14 Eylül 2019 Cumartesi

21- Enbiya suresi (Hubeyb öndeş meali)

Enbiya suresi

1- İnsanların hesapları yaklaştı. Hâlbuki, kendileri bihaber olarak yüz çevirip uzaklaşmaktadır.

2-3- Onlara RAB'lerinden yeni bir hatırlatma[türün]den ne geldiyse ona ancak eğlenerek, kalpleri oyalanma halindeyken¹ kulak verdiler. Zulmetmiş olanlar "Bu [başka bir şey] değil², ancak sizin örneğinizde bir beşerdir. Siz, göre göre (o) sihire [etkilenmeye] mi geliyorsunuz?" [diyerek] gizli konuşmayı sır yaptılar.

¹: "lahiyetUn=لهيةٌ" ve "lahiyetEn=لهيةً" olarak iki şekilde de okunmuştur. İlkine göre, Ayetteki (يلعبون) fiili, (هم) zamirinin birinci haberidir, (لهية) ifadesi ise ikinci haberidir. (keşşaf sahibi) çeviri buna göre yapıldı.

²: Buradaki (هل) soru edatı, (ما) manasındadır.

4- "RAB'bim, işiten olarak, bilen olarak gökteki ve yerdeki [tüm evrendeki] konuşmayı bilir." dedi.

5- [zulüm edenler] Hayır, dediler. "karışık hayallerdir... Yok! Onu uydurdu!... Hayır hayır! O bir şairdir... O halde, öncülerin-öncekilerin gönderilmesi gibi bir ayet [mucize] getirsin bize!"

6- Kendilerinden önceki helak ettiğimiz hiçbir kent['in halkı]¹ inanmadı. Artık onlar mı inanır?

¹: muzaf olan (أهل) kelimesi hazf edilmiştir.

7- Senden önce de ancak kendilerine vahiy ettiğimiz kişileri gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, hatırlatma (zikir) halkına sorun.

8- Onları, yemek yemeyen birer ceset yapmadık. Onlar, kalıcı değillerdi.

9- Sonra, verilen sözü onlara doğruladık(gerçekleştirdik). Ardından onları [gönderdiğimiz kişileri] ve tercih ettiğimiz kimse[ler'i] kurtardık; İsrafçı[haddi aşan]ları helak ettik.

10- Size, kendisinde zikriniz(şöhret, övgü ve şerefiniz)¹ bulunan bir kitabı elbetteki indirmiştik. Artık akıl etmiyor musunuz?

¹: (Zamahşeri:keşşaf)

11- Zalim olmuş nice kent[ler]i kırıp geçtik... Onların ardından başka bir millet inşaa ettik.

12- Perişan edişimizi (azabımızı) algıladıkları anda, bir bakarsın ki¹ hemen ondan kaçıyorlar.

¹: Buradaki (إذا) fucaiyye, yani sürpriz manasındadır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)

13- "Kaçmayın! Kendisinde şımartıldığınız [şeylere] ve yurtlarınıza dönün! Sorgulanmanız beklenir." [denildi]¹

¹: "kendilerine denildi" yani (قيل لهم) ifadesi hazf edilmiştir. (zamahşeri:keşşaf)

14- "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, zalimlerdik!" dediler.

15- İşte bu çağrışları, kendilerini sönmüş biçilmiş bir hale getirmemize kadar devam etti.

16- Göğü, yeri [tüm evreni] ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) oyuncular olarak yaratmadık.

17- Şayet, bir oyalanma¹ edinmeyi isteseydik, mutlaka onu kendi tarafımızdan edinirdik. Biz, (bunu) yapacak değildik.²

¹: "lehv=لهو" oyalanma manasındadır. (müfredat : لهو) bunun "çocuk", "kadın" manasında olduğu da söylenmiştir (zamahşeri:keşşaf)

²: Buradaki (إن) şart edatı da olabilir, nehy yani Red etme manasında da olabilir. (kurtubi) nehy manasına göre çeviri yapıldı. Diğer şekilde çeviri yapılsaydı, ilgili kısım "...Eğer, (bunu) yapacak olsaydık..." şeklinde yazılırdı.

18- Aksine! Hakkı [gerçeği], yalanın üzerine doğru fırlatıyoruz, [Hak] onun [yalanın] beynine isabet ediyor¹, bir bakarsın ki [Yalan], sıkıntılı bir şekilde canı çıkmaya [başlamıştır]. Yakıştırdıklarınızdan [bir kısmı] sebebiyle yazık size!

¹: "dimag=دِمَاغَ" beyin manasındadır. Bu ifade "beyni parçalamak, beyne isabet etmek" manasındadır. Kinayeli bir ifadedir. (müfredat : دمغ, kurtubi, zad'ul mesir, zamahşeri:keşşaf)

19- Göklerde ve yerde [tüm evrende] kim varsa, (hepsi) onundur. Onun katındaki kimse[ler], ona kulluk konusunda büyüklük taslamazlar ve yorgunluk çekmezler.

