kemiklerin görünür hale gelmesi kaslardan önce olduğu gibi, devam eden süreçlerde de kemik büyüdükçe yeni kas hücrelerinin gelip buraları doldurması kas oluşumunun kemik oluşumundan sonra gerçekleştiğini göstermektedir.
2-İlkel kas hücreleri Somitlerden hareket ederek yeni oluşan kemik dokusunu bir elbise gibi sürekli kaplarlar. Bu bilimsel gerçeği ise “kemiğe et giydirdik” sözüyle çok edebi bir üslupla muntazam olarak açıklanmıştır. (kaynak: https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2018/11/84-kemiklere-et-giydiriyoruz-ne-demektirmuminun-14/ | Sadler TW. Langman’s medical embryology: Lippincott Williams & Wilkins; 2015.
Webster S, De Wreede R. Embryology at a Glance: John Wiley & Sons; 2016. Sayfa 53)
³: "Ha'ligiyn=خالقين" kelimesi, yoktan var etmek anlamında kullanılmamıştır. Bu fiil normal yaratmak/tasarlamak manasında insana nispet edilebilir. Örneğin, Allah, İsa peygamberi muhatap alarak "...Benim iznimle yaratıyordun..." (Maide 110) derken bu Ayetteki (خلق) fiili kullanılmıştır. Yaratma eylemi peygambere nispet edilmiştir. Bir başka ayette, müşrikler muhatap alınarak "...siz bir ifk[iftira/yalan] yaratıyorsunuz..." (ankebut 17) denilmiş ve yine yaratma manasında olan (خلق) fiili yine Allah'tan başkasına nispet edilmiştir. Buradan anlaşıldığı üzere, ilgili Ayetteki "yaratma" manasında olan (خلق) fiili "tasarlama" manasında olup, tasarlama yeteneği olan herkese nispet edilebilir. Bu ayette Allah, tüm tasarımcıları kıyas ederek kendisinin "en" olduğunu belirtmiştir.
"yoktan var etme" anlamında olan (بدع) fiili sadece Allah'a nispet edilir, insana nispet edilemez.
15- Dahası, gerçekten siz, bundan sonra mutlaka öleceksiniz.
16- Dahası, gerçekten siz, kıyamet günü dirilirsiniz.
17- Doğrusu, üstünüzde yedi (birçok)¹ yörüngeler² yaratmıştık. Yaratılıştan bihaber değildik.
¹: "yedi" sayısı eski metinlerde genellikle "birçok" manasında kullanılır. Lokman 27. Ayette "...yedi deniz desteğe gelse..." derken, "yedi" sayısı çoluğa işaret etmek için kullanılmıştır. (Fahreddin Razi, lokman 27)
²: Yol, gök tabakası, yörünge, katman anlamlarına gelir. (zamahşeri:keşşaf, müfredat : طرق)
18- Gökten, bir kaderle [ölçüyle] bir su indirdik, ardından onu yerin içine yerleştirdik. Gerçekten biz, onu mutlaka gidermeye imkanı olanlarız.
19- Hurma ağacından ve üzümden cennetleri [bahçeleri] sizin için onunla [o suyla] inşaa ettik. Onların [cennetlerin] içinde sizin için pek çok meyve vardır. Siz onlardan yiyorsunuz.
20- Sina dağından çıkan, yağla ve yiyenler için bir katık olarak yetişen ağacı da [o suyla inşaa ettik]¹.
¹: "şeceratEn=شجرةً" kelimesi [mensup olması sebebiyle] önceki ayetteki "cenne'tin=جناتٍ" kelimesine atıftır. Bu sebeple bu şekilde meal edildi.
21- Gerçekten, sağmal hayvanlarda sizin için mutlaka bir ibret vardır. Onların karınlarında bulunandan size içiriyoruz. Sizin için onlarda pek çok faydalar vardır ve onlardan yiyorsunuz.
22- Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.
23- Elbetteki Nuh'u kendi milletine göndermiştik. "Ey milletim! Sizin için kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" demişti.
24-25- Milletinden (olup) gerçeği örtmüş o seçkinler "Bu ancak size üstün gelmeyi isteyen sizin gibi bir beşerdir. Allah tercih etseydi mutlaka melekleri indirirdi. Öncü/önceki atalarımızdan bunu işitmedik." dediler. "O [başka bir şey] değil, ancak kendisinde bir cinnet [delilik] bulunan bir adamdır. Bir süreye kadar, onu gözetleyin."
26- [Nuh] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et." dedi
27-28- Ona [Nuh'a] "Gemiyi gözetimimizle[korumamız altında]¹ ve vahyimizle tasarla. Ardından Emrimiz gelince ve Tennur² şiddetlice kaynayınca, çift olan her iki sınıftan³ ve aileni onun [geminin] içine kat. Ancak, Ondan [ailenden] kendisine (o) söz, öne geçmiş olan kimseyi [katma]. Zulüm etmiş olanlar hakkında benimle muhatap olma, kesinlikle onlar, boğulucudur. Sen ve seninle birlikte olan kimse[ler], gemiye kurulduğunuz zaman, "Övgü, bizi zalimler milletinden kurtaran Allah'adır" de!" diye vahiy ettik.
¹: ayn=عين" bilinen göz organıdır. (ب) harfi cerr'i ile bu manada kullanılır. Mesela (فلان بعيني) yani "falanca, benimle gözümledir" denir, ki manası "onu koruyorum ve gözlüyorum" demektir. (müfredat : عين bakınız: وفلان بِعَيْنِي، أي: أحفظه وأراعيه)
²: Tennur= التنور" kelimesi, Süryanicede (ܬܢܘܪܐ) ve İbranicede (רוּר) "fırın" manasındadır (wictionary) üç dilde de ortak olarak "fırın" manasındadır. Ancak bu kelime ile fırının kasıt edilmediğini söyleyenlerin pek çok yorumu olmuştur. Örneğin, kamer 11-12. Ayet delil alınarak "yeryüzünün suyu" manasında olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir ve Fahreddin Razi ilgili Hud 40 tefsirinde hepsi mevcuttur)
Min kulli zevceyni=من كل زوجين" şeklinde izafe edilerek de okunmuştur. (Verş mushafı) ayette "çift olan her iki sınıftan" ifadesinde herhangi bir sınırlama yoktur. Bu çift sınıflara bitkiler de girebilir. Ancak başındaki "-den, - dan" manasını veren "min=من" harfi cerr'i tebiz [kısımlama] amaçlı kullanılmıştır. Yani "çift olan her iki sınıftan bir kısmını gemiye yükle" anlamındadır. Bu kısma da insanlar ve gemide taşınmaya müsait hayvanlar girebilir. Hepsi girmek zorunda değildir.
29- "RAB'bim! Sen, indirenlerin en hayırlısı iken, beni mübarek bir inişe indir." de.
30- Gerçekten, bunda mutlaka ayetler [işaretler] vardır. Gerçekten biz, sınayacılardık.
31- Dahası, onların ardından diğerlerinin neslini inşaa ettik.
32- Ardından kendilerinden bir Elçi'yi "sizin için, kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'a kulluk edin. Artık, sakınmıyor musunuz?" diye kendi içlerine (aralarına) gönderdik.
33-34- [o Elçinin] milletinden (olup) gerçeği örten, Allah'ın karşılaşmasını (hesap gününü) yalanlamış ve dünya [ilk] hayatında kendisini zengin yapıp şımarttığımız o seçkinler "Bu, ancak sizin örneğinizde, sizin yediklerinizden yiyen, sizin içtiklerinizden içen bir beşerdir. Eğer, sizin örneğinizde bir beşere gönülden itaat ederseniz gerçekten siz, o an mutlaka kaybetmiş [olursunuz]" dediler.
35- "Size, öldüğünüzde, bir toprak ve kemik olduğunuzda, sizin kesinlikle çıkarılacak olduğunuzu mu vaat ediyor?"
36- "Ne kadar uzakta! ne kadar uzakta! vaat olunduğunuz [şey]!"
37- "Biz, [bu hayata] yönlendirilmiş/yeniden diriltilmiş değilken, öldüğümüz ve yaşadığımız (bu) Dünya hayatından başkası yoktur."
38- "O, ancak Allah'ın üzerinden bir yalanı uyduran bir kişidir. Hâlbuki biz, ona inananlar-güvenenler değiliz."
39- [o Elçi] "RAB'bim! Beni yalanlamaları sebebiyle bana yardım et" dedi.
40- [RAB'bi] "Az sonra, pişman olarak mutlaka sabahlayacaklar" dedi.
41- Derken o çığlık kendilerini hak ile [gereğince] yakaladı. Onları selin götürdüğü çer-çöp haline getirdik. Uzaklık[yıkım], zalimler halkına olsun!
42- Dahası, onların ardından diğerlerinin nesillerini inşaa ettik.
43- Hiçbir toplum, kendi süre sonunun önüne geçemez ve ertelemeyi de isteyemez.
44- Sonra, arka arkaya Elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir topluluğa Elçileri geldiyse, [topluluğu] onu [kendilerine gelen Elçi'yi] yalanladılar. Onları birbirine taktık (birbirinin ardından helak ettik) ve onları hikayeler haline getirdik. Uzaklık [yıkım] inanmayan bir millet içindir!
45-46- Sonra, Musa'yı ve kardeşi Harun'u Ayetlerimiz[işaretlerimiz] ve apaçık bir yetki-delil ile, Firavun'a ve seçkinlerine gönderdik, onlar [Firavun ve adamları] büyüklük tasladılar ve ululanan bir millet oldular.
47- "Bizim örneğimizde iki beşere mi güveneceğiz? Hâlbuki O ikisinin [Musa'nın ve Harun'un] milleti bize kulluk ediyor." dediler.
48- İkisini [Musa'yı ve Harun'u] yalanladılar, ardından helak edilenlerden oldular.
49- Musa'ya, onların doğru yolu bulmaları beklendiği için elbette kitabı vermiştik.
50- Meryem oğlunu ve annesini birer ayet [işaret] yaptık. O ikisini, barınma [yerine] ve akar suya¹ sahip bir tepeye sığındırdık.
¹: (Zamahşeri:keşşaf)
51- Ey Elçiler!¹ temizlerden yeyin ve düzgün-iyi eylemlerde bulunun. Gerçekten ben eylemlerinizi bir devamlı bilenim.
¹: kur'an ve kur'an'ın mesajını ileten herkese Elçi denilir.
Bu Ayetteki muhatabın peygamberin ashabı olduğu söylenmiştir. (müfredat : رسل) onlar kur'an'ın mesajını ileten kişiler olduğu için "Elçi" olarak isimlendirilmiştir.
52- Gerçekten ben sizin RAB'biniz iken, bu bir tek topluluk olarak sizin topluluğunuzdur. O halde bana (karşı gelmekten) sakının.
53- Ardından işlerini, kendi aralarında kutsal kitaplar¹ haline ayırdılar. Her bir taraftar, kendi tarafında bulunanlara seviniyor.
¹: "zubur=زبور" kelimesi anlaşılması zor olan kutsal kitaplara verilen bir isimdir. (müfredat :زبر) bu ifade "dinlerini gruplara ayırdılar" veya "dinlerini kitaplara ayırdılar" veya "her biri bir kitap edindi." anlamındadır. (kurtubi, zamahşeri:keşşaf, müfredat:زبر)
54- Artık, onları bir süreye kadar kendi bataklıklarında [cehalet ve körlüklerinde]¹ bırak.
¹: "gamr=غمر" boğucu olan çok suya denilir. (lisanu-l Arap : غمر) sözlük anlamına kıyasla bu mana verildi. Bu kelime cehalet ve körlükten kinaye olarak kullanılmıştır. (zamahşeri:keşşaf)
55-56- Kendilerine, onunla maldan ve oğullardan destek vermemizi, kendileri için hayırlarda koşuşturmamız [olduğunu] mu sanıyorlar? Aksine, farkında değiller.