20- Gece ve gündüz (her zaman) tenzih ederler ve ara vermezler.

21- Yoksa, yerden bir takım Tanrılar edindiler de onlar mı yayıyor/diriltiyor¹?

¹: (müfredat :نشر)
Bu ifade "yEnşurun=يَنشرون" ve "yUnşirun=يُنشرون" olarak iki şekilde de okunmuştur. Ayrı formlar olsa da anlam olarak ikisi de aynıdır. (zamahşeri:keşşaf)

22- Şayet o ikisinin [göklerin ve yerin] içinde, Allah'tan başka Tanrılar olsaydı, mutlaka o ikisi bozulurdu. Arş'ın [yönetimin] RAB'bi olan Allah, onların yakıştırmasından uzaktır.

23- Onlar, sorgulanır bir haldeyken, [Allah] yaptıklarından yana sorguya çekilmez.

24- Yoksa, ondan [Allah'tan] beride bir takım Tanrılar mı edindiler? "Hadi, en sağlam delilinizi getirin! Bu, benimle birlikteki kimselerin hatırlatmasıdır (zikridir) ve benden önceki kimselerin hatırlatmasıdır(zikridir)." de. Aksine! Çoğu, gerçeği bilmiyor. Artık, onlar vazgeçicidir.

25- Senden önce de bir elçi[türün]den ne gönderdiysek kendilerine ancak "Benden başka hiçbir Tanrı yoktur. O halde, bana kulluk edin." diye vahiy ediyorduk.

26- "Rahman bir çocuk edindi" dediler, ne münasebet! Aksine! [onlar]¹ değerli kullardır.

¹: müpteda olan (هم) zamiri hazf edilmiştir (Müşkül i'rab-ul kur'an)

27- Onlar, onun [Rahman'ın] emriyle eylemde bulunurken, kendi sözleriyle¹ onu(n sözünün önüne) geçmezler.

¹: muzafun ileyh hazf edilir, muzaf bundan bedel olarak tenvin veya harfi tarif alır. (ilhami haktan | Arapça dil bilgisi) burada da aynı şekilde izafet için kullanılmıştır. İfade (بقولهم) manasındadır (zamahşeri:keşşaf)

28- [Rahman] onların önlerindekilerini ve arkalarındakilerini biliyor. Onlar, ona (olan) çekinmeden dolayı ürperir bir haldeyken, ancak onun razı olduğu kimseye şefaat ederler.

29- Onlardan kim "kesinlikle ben, ondan [Rahman'dan] beride bir Tanrıyım" derse, işte böyle onu cehennem [ile] cezalandırırız. İşte, zalimleri bunun gibi cezalandırıyoruz.

30- Gerçeği örtmüş olanlar; gökler ve yer [tüm evren] ikisi bir bitişik (tekillikte)¹ iken, o ikisini ayırdığımızı hiç görmediler mi? canlı her şeyi sudan² meydana getirdik. Halen inanmıyorlar mı?

¹: "big bang [büyük patlama]" teorisi ile bağdaşabilen bir ayettir.

Kur'an'da (سماوات والأرض) yani "Gökler ve yer" ifadesi "tüm evren" manasında kullanılır. Geçtiği tüm ayetlere bakılırsa bu durum anlaşılabilir. Örnek ayetler şunlardır:

24/35 "Allah 'göklerin ve yerin' nûrudur.."
2/116 "... göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur.."
7/54 "... Gökleri ve yeri altı evrede yaratan... "
(örnekler çoğaltılabilir)
Bu durumda ayetin manası şudur: "bütün evren, bir tek halde (tekillikte) iken, o tekilliği birbirinden ayırdık"

 big bang [Büyük patlama] teorisi, yaklaşık 13.8 milyar yıl önce evrenin tek ve belirsiz bir hacme sahip bir noktadan (tekillikten) hızla genişleyerek bugünkü halini aldığını söyler. (Kozmikanafor. Com & bilimfili. com)
Ayetteki ifadeler bu teori ile tamamen uyumludur. Ayrıca zariyat 47. Ayete bakınız.

Bu mucizeyi inkar etmeye çalışanlar, ayetin bununla alakasız olduğunu söyleyerek eski tefsirlerin bir kısım yorumlarını baz alarak ayeti bu gerçekle alakasız gibi göstermeye çalışsa da boş bir çabadır. Tefsirlerin bu tarz yaratılış ile ilgili ayetleri yorumları mutlak doğru olmak zorunda değildir. Tefsir yazarları, bu ayetleri vahye göre değil kendi bilgilerine göre açıklamıştır.