57-61- Gerçek şu ki, RAB'lerinin saygısından titreyenler, RAB'lerinin ayetlerine inananlar, RAB'lerine şirk koşmayanlar ve kalpleri kendilerinin RAB'lerine geri dönecek olmalarından dolayı ürpermiş bir haldeyken vereceklerini verenler, (evet!) işte onlar hayırlarda yarışıyorlar. Onlar onun için [hayırlar için] öne geçenlerdir.
62- Hiçbir cana kendi genişliğinden [gücünden] fazlası [sorumluluk] yüklemiyoruz. Tarafımızda gerçeği dile getiren bir kitap vardır. Onlar, zulme uğramazlar.
63- Aksine, kalpleri bundan [dolayı] bir bataklık içindedir. Onların, bundan beride kendisi için eylemde bulunmakta oldukları bir takım eylemler de vardır.
64- Sonunda onların zengin şımarıklarını yakaladığımız zaman, bir bakarsın ki onlar feryat ediyorlar.
65- "Bugün feryat etmeyin. Gerçekten siz, bizden [tarafımızdan] yardım olunmazsınız"
66-67- "Ayetlerim size okunup teşvik ediliyordu, ardından siz onlara [ayetlerime] büyüklük taslayanlar iken geceleyin sohbet halinde saçmalayarak gerisin geriye baş aşağı dönüyordunuz."
68- (o) Sözü[n sonucunu]¹ hiç düşünmediler mi? Yoksa, öncü-önceki atalarına hiç gelmeyen mi onlara geldi?
¹: "tedbir=تدبير" işin sonucunu düşünmektir. (müfredat : دبر)
69- Yoksa, Elçilerini hiç tanımıyorlar da bundan dolayı mı onu (kur'an'ı) tanımıyorlar?
70 - Yoksa "Onda bir cinnet-delilik var" mı diyorlar? Hayır! Kendilerinin çoğu gerçeğe karşı isteksizken o, kendilerine gerçeği getirdi.
71- Şayet, 'Gerçek' onların hevalarına bağlı olsaydı, gökler, yer [tüm evren] ve onların içindeki kimseler, mutlaka bozulurdu. Aksine, kendilerine hatırlatmalarını (zikirlerini) getirdik. Artık, onlar hatırlatmalarından (zikirlerinden) vazgeçicidir.
72- Yoksa onlardan [küçük]¹ bir haraç mı istiyorsun?² RAB'bin rızık verenlerin en iyisi (hayırlısı) iken, onun [büyük] haracı daha hayırlıdır.
¹: "[küçük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harcen=خرجا" denilirken, "[büyük] haraç" olarak çevrilen kısımda "harac=خراج" denilmiştir. Bu iki ifade arasındaki ince farka göre böyle çeviri yapıldı. (farkı öğrenmek için : keşşaf sahibi)
²: Elçi üzerinden, elçilik görevinde bulunarak İslamı duyuran tüm Müslümanlara yönelik bir ifadedir. Peygamberin haraç istemesi düşünülemez.
73- Gerçekten sen, onları sapasağlam bir doğru yola mutlaka davet ediyorsun.
74- Gerçek şu ki, ahirete [son hayata] inanmayanlar, doğru yoldan mutlaka ayrılanlardır.
75- Onlara rahmet etseydik ve zarar[türün]den kendilerinde olan ne varsa onu kaldırmış olsaydık taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın mutlaka inat etmeye devam ederlerdi.
76- Onları elbette azap ile yakalamıştık da RAB'leri için boyun eğmediler. Yalvarmıyorlar.
77- Sonunda şiddetli bir azap sahibi bir kapıyı kendilerinin üzerlerine açtığımız zaman, bir bakarsın ki onlar onun içinde kederlidir.
78- Size kulak, bakışlar ve gönüller inşaa eden O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
79- Yerde [dünyada] sizi eleyip ortaya çıkaran O'dur. Sadece ona doğru bir araya toplanırsınız.
80- Hayat veren ve öldüren O'dur. Gece ve gündüzün ihtilafı [birbirinin zıttına gelişi], onundur. Artık, akıl etmiyor musunuz?
81- "Hayır!" dediler. "[Bunlar], öncülerin-öncekilerin sözlerinin örneğidir"
82-83- "Öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı? gerçekten biz mi yeniden diriltilmiş olacağız? Elbetteki bu [bahsettiğin olay] önceden bize ve atalarımıza da söz verilmişti. Bu, öncülerin-öncekilerin satırlarından[uydurmalarından] başkası değildir." dediler.
84- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : yer [dünya] ve içinde bulunan kimseler, kimindir?" de.
85- "Allah'ındır" diyecekler. "Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.
86- "Yedi(birçok) göğün RAB'binin ve Büyük Arş'ın [evrenin yönetiminin] RAB'bi kimdir?" de.
87- "Allah" diyecekler. "Artık, sakınmıyor musunuz?" de.
88- "Eğer, bilmekte idiyseniz (cevap verin) : kendisi koruyup kollayan (ama) kendisi ona [herhangi bir şeye] karşı korunup kollanmaya(ihtiyacı olmaya)n iken her şeyin sistemi elinde [kuvvetinde]¹ bulunan kimdir?" de.
¹: "yed=يد" kelimesi el manasında olup, "kuvvet," anlamında istiare edilir. Mesela (وقع يدي عدل) yani "adaletin iki eline düştü" denilir. "adaletin kuvvetine düştü" manasındadır. (müfredat : يد)
89- "Allah'ındır" diyecekler. "O halde, nasıl oluyor da sihirleniyor[aldatılıyor]sunuz?" de.
90- Aksine! Onlara gerçeği getirdik. Gerçekten onlar kesinlikle yalancılardır.
91-92- Allah, hiçbir çocuk edinmedi ve onunla birlikte hiçbir Tanrı olmadı¹. [olsaydı]² o zaman her bir Tanrı, kendi yarattığını mutlaka götürür ve mutlaka birbirlerine karşı üstün olurlardı. Gayb'ın [görünmeyenin] ve şehadet'in [açıkça görünenin] bileni olan Allah, onların yakıştırmasından münezzehtir, onların ortak saydıklarından yücedir.
¹: "ka'ne=كان" fiili, "idi, oldu" manasına gelir. Allah için kullanıldığı takdirde, "ezelden beridir böyledir" manasına gelir. (müfredat : كان)
²: "izen=إذا" yani "O zaman" ifadesi şartın cevabına gelir. Bu ifade, (ولو كان معه آلهة ) yani "şayet onunla birlikte Tanrılar olsaydı" şeklinde bir şart cümlesinin atıldığını [hazf edildiğini] gösteriyor. Çünkü ayetin öncesi, bu ifadeye yeterince işaret ediyor. (zamahşeri:keşşaf)
93-94- "RAB'bim! Eğer, onlara söz verilen [şeyleri] bana göstereceksen... RAB'bim! beni (bu) zalimler halkının içinde sayma!" de.
95- Gerçekten biz, onlara söz verdiğimiz [şeyleri] sana göstermeye mutlaka imkanı olanlarız.
96- Kötülüğü en güzeliyle def et. Onların yakıştırmalarını biz daha iyi biliyoruz.
97- "RAB'bim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığındım." de.
98- "Bana gelmelerinden sana sığındım RAB'bim!"
99-100- [yakıştırmaları¹], kendilerinden birine ölüm gelip, kendisi "RAB'bim! Beni geriye dönder! Belki Kendisini terk ettiğim düzgün eylemde bulunurum." diyene kadardır. Asla! Gerçekten o, [kendisinin dönme isteği] onun söyleyeceği bir kelimedir (sadece). Onların arkalarında, yeniden dirilecek oldukları güne kadar bir berzah [engel] vardır.
¹: "-e kadar" manasında olan "hatte=حتى" edatı, 96. Ayetteki "Onların yakıştırmaları" ifadesine bağlıdır. (zamahşeri:keşşaf)
101- Sur'un içine üflendiği zaman, o gün aralarında nesepler[soy bağları] yoktur ve soruşturmazlar.
102- Artık, kim[ler]'in tartıları ağır geldiyse, işte onlar başarılı olanların ta kendileridir.
103- Artık, kim[ler]'in tartıları hafif geldiyse, işte onlar cehennemde kalıcı olarak kendi canlarını kayba uğratanların ta kendileridir.
104- Onlar, onun [ateşin] içinde [yanmaktan] dişleri görünür¹ bir haldeyken, ateş onların yüzlerini kavurur.
¹: (Fahreddin Razi)
105- Ayetlerim size hiç okunup teşvik edilmekte değil miydi? ardından siz de onları hiç yalanlamakta [değil miydiniz?]
106- "RAB'bimiz! Talihsizliğimiz bize galip geldi, biz yolu kaybetmiş bir millet olduk." dediler.
107- "RAB'bimiz! Bizi ondan [ateşten] çıkar! Eğer, tekrar [yalanlamaya] dönersek, artık biz kesinlikle zalimleriz [demektir]"
108- [RAB'leri] "Yıkılın onun [ateşin] içine ve benimle konuşmayın!" dedi.
109-110-111- "Gerçek şu ki, kullarımızdan olan bir grup, "RAB'bimiz! İnandık, o halde bizi bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak bize merhamet et." diyordu. Siz, onları bir alay konusu ediniyordunuz. Öyle ki, hatırlatmamı (zikrimi) size unutturdular¹. Siz onlardan yana gülmekteydiniz. Gerçekten ben, bugün onlara sabır etmeleri sebebiyle ''Onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir" diye onlara karşılığını verdim."
¹: "alay konusu edinmeniz sebebiyle, artık size zikri bildirmez oldular." manasındadır.
112- " Yerde [dünyada] seneler sayısı bakımından ne kadar kaldınız?" dedi.
113- "Bir gün veya bir günün bir kısmı [kadar] kaldık. Artık sayanlara sor." dediler.
114- "Bilmiş olsaydınız, pek az [bir zaman] dışında kalmadınız" dedi.
115- "Sizi sadece boşuna-zevkine yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?"
116- Gerçeğin hükümdarı olan Allah, yücedir. Çok değerli olan arş'ın [yönetimin] RAB'bi olandan başka hiçbir Tanrı yoktur.
117- Kim, Allah ile beraber kendisinde herhangi bir sağlam delil bulunmayan başka bir Tanrıya dua ederse [bilsin ki] kesinlikle onun hesabı sadece RAB'binein katındadır. Gerçek o ki, kâfirler [gerçeği örtenler] başarılı olmazlar.
118- "RAB'bim! Bağışla ve sen merhametlilerin en iyisi (hayırlısı) olarak merhamet et" de.
18 Eylül 2019 Çarşamba
22- Haç süresi (Hubeyb öndeş meali)
Hac suresi
1- Ey insanlar! RAB'binize (karşı gelmekten) sakının. Gerçekten, saat'in depremi, çok büyük bir şeydir.
2- Onu [depremi] gördüğünüz gün, her bir emzirenin (annenin) emzirdiğinden yana dikkati kaçar. Her bir yük (çocuk) sahibi, yükünü bırakır. İnsanları sarhoş görürsün, hâlbuki onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı şiddetlidir.
3- İnsanlardan, herhangi bir bilgi olmaksızın Allah hakkında mücadele eden/tartışan ve (iyilikten) soyutlanmış her bir şeytana uyan kimse[ler] vardır.
4- Onun [öylesi kimselerin] üzerine "kim onu [şeytanı] veli/idareci yaparsa [bilsin ki] kesinlikle o [şeytan], ona [veli yapan kimseye] yolu kaybettirir ve alevin azabına yumuşakça iletir." diye yazıldı.