Bununla birlikte, eski tefsirlerin bazıları bu teoriye çok yakın yorum yapmıştır.
Örneğin Zamahşeri [v. 538/1144] "Gökler ve yer yapışmıştı, aralarında uzay yoktu" demiştir. (zamahşeri: keşşaf) Mücâhid, katade, İbni Abbas, Ebu İshak çok yakın yorumlar yapmıştır. (kurtubi, Mücâhid'in tefsiri, taberi)

Bugün Bazıları bu bahsedilen tekillikte "yerin" olmadığını, bundan dolayı ayetin big bang ile alakasız olduğunu söylemiştir, fakat ayetteki "Gökler ve yer" ifadesi, en başta belirttiğimiz gibi "tüm evren" manasındadır. Kaldı ki, Yeri(dünyayı) oluşturan maddeler bu tekillikte potansiyel olarak mevcut olduğu için ayet big bang teorisi ile yine çelişmez.

²: yaygın kabul gören bir hipoteze göre canlılık okyanusun altındaki hidrotermal bacalarda başlamıştır. (bkz: 50 soruda yaşamın tarihi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı,) ayetin kasıt ettiği de bu olabilir.

31- [Yer] onları yalpalıyor diye, Yerde ağırlıklar¹ meydana getirdik ve onda [yerde] geniş yollar yaptık. Yol bulmaları beklenir.

¹: "revasiye=رواسي" kelimesi "resev=رسو" kelimesinin çoğul halidir. Bu kelime "ağırlık" manasındadır.
Örneğin:
"القت السحابة مراسيها
Bulutlar, ağırlıklarını attı" (müfredat : رسو)

Yani "yağmur ağırlığını bıraktı" denir. Naziat 32. Ayette "dağları ağırlaştırdı/yerine oturttu (أرساها)" manasında bu kelime fiil olarak kullanılır. "yerde bulunan ağırlıklar" denilince, genel olarak dağlar anlaşıldığı için bu kelimeye "dağlar" manası verilmiştir.

Ateist Celal şengör dağların depremleri önlediğini değil; aksine dağların depremlere sebep olduğunu iddia etmiştir.
Ancak bu bir çarpıtmadır. Çünkü dağlar depremlerin bir sonucudur; sebebi değildir. Çünkü depremler oldukça dağlar meydana gelir. Bilindiği üzere kıtaların çarpışması sonucu depremler meydana gelir ve bu çarpışmalar kıvrımlı-bindirmeli dağlar meydana getirir. [Erdem gündoğdu plaka (levha) tektoniği. (erdemgundogdu.weebly.com › ...PDF

PLAKA (LEVHA) TEKTONİĞ] )

Şöyle bir örnekle anlatalım: kolunuz yaralandığı zaman kanayan yerde bir yara kabuğu oluşur. Bu bölge vücudun diğer bölgelerine kıyasla kanamaya daha elverişlidir. Ancak "yara kabuğu, kanamanın sebebidir" demek saçmalamaktır. Çünkü kabuk, zaten yaralanma olduğu için meydana geliyor. Celal şengörün iddiası da buna benzemektedir. Çünkü depremler olduğu için dağlar oluşur.

Ayetteki kelimenin "ağırlıklar" manasında olduğunu belirtmiştim. Ayetin kasıt ettiği jeolojik olay konusunda iki hipotez sunabiliriz:

1- İki kıtasal litosfer birbiri ile çarpışmakta ve bunun sonucu olarak kıvrımlı-bindirmeli Himalaya tipi sıradağlar meydana gelmektedir (Sawkins ve diğ., 1974 ten; Ketin, 1994 kıtaların kayması ve levha tektoniği ile ilgili pek çok kaynak bu bilgileri doğrulamaktadır.) belkide bu dağların oluşumu sonucunda kıtaların hareketi yavaşlamaktadır. Tıpkı bir diferansiyel gibi hareketi yavaşlatarak sarsıntıyı azaltmaktadır. Bu fikri bir jeolog olan Peter DeCelles da doğrulamaktadır. (Peter DeCelles - Mountain and earthquake : https://youtu.be/Sx-c4iJWtSI)

2- Yer altında, gerek kıtaların hareketi gerekse dünyanın dönmesi sebebiyle oluşan bir sarsıntıyı engelleyen bir ağırlık olabilir.


Ayetler zamanla doğrulanmaktadır. Örneğin big bang teorisi keşif edilmemiş olsaydı Enbiya 30.ayeti asla anlamayacaktık. Güneşin hareket ettiği keşif edilmemiş olsaydı yasin 38.ayetin bir bilimsel hata olduğunu düşünecektik. Zamanla bu ayetin neyi kasıt ettiği daha iyi anlaşılacaktır.


32- Göğü, korunmuş bir çatı (koruyucu)¹ yaptık. Hâlbuki, onlar [göğün] ayetlerinden[mucizelerinden] vazgeçicidir.