5- Ey insanlar! Eğer, yeniden dirilmeden yana, bir şüphe içindeyseniz, [şunu düşünün] kesinlikle biz, size açıklamak için, sizi topraktan sonra bir damladan(zigottan)¹, sonra bir Alaka[rahme tutunan]dan, sonra biçimlenmiş ve biçimlenmemiş bir küçük etten sizi yarattık. Rahimlerde, tercih ettiğimizi isimlendirilmiş bir süre sonuna kadar barındırıyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz, sonra şiddetinize [olgunluk çağınıza] ulaşmanız için [size ömür veriyoruz²]. Sizden, kimisi vefat ettiriliyor³, sizden kimisi de bilgiden sonra hiçbir şey bilmemesi için, ömrün en reziline(yaşlılığa) döndürülüyor. Yeri [dünyayı], kupkuru bir arazi halinde görürsün. O anda, onun [yerin] üzerine suyu indiririz, [yer] harekete geçip kabarır ve çekici her sınıftan yetiştirir.
¹: Nahl 6. Ayetin dipnotuna bakınız, bu ayette de görüldüğü üzere, "alaka[rahme tutunan hücre]" aşamasının hemen öncesi "nutfe" olarak tarif edilmiştir. Nutfenin meniden olduğu kıyamet 37. Ayette belirtildiği için, nutfeyle kasıt meni olamaz, zigot aşaması olmalıdır.
1- Ey insanlar! RAB'binize (karşı gelmekten) sakının. Gerçekten, saat'in depremi, çok büyük bir şeydir.
2- Onu [depremi] gördüğünüz gün, her bir emzirenin (annenin) emzirdiğinden yana dikkati kaçar. Her bir yük (çocuk) sahibi, yükünü bırakır. İnsanları sarhoş görürsün, hâlbuki onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı şiddetlidir.
3- İnsanlardan, herhangi bir bilgi olmaksızın Allah hakkında mücadele eden/tartışan ve (iyilikten) soyutlanmış her bir şeytana uyan kimse[ler] vardır.
4- Onun [öylesi kimselerin] üzerine "kim onu [şeytanı] veli/idareci yaparsa [bilsin ki] kesinlikle o [şeytan], ona [veli yapan kimseye] yolu kaybettirir ve alevin azabına yumuşakça iletir." diye yazıldı.
5- Ey insanlar! Eğer, yeniden dirilmeden yana, bir şüphe içindeyseniz, [şunu düşünün] kesinlikle biz, size açıklamak için, sizi topraktan sonra bir damladan(zigottan)¹, sonra bir Alaka[rahme tutunan]dan, sonra biçimlenmiş ve biçimlenmemiş bir küçük etten sizi yarattık. Rahimlerde, tercih ettiğimizi isimlendirilmiş bir süre sonuna kadar barındırıyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz, sonra şiddetinize [olgunluk çağınıza] ulaşmanız için [size ömür veriyoruz²]. Sizden, kimisi vefat ettiriliyor³, sizden kimisi de bilgiden sonra hiçbir şey bilmemesi için, ömrün en reziline(yaşlılığa) döndürülüyor. Yeri [dünyayı], kupkuru bir arazi halinde görürsün. O anda, onun [yerin] üzerine suyu indiririz, [yer] harekete geçip kabarır ve çekici her sınıftan yetiştirir.
¹: Nahl 6. Ayetin dipnotuna bakınız, bu ayette de görüldüğü üzere, "alaka[rahme tutunan hücre]" aşamasının hemen öncesi "nutfe" olarak tarif edilmiştir. Nutfenin meniden olduğu kıyamet 37. Ayette belirtildiği için, nutfeyle kasıt meni olamaz, zigot aşaması olmalıdır.
En doğrusunu Allah bilir..
²: "nuammirukum=نعمِّركم" ifadesi hazf edilmiştir. (Müşkül i'rab-ul kur'an) çünkü (لتبلغو) ifadesinin başındaki (ل) harfi, buna işaret ediyor.
³: "yeteveffa=يَتوفى" yani "[Allah] vefat ettiriyor" şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi)
6- İşte bu, Allah'ın 'Hakkın' ta kendisi olması, ölüleri diriltmesi ve her şeye imkanı olması sebebiyledir.
7- bir de Saat'in, kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir halde gelici olmasından ve Allah'ın, kabirlerdeki kimse[ler'i] diriltmesi [sebebiyledir]¹.
¹: bu Ayetteki (أن) edatları Önceki Ayetteki (....بأن الله هو) sözüne matuftur.
8- İnsanlardan kimisi hiçbir bilgi, hiçbir doğru yol rehberi ve hiçbir aydınlatıcı kitap olmaksızın Allah hakkında mücadele eder/tartışır.
9- Allah'ın yolundan saptırmak için, kaba davranıp¹ yüz çevirdi. Kendisi için dünyada [ilk'te] bir rezillik vardır. Kıyamet gününde kendisine yangın azabını tattırırız.
10- İşte bu[azap], elinin önden hazırladığı [şeyler] sebebiyle ve Allah'ın kullara asla zulmedici olmaması sebebiyledir.
11- İnsanlardan, bir harf [kenar] üzerinden¹ Allah'a kulluk eden kimse vardır. Kendisine bir hayır isabet ettiyse, onunla tatmin olur; bir fitne [sınama] isabet ederse, yüzü üzerine (geriye) dönüş yapar, dünyayı [ilk'i] ve ahireti [sonu] kaybeder. İşte bu, apaçık kaybedişin ta kendisidir!
¹: bu ifadenin anlamını, ayetin devamı açıklamıştır. (müfredat : حرف)
12- Allah'tan beride, kendisine hiçbir zarar vermeyen ve kendisine fayda veremeyen [şeylere] dua ediyor. İşte bu, çok uzak kayboluşun ta kendisidir.
13- Gerçekten¹ zararı, faydasından daha yakın olan kimseye dua ediyor. Gerçekten ne kötü sahiptir! gerçekten ne kötü destekçidir!
¹: "le men=لمن" ifadesinin başındaki (ل) harfi tekit amaçlıdır. Ama öne alınmıştır. Sona almak da başa almak da uygundur. Bunun örneği çoktur (kurtubi) burada (ل) harfi ertelenmiştir. Yani Ayetteki cümle aslında (...من لضره) şeklindedir.
14- Gerçekten Allah, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş kimseleri, alt taraflarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Gerçekten Allah, istediğini yapıyor.
15- Kim, dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] Allah'ın kendisine asla yardım etmeyeceğini düşünmekte idiyse, göğe/tavana¹ bir sebeple² [vasıtayla/iplikle] uzansın, sonra (gökten gelecek olanları) kessin. Ardından baksın, planı şiddetle öfkelendiği [şeyi] gideriyor mu?
¹: "gök" mânâsına gelen "sema = سماء" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılır. "ard= أرض" kelimesi "aşağı taraf" ; "sema" kelimesi ise "yukarı taraf" manasında kullanılır. (müfredat : أرض) her şeyin seması onun yukarı tarafıdır. her sema, altındakiler için "sema" sayılır. Her ard (yer) üst tarafında bulunanlar için "ard" sayılır. (müfredat : سما) Buna göre ilk muhatabı olan insanlar için "sema" derken o insanların yukarıda gördükleri her şeyi kasıt etmektedir. Yıldızlar, bulutlar, yağmur, gökyüzü... Hepsi "sema" diye anlatılır.
Mesela şair atının sırtını anlatırken "ipek gibi kırmızıdır GÖĞÜ/seması (üst tarafı) [وأحمر كالديباج أما سماؤه فَرَيّا]" demiştir. Üst tarafında olan her şeye "sema" denir. Hatta çamur, ot, yağmur ve evin çatısı için, yerden yukarıda olması nedeniyle "sema" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet) bir başka şair, yağmuru şu sözlerinde "gök" diye anlatmıştır. . "Gök bir topluluğun arzına(bölgesine) düştüğü zaman... [إذا سقط السماء بأرض قوم]" (kurtubi enam 6. Ayet )
²: "sebeb=سبب" her iki manaya da gelebilir. (müfredat : سبب)
Ayetin manası özetle şöyledir: "kim Allah'ın peygamberine yardım etmeyeceğini düşünmekte idiyse, elinden gelen her şeyi yapsın, isterse öfkesinden kendini assın, isterse göğe çıksın ve gelecek yardımı kesmeye çalışsın, sonra baksın eline bir şey geçecek mi?"
"tavana kendisini assın sonra nefesini kessin", "göğe çıksın, mesafe kat etsin baksın", şeklinde de yorumlanmıştır. Hangi anlam olursa olsun ayetin mesajı aynıdır. (zamahşeri: keşşaf, Fahreddin Razi, kadı beydavi)
16- İşte bunun gibi, onu apaçık ayetler [işaretler] halinde indirdik. Gerçekten Allah, kimi istiyorsa¹ ona yol gösteriyor.
¹: "Allah kimi ister?" sorusunun cevabını rad 27 "Allah, kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor" ayeti veriyor. Yani Allah, insanın eylemine göre yol gösteriyor.
17- Gerçek şu ki, inanmış olanlar, yahudiliği seçmiş olanlar, sabii'ler, hristiyanlar, mecusiler ve şirk koşmuş olanlara [gelince] kesinlikle Allah, kıyamet gününde aralarını ayırır. Gerçekten Allah, her şeye devamlı şahittir.
18- Göklerdeki kimselerin, yerdeki kimselerin, güneşin, ay'ın, yıldızların, dağların, kımıldananların sadece Allah'a secde [itaat] ettiğini hiç görmedin mi? İnsanlardan birçoğu da [Allah'a secde ediyor.] Birçoğuna [gelince] ise azap kendilerine hak oldu. Allah, kimi alçaltırsa, artık ona değer verici [hiçbir kimse] yoktur. Gerçekten Allah, tercih ettiğini yapıyor.
19- Bu iki davacı, RAB'bi hakkında davalaştı.¹ Gerçeği örten kimseler(e gelince ise), kendilerine Ateşten bir kıyafet kesildi. Başlarının üstünden kaynar su dökülür.
¹: "ihtesamu=اختصمو" çoğuldur, fakat fail olan "hasmeni=خصمان" ifadesi ise tesniyedir. Normalde ikisinin de tesniye olması gerekirdi. Ancak "hezeni hasmeni =هَذَانِ خَصْمَانِ" ifadesi lafza göredir, "ihtesamu=اختصمو" ifadesi ise manaya göredir. Çünkü "Bu iki davacı" derken, "Bu iki davacı [grup]" manası kasıt edilmiştir. Tesniye, lafza göre gelmiştir. Çoğul olan "davalaştılar" ifadesi ise manaya göre gelmiştir. Benzeri bir kullanım Muhammed 16. Ayette de vardır. "minhum men yestemiu ileyke=منهم من يستمع إليك" yani "Onlardan sana kulak vermiş kimse vardır." ifadesinde geçen "kimse" [من] lafzen tekil ancak mana itibariyle çoğul olduğu için ayetin devamında "hatte ize haracu=حتى إذا خرجو" yani "Nihayet ÇIKTIKLARI zaman" denilmiştir. Hâlbuki buradaki "çıktıkları" ifadesi çoğuldur. Çünkü manaya göre çoğul kullanılmıştır. (zamahşeri: keşşaf)
Dili bilmeyenler bu ayetin gramer hatası olduğunu zannetmiştir.
20- karınlarının içindekiler ve ciltleri onunla eritilir.
21- Onlara demirden kamçılar vardır.
22- Her ne zaman, ondan yani dertten çıkmak isterlerse, onun içine tekrar iade edilirler. "Yangın azabını tadın!" [denilir]¹
¹: takdiri bir (قيل لهم) ifadesi olmalıdır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
23- Gerçekten Allah, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanları alt taraflarından ırmaklar akan, içinde bileziklerden ve altından takınıp güzelleşecekleri cennetlere girdirir. [Kendilerine] inci¹ [verilir]. Onlardaki [cennetlerdeki] elbiseleri ipektir.
¹: bu cümle (يؤتون لؤلؤا) takdirindedir. Çünkü (لؤلؤا) kelimesi mensup oluşu buna işaret ediyor. (zamahşeri:keşşaf)
24- Sözün temiz olanına yumuşakça iletildiler. Övgüye layık olanın doğru yoluna yumuşakça iletildiler.
25- Evet, gerçeği örtmüş, Allah'ın yolundan ve kendisini insanlar için, orada ibadete kapananın/yerli olanın ve yabancının eşit olduğu [bir yer] yaptığımız¹ kutsal ibadethaneden (Mescidi haram'dan) çevirmekte olanlara (azap ederiz).² kim orada haksızlıkla, zulümle [herhangi bir şey]³ isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız.
¹: "seveEn=سوا" ifadesi, (جعلناه) fiilinin ikinci nesnesidir. Aynı ifade "seveUn=سوا" şeklinde de okunmuştur. Buna göre cümle olarak ikinci nesnedir. (zamahşeri: keşşaf) çeviri birinciye göre yapıldı.
²: "inne=إن" 'nin haberi hazf edilmiştir [atılmıştır]. (zamahşeri:keşşaf)
³: Ayetteki (بالحاد بظلم) ifadeleri hal'dir. Nesne, bu ifadenin kapsamına girecek her şeyi kendisine almak için terk edilmiştir. (zamahşeri:keşşaf)
26-27- Hani, İbrahim'i "Bana hiçbir şeyi ortak kabul etme. Tavaf edenler, kıyam edenler, çokça rüku edenler ve çokça secde edenler için evimi temizle. İnsanların içinde, haccı ilan et, sana yaya olarak ve her derin-uzak vadiden gelen yorgun binek üzerinde sana gelsinler." diye, (o) evin mekanına yerleştirmiştik.
28- "Kendileri için faydalara şahit olmaları ve bilinen günlerde, yırtıcı olmayan sağmal hayvanlardan kendilerine ne rızık ettiysek onun üzerine Allah'ın ismini anmaları için [Haccı ilan et]. Artık onlardan yeyin ve fakir olan perişan [insanlara] yedirin.
29- Sonra, vücut temizliğini [tırnak kesimi, tıraş ve vücut temizliği]¹ tamamlasınlar, adaklarına vefa göstersinler ve eski-değerli evi tavaf etsinler.
¹: "tefese=تفث" kelimesinin aslı tırnak ve benzeri vücuttan kesilip atılan şeylerin kiridir. Ayetteki "yagdu=يقضو" fiilinin manası ise bir şeyi kesmek ve gidermektir. (müfredat : تفث) bu anlamlar kasıt edilen anlamın, tıraş olmak, tırnak kesimi ve benzeri bir temizlik kasıt edildiğini gösteriyor.
30-31- [İş, vaziyet] işte böyledir.¹ kim, Allah'ın kutsallarını yüceltirse [bilsin ki] bu kendisi için RAB'binin katında daha iyidir (hayırlıdır). Sağmal hayvanlar sizin için helal kılındı. Ancak size okunanlar [haram kılındı]². Ona [Allah'a] müşrik olmaksızın, Allah'a hanifler [yönelmişler] olarak putlardan olan kirden kaçının ve taraflılığın[yalanın] sözünden de kaçının. Kim Allah'a şirk koşarsa, o sanki gökten sert bir şekilde düşüp, kuşun kendisini kapıp kaçmakta olduğu hatta³ rüzgarın kendisini uzak bir mekana havalandırdığı (bir kimse) gibidir.
¹: "ze'like=ذالك" hazf edilmiş bir müptedanın haberidir. (zamahşeri:keşşaf)
²: Buradaki istisna, (انعام) ["sağmal hayvanlar"] ifadesinden yapılmış bir istisna değildir. [ yani "sağmal hayvanlardan size okunanlar harici geri kalanlar helaldir" manasında değildir.] Maide 3. Ayette okunanlar haramdır, sağmal hayvanlar helaldir. (zamahşeri:keşşaf)
³:"ev=او" edatı yerine göre "ve, veya, hemde, - e kadar, hatta, aksine" anlamlarına gelir. (Halil bin Ahmed, kitabu-l Ayn: أو)
32- [Durum]¹ böyledir. Kim Allah'ın işaretlerini yüceltirse [bilsin ki] kesinlikle bu, kalplerin takvasındandır.
¹: "ze'like=ذالك" hazf edilmiş bir müptedanın haberidir. Ayet (الأمر ذالك ) takdirindedir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
33- Onlarda (sağmal hayvanlarda), isimlendirilmiş [belirlenmiş] bir süre sonuna kadar sizin için faydalar vardır. Sonra onların mahalli, eski-değerli evdir (beyti-l atik).
34-35- Allah'ın ismini, yırtıcı olmayan sağmal hayvanlardan kendilerine rızık ettiklerimizin üzerine anmaları için, her bir topluluğa bir ibadet kurbanı yaptık. Artık Tanrınız, bir tek Tanrı'dır. O halde, sadece onun için teslim[Müslüman] olun. Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen ve kendilerine rızık ettiklerimizden harcama [infak] yapan o alçak gönüllüleri, kendilerine isabet edenler üzerine sabredenleri¹, yönelişi (namazı) ayakta tutanları müjdele.
¹: "Sabiri'ne=الصابرين" cümlesi, "muh'biti'ne=مخبتين" cümlesine matuftur. "mimme razekna... =مما رزقنا..." ifadesi, ayetin başındaki (الذين) mevsul'ünün sıla cümlesidir. (Müşkül i'rab-ul kur'an) çeviri, Buradaki gramer açıklamasına göre yapılmıştır.
36- ve bedenler¹ [develer]... Onları da sizin için, Allah'ın işaretlerinden yaptık, onlar da sizin için bir hayır vardır. O halde, onların üzerine sıra halindeyken Allah'ın ismini anın. Onların yanları devrildiği [öldükleri] zaman, onlardan yiyin ve kanaat getiren[aza yetinen, istemeye çekinene] ve istemekten çekinmeyene (dilenciye) yedirin². İşte bunun gibi, onları sizin için hizmete sunduk. Şükretmeniz beklenir.
¹: (müfredat : بدن, kadı beydavi)
²: Kurban kesmeyi bir vahşet olarak görüp "Tanrı böyle bir emir veremez" diyenlere verilecek en güzel örnek doğadır. Çünkü doğayı yaratan Tanrı, tüm canlıları birbirlerine kurban etmiştir. Bir ceylanı aslana kurban eden Tanrının, bir sağmal hayvanı da insana kurban etmesi gayet doğaldır. Dini inançları bir tarafa bıraksak bile Tanrının doğadaki yarattığı kanunlara bakarak her canlıyı birbirine kurban ettiğini anlayabiliriz. Dolayısıyla "Tanrı kurbanı emir edemez" diyenler doğadaki bu gerçeğe karşı gözlerini kapatıyor.
37- Onların etleri ve kanları Allah'a asla ulaşamaz; fakat ona [Allah'a] sizden gelen takva [korunup sakınma] ulaşır. İşte böylece size yol göstermesi üzerine Allah'ı yüceltmeniz için onları hizmete sundu. Güzellik edenleri müjdele!
38- Gerçekten Allah, inanmış olanları çokça savunuyor/koruyor. Gerçekten Allah, çokça hainleri, nankörleri sevmiyor.
39- kendileri zulüm edilmeleri sebebiyle, kendilerine savaş açılanlara [savaş konusunda]¹ izin verildi. Gerçekten Allah, onların yardımına mutlaka imkanı olandır.
¹: "kendilerine savaş açılanlar" ifadesi, izin verilenin "savaş" olduğuna işaret etmektedir. Bundan dolayı (في القتال) ifadesi hazf edilmiştir. (zamahşeri:keşşaf, kurtubi, kadı beydavi) ayrıca "kendilerine savaş açılanlar" ifadesi, "savaşanlar" manasında (يُقاتِلو) şeklinde de okunmuştur. (zad'ul mesir, zamahşeri: keşşaf, kurtubi, Fahreddin Razi) bu kıraat'te, bir nevi "Kendileri zulüm edilmeleri sebebiyle, savaşan kişilere (bu yaptıkları savaşa) izin verildi" denilmiş gibidir.
40- [kendilerine zulüm edildiği için izin verilenler] ki, ancak "RAB'bimiz Allah'tır" diyorlar diye, yurtlarından haksızca çıkarıldı. Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla savunması olmasaydı içlerinde Allah'ın ismi çokça anılan Manastırlar, Kiliseler, Havralar ve ibadethaneler mutlaka yıkılırdı. Allah, kendisi[nin dinine¹] yardım eden kimse[ler'e] mutlaka ama mutlaka yardım edecektir. Gerçekten Allah güçlüdür, devamlı üstündür.
¹: tamlayan [muzaf] olan (دين) kelimesi atılmıştır [hazf edilmiştir].
41- [Onlar] ki kendilerini yerde [bölgede] yerleştirsek (saltanat versek), yönelişi (namazı) ayakta tutarlar (gereğince kılarlar), zekatı verirler, tanınanı [iyiliği] emir eder; tanınmayandan [kötülükten] engellerler. İşlerin sonucu sadece Allah içindir.
42- Eğer seni yalanladılarsa, [şunu bil ki] onların öncesinde, Nuh'un milleti, Ad ve semud da yalanlamıştı.
43- İbrahim'in milleti de Lut'un milleti de [yalanlamıştı].
44- Medyen milleti de [yalanlanmıştı]. Musa¹ da yalanlanmıştı, onlara mühlet vermiştim, sonra onları yakalamıştım. Artık, beni tanımamak nasıl olmuş?
¹: neden "Musa'nın halkı da yalanlamıştı" denilmedi de "Musa yalanlandı" denildi? Çünkü Musa'nın halkı olan İsrail oğulları onu yalanlamadı, onu halkından olmayan kiptililer yalanladı. (zamahşeri:keşşaf)
45- [Millet] zalim iken, kendisini helak etmiş olduğumuz kaç tane kent vardır... Artık, o [Kentler], Arş'ları/çatıları üzerine yıkıktır. kullanılmaz kaç tane kuyu, güçlendirilmiş kaç tane köşk vardır..
46- Yerde [dünyada] hiç gezmediler mi ki kendisiyle akıl edecekleri kalpler¹ veya kendisiyle işitecekleri kulaklar kendilerinin olsun? Gerçek şu ki, bakışlar [gözler] körleşmez, fakat göğüslerde bulunan kalpler körleşir.
¹: Kur'an kalbi genellikle duygusal bir anlayış, kavrama ve derin anlayış kaynağı olarak tarif etmektedir. Genellikle öfke, sevgi, merhamet gibi duyguların ve bununla birlikte düşünme özelliğine sahip bir organ olarak tanımlar. Bilimden bihaber olan din karşıtları, bu durumun bilimsel bir hata olduğunu sanıyor, fakat bilim ise bu ayetlerin doğruluğunu ispat etmiştir.
47- Azabı senden acele istiyorlar, Allah, verdiği söze asla aykırı davranmayacak. Gerçekten, RAB'binin katındaki herhangi bir gün, saydıklarınızdan bin sene gibidir¹.
¹: Einstein'in, zamanın izafiyet teorisine uyumlu bir ayettir. Bu teoriye göre, yer çekiminden uzaklaştıkça ve hız arttıkça, zamanın hızı değişir. Stephen hawking, kitabında bu gerçeği şöyle anlatır: "Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.” (Stephen hawking, brief history of time. Chapter 2) ayette de, "Allah'ın katında" denilen, yerini bilmediğimiz bir yerde zamanın bizim saydığımız zamana kıyasla göreceli olduğu belirtilmiştir.
48- kendisi zalim iken kendisine mühlet verdiğim kaç kent vardır... Sonra [o kentleri] yakaladım, dönüş sadece banadır.
49- "Ey insanlar! Ben sizin için sadece apaçık bir uyarıcıyım!" de.
50- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara (evet!) onlara bir bağışlanma ve çok değerli bir rızık vardır.
51- Ayetlerimiz [işaretlerimiz] konusunda aciz bırakıcılığa gayret etmiş olanlar (evet!) İşte onlar, kızgın ateşin dostlarıdır
52- Senden önce bir Elçi ve Nebi[türün]den ne gönderdiysek mutlaka [şu olmuştur], kendisi temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine¹ (el) atmıştır, ardından Allah da şeytanın attığı [şeyi] kaldırmıştır, sonra Allah kendi ayetlerini hükümlendirmiştir [sağlamlaştırmıştır]. Allah devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir.
¹: "temenni=تمني" gerçekleşmesi neredeyse mümkün olmayan istek ve düşüncedir. (müfredat : مني) Buradaki Kasıt edilenin "okumak" olduğu ve kıyamet 16, taha 14 ayetlerinde yazdığı üzere, peygamberin vahiyde acele etmesinin kasıt edildiği de söylenmiştir. (keşşaf sahibi, kurtubi, müfredat : مني)
"garanik hadisesi" olarak bilinen olaya gelince: bu konuda bilgin olan kimseler, bu olayın yalan olduğu ve kaynaklarının sorunlu olduğu konusunda hemfikirdir. (İbni kesir, kurtubi, kadı beydavi)
53- [Allah], şeytanın attığı [şeyi], kalplerinde bir hastalık bulunan ve kalpleri katı olan kimselere bir fitne [sınama] yapmak için [böyle yaptı]. Gerçekten, zalimler mutlaka çok uzak bir cepheleşmenin içindedir.
54- Bir de, kendilerine bilgi verilenler onun RAB'lerinden (gelen) gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar ardından kalpleri ona alçak gönüllü olsun diye [böyle yaptı]. Gerçekten Allah, inanmış olanları sapasağlam bir doğru yola mutlaka yol ileticidir.
55- Gerçeği örtmüş olanlar, saat (kıyamet) aniden kendilerine gelinceye veya kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar ondan (kur'an'dan) yana, bir kararsızlık/şüphe içinde [olmaya] ara vermezler.
56- O gün yönetim (mülk) kendilerinin arasında hükmeden Allah'ındır. Artık, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar Naim'in cennetlerindedir.
57- Gerçeği örtüp göz ardı etmiş ve ayetlerimizi [işaretlerimizi] yalanlamış olanlara (evet!) İşte onlara alçaltan bir azap vardır.
58- Allah'ın yolunda hicret eden, sonra da öldürülen veya ölenlere [gelince] Allah, onları olabildiğince güzel bir rızık [ile] mutlaka rızıklandıracaktır. Gerçekten Allah, rızık verenlerin kesinlikle en iyisidir (hayırlısıdır).
59- Onları, razı oldukları bir girişe mutlaka girdirecektir. Gerçekten Allah, devamlı bilendir, bir halimdir.
60- [Durum¹] işte budur. Kendisine sonuç [karşılık] verildiğinin misliyle sonuç [karşılık] veren sonra kendisine karşı aşırıya gidilen kimse[ler'e] Allah, mutlaka ama mutlaka yardım eder. Gerçekten Allah, çok affedendir, çok bağışlayandır.
¹: "ze'like= ذالك" ifadesi, atılmış [mahzuf] bir öznenin yüklemidir. [yani cümle (الأمر ذالك ) takdirindedir.] (Müşkül i'rab-ul kur'an)
61- İşte bu, Allah'ın geceyi gündüzün içine geçirmesi ve gündüzü gecenin içine geçirmesi¹ sebebiyle ve Allah'ın devamlı işiten, devamlı bilen olması sebebiyledir.
¹: Gündüzün ve gecenin uzaması anlamında olduğu söylenmiştir. (müfredat :ولج)
62- İşte bu, Allah'ın 'Hakkın[gerçeğin]' ta kendisi olması; onların ondan [Allah'tan] beride dua ettiklerinin de yalanın ta kendisi olması ve Allah'ın, en yüce olanın, en büyük olanın ta kendisi olması sebebiyledir.
63- Allah'ın, gökten bir su indirdiğini, ardından yerin yemyeşil bir hale sabahladığını [dönüştüğünü] görmüyor musun? Kesinlikle Allah, bir latif'tir, devamlı haberdardır.
64- Göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunanlar onundur. Gerçekten Allah, zenginin olanın, övgüye layık olanın kesinlikle ta kendisidir.
65- Yerde [dünyada] bulunanları ve denizde akıp giden gemileri Allah'ın sizin için hizmete sunduğunu hiç görmedin mi? Yerin üzerine düşmesin (içine çökmesin) diye göğü (evreni) tutuyor¹. Ancak, kendisinin izni olursa [düşer]. Gerçekten Allah, insanlara kesinlikle bir Rauf'tur, bir Rahimdir.
¹: Göğün yere düşmesi olayı bilimsel olarak şu şekillerde açıklanabilir.
1- Kur'an ne anlatıyor?
➡ Gök ve yer bitişik iken birbirinden ayrıldı (Enbiya 30)
➡Gök genişliyor (zariyat 47)
➡Gök tutulmuyor olsaydı, düşerdi/içine çöker, eski durumuna (bitişik haline /Enbiya 30) dönerdi.
Evrende “karanlık enerji” denilen verilen bir enerji türü vardır evrenin genişleme hızını arttırır. (TÜBİTAK) eğer bu enerji olmasaydı, evren çekim gücü yüzünden içine çöker, ilk durumuna (baştaki gibi tek noktaya) dönerdi.
Yani karanlık enerji, göğü (uzayı) tutuyor. Ayette de göğün tutulmuş olduğu belirtiliyor. Allah, bu enerjinin görevini kendisine nispet etmektedir. Çünkü yaratıcısı kendisidir.
Hac 65 “göğü (uzayı) yere düşer/çöker diye tutuyor”
1400 yıl öncesinden, çöldeki bir insana bu olay ancak bu şekilde anlatılabilir.
2- "gök" ile gökteki bulunanlar kasıt edilebilir. Tıpkı Yusuf 82. Ayette "kent" derken aslında "kentin halkı"nın kasıt edilmesi gibi. (bkz: belagat | zikru-l kul, iradet-ul ba'z)
Buna göre, gökte bulunan gök taşlarının dünyaya düşmesi kasıt edilmiştir.
66- O [Allah] ki, size hayat verdi, sonra sizi öldürüyor, sonra size hayat veriyor, gerçek şu ki, insan gerçekten nankördür.
67- Her bir topluluk için, onların kendisine ibadetkar olduğu bir ibadet vardır. Artık, seninle iş/emir hususunda asla çekişmesinler. RAB'bine davet et, gerçekten sapasağlam bir doğru yol rehberi üzerindesin.
68- Eğer, seninle mücadele ederlerse, "Allah, eylemlerinizi en iyi bilendir" de.
69- Allah, Kendisinde ayrılığa düşmekte bulunduğunuz konuda, kıyamet gününde aranızda hüküm eder.
70- Gökte ve yerde [tüm evrende] bulunanları Allah'ın bilmekte olduğunu hiç bilmedin mi? Gerçekten bu, bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah'a göre çok kolaydır.
71- Allah'tan beride, [Allah'ın] kendilerine kısım kısım hiç yetki indirmediği [şeye] kulluk ediyorlar. Onlar için, o [kulluk ettikleri şeye] dair hiçbir bilgi [mevcut] değildir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
72- Kendilerine ayetlerimiz apaçık okunup teşvik edildiği zaman, gerçeği örtmüş olanların yüzlerindeki (o) tanımamayı[hoşnutsuzluğu] tanırsın. Neredeyse, ayetlerimizi kendilerine okuyup teşvik edenlere saldıracaklar! "Size, bundan daha kötüsünü (şerlisini) haber vereyim mi? Ateştir. Allah, onu [ateşi] gerçeği örtüp göz ardı etmiş olanlara söz verdi. Ne kötü bir dönüş yeridir!" de.
73- Ey insanlar! Bir örnek verildi, artık ona kulak verin: Doğrusu şu ki, Allah'tan beride dua ettikleriniz, -bunun için toplansalar bile- herhangi bir sineği asla yaratmayacaklar [yoktan var edemeyecekler]¹. Sinek, kendilerinden herhangi bir şeyi alıp gitse, [o kimseler] ondan [bir şeyi] kurtaramazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de…
¹: Kasıt edilenlerin putlar olduğu açıktır. Ancak putlarla sınırlı olmayıp her şeyi kapsaması da mümkündür. Bugünkü gelişen teknoloji ve bilim sayesinde yeni bir canlı oluşturulabilir. Ancak ayette kullanılan "halaka=خلق" fiili bir şeyin, örneği ve aslı olmaksızın ilk defa yaratılması anlamındadır. (müfredat:خلق) Bugün insanlar her şeyi doğadaki olaylardan örneklerle ve bir şeylerden aslını alarak yapmıştır. Enerjinin korunumu kanunu (termodinamik 1) gereğince evren içinde bir şeyler yoktan var olamaz; var olan da yok olamaz. Dolayısıyla evren içinde bulunan bizlerin bir şeyi yoktan var etmesi imkansızdır. Sadece var olanlardan var edebiliriz.
74- Allah'ı gücünün hakkıyla [gereğince] tanıtmadılar¹. Gerçekten Allah kesinlikle çok güçlüdür, devamlı üstündür.
¹: Kelimeye verilen bu anlam için Enam 91. Ayetin dipnotuna bakınız.
75- Allah, Meleklerden Elçiler¹ seçti ve insanlardan da. Gerçekten Allah, bir işitendir, bir bilendir.
¹: Bu ayet ve İsra 95 " [Onlara] söyle¹, şayet yerde [dünyada] tatmin olarak gezip dolaşan melekler olsaydı, kendilerine gökten bir elçi olarak mutlaka bir melek indirirdik." ayeti arasında hiçbir çelişki yoktur. İsra 95. Ayet, insanlara gönderilen bir Elçi olarak melek gönderilmediğini belirtirken, bu ayet Allah'ın mesajını peygamberlere iletmek için Meleklerden Elçiler seçildiğini belirtmektedir. Aradaki farkı kavramak istemeyenler çelişki iddia etmiştir.
76- Onların önlerindekilerini ve arkalarındakilerini biliyor. işler, sadece Allah'a döndürülür.
77- Ey inanmış olanlar! Rüku edin, secde edin, RAB'binize kulluk edin ve iyi olanı (hayrı) yapın. Başarmanız beklenir.
78- Allah uğrunda, kendisinin cihadının hakkı (cihadına yakışır) bir şekilde Cihad [çaba sarf] edin. O sizi özel olarak seçti ve dinde size karşı herhangi bir zorluk yapmadı. Babanız İbrahim'in milletine/dinine [uyun]¹. O, Elçinin size devamlı bir şahit olması için ve sizin insanlara karşı şahitler olmanız için daha önceden de, bunda (kur'an'da) da size 'Müslümanlar[Allah'a teslim olanlar]' ismini verdi. O halde, yönelişi (namazı) ayakta tutun(gereğince kılın), zekatı verin ve Allah'a sarılın. O mevlanızdır [sahibinizdir]. Ne güzel mevla! Ne güzel devamlı yardımcı!
¹: Buradaki "babanız İbrahim'in milletine" ifadesi [ملةَ kelimesinin mensup olması sebebiyle] atılmış [mahzuf] bir "uyun" [yani (اتبعو) fiili] emri olduğunu gösteriyor. Atılmış [mahzuf] bir "Kef=ك" harfi sebebiyle de [kelime mensup gelmiş] olabilir. Buna göre "tıpkı, babanız İbrahim'in milleti/dini gibi..." şeklinde meal edilebilir. (kurtubi)
²: "nuammirukum=نعمِّركم" ifadesi hazf edilmiştir. (Müşkül i'rab-ul kur'an) çünkü (لتبلغو) ifadesinin başındaki (ل) harfi, buna işaret ediyor.
³: "yeteveffa=يَتوفى" yani "[Allah] vefat ettiriyor" şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi)
6- İşte bu, Allah'ın 'Hakkın' ta kendisi olması, ölüleri diriltmesi ve her şeye imkanı olması sebebiyledir.
7- bir de Saat'in, kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir halde gelici olmasından ve Allah'ın, kabirlerdeki kimse[ler'i] diriltmesi [sebebiyledir]¹.
¹: bu Ayetteki (أن) edatları Önceki Ayetteki (....بأن الله هو) sözüne matuftur.
8- İnsanlardan kimisi hiçbir bilgi, hiçbir doğru yol rehberi ve hiçbir aydınlatıcı kitap olmaksızın Allah hakkında mücadele eder/tartışır.
9- Allah'ın yolundan saptırmak için, kaba davranıp¹ yüz çevirdi. Kendisi için dünyada [ilk'te] bir rezillik vardır. Kıyamet gününde kendisine yangın azabını tattırırız.
10- İşte bu[azap], elinin önden hazırladığı [şeyler] sebebiyle ve Allah'ın kullara asla zulmedici olmaması sebebiyledir.
11- İnsanlardan, bir harf [kenar] üzerinden¹ Allah'a kulluk eden kimse vardır. Kendisine bir hayır isabet ettiyse, onunla tatmin olur; bir fitne [sınama] isabet ederse, yüzü üzerine (geriye) dönüş yapar, dünyayı [ilk'i] ve ahireti [sonu] kaybeder. İşte bu, apaçık kaybedişin ta kendisidir!
¹: bu ifadenin anlamını, ayetin devamı açıklamıştır. (müfredat : حرف)
12- Allah'tan beride, kendisine hiçbir zarar vermeyen ve kendisine fayda veremeyen [şeylere] dua ediyor. İşte bu, çok uzak kayboluşun ta kendisidir.
13- Gerçekten¹ zararı, faydasından daha yakın olan kimseye dua ediyor. Gerçekten ne kötü sahiptir! gerçekten ne kötü destekçidir!
¹: "le men=لمن" ifadesinin başındaki (ل) harfi tekit amaçlıdır. Ama öne alınmıştır. Sona almak da başa almak da uygundur. Bunun örneği çoktur (kurtubi) burada (ل) harfi ertelenmiştir. Yani Ayetteki cümle aslında (...من لضره) şeklindedir.
14- Gerçekten Allah, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş kimseleri, alt taraflarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Gerçekten Allah, istediğini yapıyor.
15- Kim, dünyada [ilk'te] ve ahirette [son'da] Allah'ın kendisine asla yardım etmeyeceğini düşünmekte idiyse, göğe/tavana¹ bir sebeple² [vasıtayla/iplikle] uzansın, sonra (gökten gelecek olanları) kessin. Ardından baksın, planı şiddetle öfkelendiği [şeyi] gideriyor mu?
¹: "gök" mânâsına gelen "sema = سماء" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılır. "ard= أرض" kelimesi "aşağı taraf" ; "sema" kelimesi ise "yukarı taraf" manasında kullanılır. (müfredat : أرض) her şeyin seması onun yukarı tarafıdır. her sema, altındakiler için "sema" sayılır. Her ard (yer) üst tarafında bulunanlar için "ard" sayılır. (müfredat : سما) Buna göre ilk muhatabı olan insanlar için "sema" derken o insanların yukarıda gördükleri her şeyi kasıt etmektedir. Yıldızlar, bulutlar, yağmur, gökyüzü... Hepsi "sema" diye anlatılır.
Mesela şair atının sırtını anlatırken "ipek gibi kırmızıdır GÖĞÜ/seması (üst tarafı) [وأحمر كالديباج أما سماؤه فَرَيّا]" demiştir. Üst tarafında olan her şeye "sema" denir. Hatta çamur, ot, yağmur ve evin çatısı için, yerden yukarıda olması nedeniyle "sema" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet) bir başka şair, yağmuru şu sözlerinde "gök" diye anlatmıştır. . "Gök bir topluluğun arzına(bölgesine) düştüğü zaman... [إذا سقط السماء بأرض قوم]" (kurtubi enam 6. Ayet )
²: "sebeb=سبب" her iki manaya da gelebilir. (müfredat : سبب)
Ayetin manası özetle şöyledir: "kim Allah'ın peygamberine yardım etmeyeceğini düşünmekte idiyse, elinden gelen her şeyi yapsın, isterse öfkesinden kendini assın, isterse göğe çıksın ve gelecek yardımı kesmeye çalışsın, sonra baksın eline bir şey geçecek mi?"
"tavana kendisini assın sonra nefesini kessin", "göğe çıksın, mesafe kat etsin baksın", şeklinde de yorumlanmıştır. Hangi anlam olursa olsun ayetin mesajı aynıdır. (zamahşeri: keşşaf, Fahreddin Razi, kadı beydavi)
16- İşte bunun gibi, onu apaçık ayetler [işaretler] halinde indirdik. Gerçekten Allah, kimi istiyorsa¹ ona yol gösteriyor.
¹: "Allah kimi ister?" sorusunun cevabını rad 27 "Allah, kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor" ayeti veriyor. Yani Allah, insanın eylemine göre yol gösteriyor.
17- Gerçek şu ki, inanmış olanlar, yahudiliği seçmiş olanlar, sabii'ler, hristiyanlar, mecusiler ve şirk koşmuş olanlara [gelince] kesinlikle Allah, kıyamet gününde aralarını ayırır. Gerçekten Allah, her şeye devamlı şahittir.
18- Göklerdeki kimselerin, yerdeki kimselerin, güneşin, ay'ın, yıldızların, dağların, kımıldananların sadece Allah'a secde [itaat] ettiğini hiç görmedin mi? İnsanlardan birçoğu da [Allah'a secde ediyor.] Birçoğuna [gelince] ise azap kendilerine hak oldu. Allah, kimi alçaltırsa, artık ona değer verici [hiçbir kimse] yoktur. Gerçekten Allah, tercih ettiğini yapıyor.
19- Bu iki davacı, RAB'bi hakkında davalaştı.¹ Gerçeği örten kimseler(e gelince ise), kendilerine Ateşten bir kıyafet kesildi. Başlarının üstünden kaynar su dökülür.
¹: "ihtesamu=اختصمو" çoğuldur, fakat fail olan "hasmeni=خصمان" ifadesi ise tesniyedir. Normalde ikisinin de tesniye olması gerekirdi. Ancak "hezeni hasmeni =هَذَانِ خَصْمَانِ" ifadesi lafza göredir, "ihtesamu=اختصمو" ifadesi ise manaya göredir. Çünkü "Bu iki davacı" derken, "Bu iki davacı [grup]" manası kasıt edilmiştir. Tesniye, lafza göre gelmiştir. Çoğul olan "davalaştılar" ifadesi ise manaya göre gelmiştir. Benzeri bir kullanım Muhammed 16. Ayette de vardır. "minhum men yestemiu ileyke=منهم من يستمع إليك" yani "Onlardan sana kulak vermiş kimse vardır." ifadesinde geçen "kimse" [من] lafzen tekil ancak mana itibariyle çoğul olduğu için ayetin devamında "hatte ize haracu=حتى إذا خرجو" yani "Nihayet ÇIKTIKLARI zaman" denilmiştir. Hâlbuki buradaki "çıktıkları" ifadesi çoğuldur. Çünkü manaya göre çoğul kullanılmıştır. (zamahşeri: keşşaf)
Dili bilmeyenler bu ayetin gramer hatası olduğunu zannetmiştir.
20- karınlarının içindekiler ve ciltleri onunla eritilir.
21- Onlara demirden kamçılar vardır.
22- Her ne zaman, ondan yani dertten çıkmak isterlerse, onun içine tekrar iade edilirler. "Yangın azabını tadın!" [denilir]¹
¹: takdiri bir (قيل لهم) ifadesi olmalıdır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
23- Gerçekten Allah, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanları alt taraflarından ırmaklar akan, içinde bileziklerden ve altından takınıp güzelleşecekleri cennetlere girdirir. [Kendilerine] inci¹ [verilir]. Onlardaki [cennetlerdeki] elbiseleri ipektir.
¹: bu cümle (يؤتون لؤلؤا) takdirindedir. Çünkü (لؤلؤا) kelimesi mensup oluşu buna işaret ediyor. (zamahşeri:keşşaf)
24- Sözün temiz olanına yumuşakça iletildiler. Övgüye layık olanın doğru yoluna yumuşakça iletildiler.
25- Evet, gerçeği örtmüş, Allah'ın yolundan ve kendisini insanlar için, orada ibadete kapananın/yerli olanın ve yabancının eşit olduğu [bir yer] yaptığımız¹ kutsal ibadethaneden (Mescidi haram'dan) çevirmekte olanlara (azap ederiz).² kim orada haksızlıkla, zulümle [herhangi bir şey]³ isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız.
¹: "seveEn=سوا" ifadesi, (جعلناه) fiilinin ikinci nesnesidir. Aynı ifade "seveUn=سوا" şeklinde de okunmuştur. Buna göre cümle olarak ikinci nesnedir. (zamahşeri: keşşaf) çeviri birinciye göre yapıldı.
²: "inne=إن" 'nin haberi hazf edilmiştir [atılmıştır]. (zamahşeri:keşşaf)
³: Ayetteki (بالحاد بظلم) ifadeleri hal'dir. Nesne, bu ifadenin kapsamına girecek her şeyi kendisine almak için terk edilmiştir. (zamahşeri:keşşaf)
26-27- Hani, İbrahim'i "Bana hiçbir şeyi ortak kabul etme. Tavaf edenler, kıyam edenler, çokça rüku edenler ve çokça secde edenler için evimi temizle. İnsanların içinde, haccı ilan et, sana yaya olarak ve her derin-uzak vadiden gelen yorgun binek üzerinde sana gelsinler." diye, (o) evin mekanına yerleştirmiştik.
28- "Kendileri için faydalara şahit olmaları ve bilinen günlerde, yırtıcı olmayan sağmal hayvanlardan kendilerine ne rızık ettiysek onun üzerine Allah'ın ismini anmaları için [Haccı ilan et]. Artık onlardan yeyin ve fakir olan perişan [insanlara] yedirin.
29- Sonra, vücut temizliğini [tırnak kesimi, tıraş ve vücut temizliği]¹ tamamlasınlar, adaklarına vefa göstersinler ve eski-değerli evi tavaf etsinler.
¹: "tefese=تفث" kelimesinin aslı tırnak ve benzeri vücuttan kesilip atılan şeylerin kiridir. Ayetteki "yagdu=يقضو" fiilinin manası ise bir şeyi kesmek ve gidermektir. (müfredat : تفث) bu anlamlar kasıt edilen anlamın, tıraş olmak, tırnak kesimi ve benzeri bir temizlik kasıt edildiğini gösteriyor.
30-31- [İş, vaziyet] işte böyledir.¹ kim, Allah'ın kutsallarını yüceltirse [bilsin ki] bu kendisi için RAB'binin katında daha iyidir (hayırlıdır). Sağmal hayvanlar sizin için helal kılındı. Ancak size okunanlar [haram kılındı]². Ona [Allah'a] müşrik olmaksızın, Allah'a hanifler [yönelmişler] olarak putlardan olan kirden kaçının ve taraflılığın[yalanın] sözünden de kaçının. Kim Allah'a şirk koşarsa, o sanki gökten sert bir şekilde düşüp, kuşun kendisini kapıp kaçmakta olduğu hatta³ rüzgarın kendisini uzak bir mekana havalandırdığı (bir kimse) gibidir.
¹: "ze'like=ذالك" hazf edilmiş bir müptedanın haberidir. (zamahşeri:keşşaf)
²: Buradaki istisna, (انعام) ["sağmal hayvanlar"] ifadesinden yapılmış bir istisna değildir. [ yani "sağmal hayvanlardan size okunanlar harici geri kalanlar helaldir" manasında değildir.] Maide 3. Ayette okunanlar haramdır, sağmal hayvanlar helaldir. (zamahşeri:keşşaf)
³:"ev=او" edatı yerine göre "ve, veya, hemde, - e kadar, hatta, aksine" anlamlarına gelir. (Halil bin Ahmed, kitabu-l Ayn: أو)
32- [Durum]¹ böyledir. Kim Allah'ın işaretlerini yüceltirse [bilsin ki] kesinlikle bu, kalplerin takvasındandır.
¹: "ze'like=ذالك" hazf edilmiş bir müptedanın haberidir. Ayet (الأمر ذالك ) takdirindedir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
33- Onlarda (sağmal hayvanlarda), isimlendirilmiş [belirlenmiş] bir süre sonuna kadar sizin için faydalar vardır. Sonra onların mahalli, eski-değerli evdir (beyti-l atik).
34-35- Allah'ın ismini, yırtıcı olmayan sağmal hayvanlardan kendilerine rızık ettiklerimizin üzerine anmaları için, her bir topluluğa bir ibadet kurbanı yaptık. Artık Tanrınız, bir tek Tanrı'dır. O halde, sadece onun için teslim[Müslüman] olun. Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen ve kendilerine rızık ettiklerimizden harcama [infak] yapan o alçak gönüllüleri, kendilerine isabet edenler üzerine sabredenleri¹, yönelişi (namazı) ayakta tutanları müjdele.
¹: "Sabiri'ne=الصابرين" cümlesi, "muh'biti'ne=مخبتين" cümlesine matuftur. "mimme razekna... =مما رزقنا..." ifadesi, ayetin başındaki (الذين) mevsul'ünün sıla cümlesidir. (Müşkül i'rab-ul kur'an) çeviri, Buradaki gramer açıklamasına göre yapılmıştır.
36- ve bedenler¹ [develer]... Onları da sizin için, Allah'ın işaretlerinden yaptık, onlar da sizin için bir hayır vardır. O halde, onların üzerine sıra halindeyken Allah'ın ismini anın. Onların yanları devrildiği [öldükleri] zaman, onlardan yiyin ve kanaat getiren[aza yetinen, istemeye çekinene] ve istemekten çekinmeyene (dilenciye) yedirin². İşte bunun gibi, onları sizin için hizmete sunduk. Şükretmeniz beklenir.
¹: (müfredat : بدن, kadı beydavi)
²: Kurban kesmeyi bir vahşet olarak görüp "Tanrı böyle bir emir veremez" diyenlere verilecek en güzel örnek doğadır. Çünkü doğayı yaratan Tanrı, tüm canlıları birbirlerine kurban etmiştir. Bir ceylanı aslana kurban eden Tanrının, bir sağmal hayvanı da insana kurban etmesi gayet doğaldır. Dini inançları bir tarafa bıraksak bile Tanrının doğadaki yarattığı kanunlara bakarak her canlıyı birbirine kurban ettiğini anlayabiliriz. Dolayısıyla "Tanrı kurbanı emir edemez" diyenler doğadaki bu gerçeğe karşı gözlerini kapatıyor.
37- Onların etleri ve kanları Allah'a asla ulaşamaz; fakat ona [Allah'a] sizden gelen takva [korunup sakınma] ulaşır. İşte böylece size yol göstermesi üzerine Allah'ı yüceltmeniz için onları hizmete sundu. Güzellik edenleri müjdele!
38- Gerçekten Allah, inanmış olanları çokça savunuyor/koruyor. Gerçekten Allah, çokça hainleri, nankörleri sevmiyor.
39- kendileri zulüm edilmeleri sebebiyle, kendilerine savaş açılanlara [savaş konusunda]¹ izin verildi. Gerçekten Allah, onların yardımına mutlaka imkanı olandır.
¹: "kendilerine savaş açılanlar" ifadesi, izin verilenin "savaş" olduğuna işaret etmektedir. Bundan dolayı (في القتال) ifadesi hazf edilmiştir. (zamahşeri:keşşaf, kurtubi, kadı beydavi) ayrıca "kendilerine savaş açılanlar" ifadesi, "savaşanlar" manasında (يُقاتِلو) şeklinde de okunmuştur. (zad'ul mesir, zamahşeri: keşşaf, kurtubi, Fahreddin Razi) bu kıraat'te, bir nevi "Kendileri zulüm edilmeleri sebebiyle, savaşan kişilere (bu yaptıkları savaşa) izin verildi" denilmiş gibidir.
40- [kendilerine zulüm edildiği için izin verilenler] ki, ancak "RAB'bimiz Allah'tır" diyorlar diye, yurtlarından haksızca çıkarıldı. Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla savunması olmasaydı içlerinde Allah'ın ismi çokça anılan Manastırlar, Kiliseler, Havralar ve ibadethaneler mutlaka yıkılırdı. Allah, kendisi[nin dinine¹] yardım eden kimse[ler'e] mutlaka ama mutlaka yardım edecektir. Gerçekten Allah güçlüdür, devamlı üstündür.
¹: tamlayan [muzaf] olan (دين) kelimesi atılmıştır [hazf edilmiştir].
41- [Onlar] ki kendilerini yerde [bölgede] yerleştirsek (saltanat versek), yönelişi (namazı) ayakta tutarlar (gereğince kılarlar), zekatı verirler, tanınanı [iyiliği] emir eder; tanınmayandan [kötülükten] engellerler. İşlerin sonucu sadece Allah içindir.
42- Eğer seni yalanladılarsa, [şunu bil ki] onların öncesinde, Nuh'un milleti, Ad ve semud da yalanlamıştı.
43- İbrahim'in milleti de Lut'un milleti de [yalanlamıştı].
44- Medyen milleti de [yalanlanmıştı]. Musa¹ da yalanlanmıştı, onlara mühlet vermiştim, sonra onları yakalamıştım. Artık, beni tanımamak nasıl olmuş?
¹: neden "Musa'nın halkı da yalanlamıştı" denilmedi de "Musa yalanlandı" denildi? Çünkü Musa'nın halkı olan İsrail oğulları onu yalanlamadı, onu halkından olmayan kiptililer yalanladı. (zamahşeri:keşşaf)
45- [Millet] zalim iken, kendisini helak etmiş olduğumuz kaç tane kent vardır... Artık, o [Kentler], Arş'ları/çatıları üzerine yıkıktır. kullanılmaz kaç tane kuyu, güçlendirilmiş kaç tane köşk vardır..
46- Yerde [dünyada] hiç gezmediler mi ki kendisiyle akıl edecekleri kalpler¹ veya kendisiyle işitecekleri kulaklar kendilerinin olsun? Gerçek şu ki, bakışlar [gözler] körleşmez, fakat göğüslerde bulunan kalpler körleşir.
¹: Kur'an kalbi genellikle duygusal bir anlayış, kavrama ve derin anlayış kaynağı olarak tarif etmektedir. Genellikle öfke, sevgi, merhamet gibi duyguların ve bununla birlikte düşünme özelliğine sahip bir organ olarak tanımlar. Bilimden bihaber olan din karşıtları, bu durumun bilimsel bir hata olduğunu sanıyor, fakat bilim ise bu ayetlerin doğruluğunu ispat etmiştir.
''HearthMath'' tarafından yazılmış ''Science of the heart'' kitabında kalple ilgili şu bilgiler verilmiştir:
Aşk hormonu olarak bilinen, biliş, hoşgörü, arkadaşlık bağı ve güven gibi duygusal fonksiyonlara etkisi olan oksitosinin [1] kalp tarafından da üretilip salgılandığı hatta kalpteki üretimin beyindekiyle aynı aralıkta olduğu keşfedildi. [2] ayrıca beyindeki duygusal işlem merkezi olan amigdaladaki ve alakalı çekirdeklerdeki işlevlerin kalp tarafından doğrudan etkilenmiş olduğu da [3] keşfedildi.
Bunların yanı sıra, kalbin beyne, beynin sadece anlamakla kalmadığı aynı zamanda itaat ettiği mesajlar gönderdiği biliniyor.[4] Demekki kalp, beyni kendisine itaat ettiriyor. Ayrıca kalp ve beyin sürekli olarak, iki taraflı bir diyalog halinde bir bağlantıya sahip olup her ikisi de birbirinin fonksiyonlarını etkiliyor [5]. Üstelik kalp, beynin kalbe yolladığından fazla bilgiyi beyne yolluyor. [6]
İlgili kitap, kalbin kendi aklı varmış gibi davrandığını, gündelik etkileşimlerimizde algılarımızı ve tepkilerimizi önemli ölçüde etkilemiş olduğunu, kişiliğimizi, algılarımızı ve zekamızı etkileyebileceğini belirtmektedir [7].
Bunun yanı sıra kalbin daha pek çok fonksiyonlarından da bahsetmektedir. Yani kalp, sanılanın aksine; sadece kan pompalamaz. Ayetlerde belirtildiği üzere ve ilgili kitap tarafından da teyit edildiği üzere, kalbin duyguları ve düşünceye etkisi vardır. Kur'an'ın sıklıkla kalbe düşünme özelliğini atıf etme sebebi de bu olmalıdır.
Kaynak: https://www.heartmath.org/research/science-of-the-heart/heart-brain-communication/
Science of the heart, ilgili ifadelerin orjinal metni:
[1], More recently, it was discovered the heart also manufactures and secretes oxytocin, which can act as a neurotransmitter and commonly is referred to as the love or socialbonding hormone. Beyond its well-known functions in childbirth and lactation, oxytocin also has been shown to be involved in cognition, tolerance, trust and friendship and the establishment of enduring pair-bonds. (Chapter 1)
[2] Remarkably, concentrations of oxytocin produced in the heart are in the same range as those produced in the brain. (Chapter 1)
[3] Research has shown that the heart’s afferent neurological signals directly affect activity in the amygdala and associated nuclei, an important emotional processing center in the brain. (Chapter 5)
[4]The heart was behaving as though it had a mind of its own. Furthermore, the heart appeared to be sending meaningful messages to the brain that the brain not only understood, but also obeyed. (Chapter 1)
[5] that communication between the heart and brain actually is a dynamic, ongoing, two-way dialogue, with each organ continuously influencing the other’s function. (Chapter 1)
[6] This means the heart sends more information to the brain than the brain sends to the heart (Chapter 1)
47- Azabı senden acele istiyorlar, Allah, verdiği söze asla aykırı davranmayacak. Gerçekten, RAB'binin katındaki herhangi bir gün, saydıklarınızdan bin sene gibidir¹.
¹: Einstein'in, zamanın izafiyet teorisine uyumlu bir ayettir. Bu teoriye göre, yer çekiminden uzaklaştıkça ve hız arttıkça, zamanın hızı değişir. Stephen hawking, kitabında bu gerçeği şöyle anlatır: "Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır.” (Stephen hawking, brief history of time. Chapter 2) ayette de, "Allah'ın katında" denilen, yerini bilmediğimiz bir yerde zamanın bizim saydığımız zamana kıyasla göreceli olduğu belirtilmiştir.
48- kendisi zalim iken kendisine mühlet verdiğim kaç kent vardır... Sonra [o kentleri] yakaladım, dönüş sadece banadır.
49- "Ey insanlar! Ben sizin için sadece apaçık bir uyarıcıyım!" de.
50- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara (evet!) onlara bir bağışlanma ve çok değerli bir rızık vardır.
51- Ayetlerimiz [işaretlerimiz] konusunda aciz bırakıcılığa gayret etmiş olanlar (evet!) İşte onlar, kızgın ateşin dostlarıdır
52- Senden önce bir Elçi ve Nebi[türün]den ne gönderdiysek mutlaka [şu olmuştur], kendisi temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine¹ (el) atmıştır, ardından Allah da şeytanın attığı [şeyi] kaldırmıştır, sonra Allah kendi ayetlerini hükümlendirmiştir [sağlamlaştırmıştır]. Allah devamlı bilendir, hakimdir/hikmetlidir.
¹: "temenni=تمني" gerçekleşmesi neredeyse mümkün olmayan istek ve düşüncedir. (müfredat : مني) Buradaki Kasıt edilenin "okumak" olduğu ve kıyamet 16, taha 14 ayetlerinde yazdığı üzere, peygamberin vahiyde acele etmesinin kasıt edildiği de söylenmiştir. (keşşaf sahibi, kurtubi, müfredat : مني)
"garanik hadisesi" olarak bilinen olaya gelince: bu konuda bilgin olan kimseler, bu olayın yalan olduğu ve kaynaklarının sorunlu olduğu konusunda hemfikirdir. (İbni kesir, kurtubi, kadı beydavi)
53- [Allah], şeytanın attığı [şeyi], kalplerinde bir hastalık bulunan ve kalpleri katı olan kimselere bir fitne [sınama] yapmak için [böyle yaptı]. Gerçekten, zalimler mutlaka çok uzak bir cepheleşmenin içindedir.
54- Bir de, kendilerine bilgi verilenler onun RAB'lerinden (gelen) gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar ardından kalpleri ona alçak gönüllü olsun diye [böyle yaptı]. Gerçekten Allah, inanmış olanları sapasağlam bir doğru yola mutlaka yol ileticidir.
55- Gerçeği örtmüş olanlar, saat (kıyamet) aniden kendilerine gelinceye veya kısır bir günün azabı kendilerine gelinceye kadar ondan (kur'an'dan) yana, bir kararsızlık/şüphe içinde [olmaya] ara vermezler.
56- O gün yönetim (mülk) kendilerinin arasında hükmeden Allah'ındır. Artık, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar Naim'in cennetlerindedir.
57- Gerçeği örtüp göz ardı etmiş ve ayetlerimizi [işaretlerimizi] yalanlamış olanlara (evet!) İşte onlara alçaltan bir azap vardır.
58- Allah'ın yolunda hicret eden, sonra da öldürülen veya ölenlere [gelince] Allah, onları olabildiğince güzel bir rızık [ile] mutlaka rızıklandıracaktır. Gerçekten Allah, rızık verenlerin kesinlikle en iyisidir (hayırlısıdır).
59- Onları, razı oldukları bir girişe mutlaka girdirecektir. Gerçekten Allah, devamlı bilendir, bir halimdir.
60- [Durum¹] işte budur. Kendisine sonuç [karşılık] verildiğinin misliyle sonuç [karşılık] veren sonra kendisine karşı aşırıya gidilen kimse[ler'e] Allah, mutlaka ama mutlaka yardım eder. Gerçekten Allah, çok affedendir, çok bağışlayandır.
¹: "ze'like= ذالك" ifadesi, atılmış [mahzuf] bir öznenin yüklemidir. [yani cümle (الأمر ذالك ) takdirindedir.] (Müşkül i'rab-ul kur'an)
61- İşte bu, Allah'ın geceyi gündüzün içine geçirmesi ve gündüzü gecenin içine geçirmesi¹ sebebiyle ve Allah'ın devamlı işiten, devamlı bilen olması sebebiyledir.
¹: Gündüzün ve gecenin uzaması anlamında olduğu söylenmiştir. (müfredat :ولج)
62- İşte bu, Allah'ın 'Hakkın[gerçeğin]' ta kendisi olması; onların ondan [Allah'tan] beride dua ettiklerinin de yalanın ta kendisi olması ve Allah'ın, en yüce olanın, en büyük olanın ta kendisi olması sebebiyledir.
63- Allah'ın, gökten bir su indirdiğini, ardından yerin yemyeşil bir hale sabahladığını [dönüştüğünü] görmüyor musun? Kesinlikle Allah, bir latif'tir, devamlı haberdardır.
64- Göklerde ve yerde [tüm evrende] bulunanlar onundur. Gerçekten Allah, zenginin olanın, övgüye layık olanın kesinlikle ta kendisidir.
65- Yerde [dünyada] bulunanları ve denizde akıp giden gemileri Allah'ın sizin için hizmete sunduğunu hiç görmedin mi? Yerin üzerine düşmesin (içine çökmesin) diye göğü (evreni) tutuyor¹. Ancak, kendisinin izni olursa [düşer]. Gerçekten Allah, insanlara kesinlikle bir Rauf'tur, bir Rahimdir.
¹: Göğün yere düşmesi olayı bilimsel olarak şu şekillerde açıklanabilir.
1- Kur'an ne anlatıyor?
➡ Gök ve yer bitişik iken birbirinden ayrıldı (Enbiya 30)
➡Gök genişliyor (zariyat 47)
➡Gök tutulmuyor olsaydı, düşerdi/içine çöker, eski durumuna (bitişik haline /Enbiya 30) dönerdi.
Evrende “karanlık enerji” denilen verilen bir enerji türü vardır evrenin genişleme hızını arttırır. (TÜBİTAK) eğer bu enerji olmasaydı, evren çekim gücü yüzünden içine çöker, ilk durumuna (baştaki gibi tek noktaya) dönerdi.
Yani karanlık enerji, göğü (uzayı) tutuyor. Ayette de göğün tutulmuş olduğu belirtiliyor. Allah, bu enerjinin görevini kendisine nispet etmektedir. Çünkü yaratıcısı kendisidir.
Hac 65 “göğü (uzayı) yere düşer/çöker diye tutuyor”
1400 yıl öncesinden, çöldeki bir insana bu olay ancak bu şekilde anlatılabilir.
2- "gök" ile gökteki bulunanlar kasıt edilebilir. Tıpkı Yusuf 82. Ayette "kent" derken aslında "kentin halkı"nın kasıt edilmesi gibi. (bkz: belagat | zikru-l kul, iradet-ul ba'z)
Buna göre, gökte bulunan gök taşlarının dünyaya düşmesi kasıt edilmiştir.
66- O [Allah] ki, size hayat verdi, sonra sizi öldürüyor, sonra size hayat veriyor, gerçek şu ki, insan gerçekten nankördür.
67- Her bir topluluk için, onların kendisine ibadetkar olduğu bir ibadet vardır. Artık, seninle iş/emir hususunda asla çekişmesinler. RAB'bine davet et, gerçekten sapasağlam bir doğru yol rehberi üzerindesin.
68- Eğer, seninle mücadele ederlerse, "Allah, eylemlerinizi en iyi bilendir" de.
69- Allah, Kendisinde ayrılığa düşmekte bulunduğunuz konuda, kıyamet gününde aranızda hüküm eder.
70- Gökte ve yerde [tüm evrende] bulunanları Allah'ın bilmekte olduğunu hiç bilmedin mi? Gerçekten bu, bir kitaptadır. Gerçekten bu, Allah'a göre çok kolaydır.
71- Allah'tan beride, [Allah'ın] kendilerine kısım kısım hiç yetki indirmediği [şeye] kulluk ediyorlar. Onlar için, o [kulluk ettikleri şeye] dair hiçbir bilgi [mevcut] değildir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
72- Kendilerine ayetlerimiz apaçık okunup teşvik edildiği zaman, gerçeği örtmüş olanların yüzlerindeki (o) tanımamayı[hoşnutsuzluğu] tanırsın. Neredeyse, ayetlerimizi kendilerine okuyup teşvik edenlere saldıracaklar! "Size, bundan daha kötüsünü (şerlisini) haber vereyim mi? Ateştir. Allah, onu [ateşi] gerçeği örtüp göz ardı etmiş olanlara söz verdi. Ne kötü bir dönüş yeridir!" de.
73- Ey insanlar! Bir örnek verildi, artık ona kulak verin: Doğrusu şu ki, Allah'tan beride dua ettikleriniz, -bunun için toplansalar bile- herhangi bir sineği asla yaratmayacaklar [yoktan var edemeyecekler]¹. Sinek, kendilerinden herhangi bir şeyi alıp gitse, [o kimseler] ondan [bir şeyi] kurtaramazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de…
¹: Kasıt edilenlerin putlar olduğu açıktır. Ancak putlarla sınırlı olmayıp her şeyi kapsaması da mümkündür. Bugünkü gelişen teknoloji ve bilim sayesinde yeni bir canlı oluşturulabilir. Ancak ayette kullanılan "halaka=خلق" fiili bir şeyin, örneği ve aslı olmaksızın ilk defa yaratılması anlamındadır. (müfredat:خلق) Bugün insanlar her şeyi doğadaki olaylardan örneklerle ve bir şeylerden aslını alarak yapmıştır. Enerjinin korunumu kanunu (termodinamik 1) gereğince evren içinde bir şeyler yoktan var olamaz; var olan da yok olamaz. Dolayısıyla evren içinde bulunan bizlerin bir şeyi yoktan var etmesi imkansızdır. Sadece var olanlardan var edebiliriz.
74- Allah'ı gücünün hakkıyla [gereğince] tanıtmadılar¹. Gerçekten Allah kesinlikle çok güçlüdür, devamlı üstündür.
¹: Kelimeye verilen bu anlam için Enam 91. Ayetin dipnotuna bakınız.
75- Allah, Meleklerden Elçiler¹ seçti ve insanlardan da. Gerçekten Allah, bir işitendir, bir bilendir.
¹: Bu ayet ve İsra 95 " [Onlara] söyle¹, şayet yerde [dünyada] tatmin olarak gezip dolaşan melekler olsaydı, kendilerine gökten bir elçi olarak mutlaka bir melek indirirdik." ayeti arasında hiçbir çelişki yoktur. İsra 95. Ayet, insanlara gönderilen bir Elçi olarak melek gönderilmediğini belirtirken, bu ayet Allah'ın mesajını peygamberlere iletmek için Meleklerden Elçiler seçildiğini belirtmektedir. Aradaki farkı kavramak istemeyenler çelişki iddia etmiştir.
76- Onların önlerindekilerini ve arkalarındakilerini biliyor. işler, sadece Allah'a döndürülür.
77- Ey inanmış olanlar! Rüku edin, secde edin, RAB'binize kulluk edin ve iyi olanı (hayrı) yapın. Başarmanız beklenir.
78- Allah uğrunda, kendisinin cihadının hakkı (cihadına yakışır) bir şekilde Cihad [çaba sarf] edin. O sizi özel olarak seçti ve dinde size karşı herhangi bir zorluk yapmadı. Babanız İbrahim'in milletine/dinine [uyun]¹. O, Elçinin size devamlı bir şahit olması için ve sizin insanlara karşı şahitler olmanız için daha önceden de, bunda (kur'an'da) da size 'Müslümanlar[Allah'a teslim olanlar]' ismini verdi. O halde, yönelişi (namazı) ayakta tutun(gereğince kılın), zekatı verin ve Allah'a sarılın. O mevlanızdır [sahibinizdir]. Ne güzel mevla! Ne güzel devamlı yardımcı!
¹: Buradaki "babanız İbrahim'in milletine" ifadesi [ملةَ kelimesinin mensup olması sebebiyle] atılmış [mahzuf] bir "uyun" [yani (اتبعو) fiili] emri olduğunu gösteriyor. Atılmış [mahzuf] bir "Kef=ك" harfi sebebiyle de [kelime mensup gelmiş] olabilir. Buna göre "tıpkı, babanız İbrahim'in milleti/dini gibi..." şeklinde meal edilebilir. (kurtubi)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)