¹: Atmosfer bir koruyucu olarak dünya için çatı görevi görüyor. Atmosfer olmasaydı, meteor taşları dünyaya çarpar, güneş ışınları dünyayı yok ederdi.(bkz: ozon tabakası, meteor taşları)

33- Geceyi, gündüzü, güneşi ve Ay'ı yaratan O'dur. [O gök cisimlerinin]¹ her biri, [kendi] rotalarında² yüzüyor.

¹: "kullun=كلٌّ" kelimesinin sonundaki tenvin, muzafun ileyh'ten bedeldir. Güneş, ay ve ona bağlı olan yıldızlar kasıt edilmiştir. (celaleyn, Kadı beydavi, keşşaf sahibi) yani cümle (كلهم) şeklindedir. Çeviride yazıldığı gibidir.


²: Muzafun ileyh hazf edilir, muzaf bundan bedel olarak tenvin veya harfi tarif alır. (ilhami haktan |Arapça dil bilgisi) ayetin bu kısmı (كلهم في فلكهم) şeklindedir. Yani "her biri bir felekte yüzer" şeklinde değil "her biri kendisine ait bir felekte yüzer" manasındadır. Bilimsel açıdan da doğrudur. Güneş ve ay, her biri kendi yörüngesinde yüzer. Güneş sabit değil, uzayda akıp gitmektedir, (TÜBİTAK) Ay, dünyanın etrafında kendi yörüngesinde yüzmektedir. (fenbilimi. Net) ayrıca şems 1-2 ve Yasin 38-40 ayetlerine bakınız.

Eğer, kur'an (كلٌّ في فلكٍ واحدٍ) ["her biri, bir tek felekte..."] demiş olsaydı, bu bilimsel bir hata olurdu. Zaten 14 Asır önceki bir insan, göğe bakınca güneş ve Ay'ın bir tek yörüngede hareket ettiğini düşünürdü. Bu bile, kur'an'ın Allah sözü olduğunun ispatıdır.

34- senden önce hiçbir beşere kalıcılık [ölümsüzlük] vermedik. O halde, sen ölürsen onlar mı kalıcıdır [ölümsüzdür]?

35- Her bir can ölümü tadıcıdır. Bir fitne [sınama] olarak, sizi kötü (şer) ve iyi (şer) ile sınıyoruz. Sadece bize geri döndürülüyorsunuz.

36- Gerçeği örtmüş olanlar seni gördükleri zaman, "Tanrılarınızı zikir eden [diline dolayan]¹ bu muydu?" [diyerek]² seni ancak bir maskara ediniyorlar. Hâlbuki, kendileri Rahman'ın hatırlatmasını örtüp görmezden gelenlerin ta kendileridir.

¹: Zikir, yani "bahsetmek, anmak" iyi ve kötü anlamda da olur. Bahseden kişi dost ise iyi; düşman ise kötü anlamda kullanır. (zamahşeri:keşşaf)

²: Takdiren (قائلين) manasındadır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)

37- İnsan[lar]¹ aceleden yaratılmıştır². Ayetlerimi [mucizelerimi] size göstereceğim. O halde acele istemeyin.

¹: Cins ismidir. (zad'ul mesir) baştaki (ال) takısı, istiğrak yoluyla "tüm insanları" manasındadır.

²: "halakal insane=خلق الإنسان" yani "insanı [aceleden] yarattı" şeklinde de okunmuştur (zad'ul mesir) iki okuyuşta da mana aynıdır.

38- Bir de "Eğer dürüst idiyseniz bu verilen söz [tehdit] ne zamandır?" diyorlar.

39- Gerçeği örtmüş olanlar kendileri yardım olunmaz bir haldeyken, ateşi yüzlerinden ve de sırtlarından kaldıramayacakları zamanı bilselerdi...¹

¹: Buradaki (لو) şart edatının cevabı hazf edilmiştir [atılmıştır.] (keşşaf sahibi) cevap şunlardan biri olabilir:
- "...bilselerdi, azabı acele istemezlerdi"
- "... bilselerdi, verilen sözün [tehdidin] doğru olduğunu bilirlerdi" (kurtubi)

40- Aksine! [O tehdit] kendilerine aniden gelir, onları şok eder! Kendileri göz açtırılmaz bir haldeyken, onu geri döndürmeye güçleri yetmez.

41- Doğrusu, senden önceki Elçileri de maskara yapmaya çalışmışlardı. Onlarla alay etmiş olanları, maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kuşattı.

42- "Sizi, gece ve gündüz Rahman'dan kim koruyabilir?" de. Aksine! Onlar RAB'lerinin hatırlatmasından (zikrinden) vazgeçicidir.

43- Yoksa, kendilerine bizden beride kendilerini engelleyen [koruyan] Tanrılar mı var? onların kendi benliklerinin yardımına (bile) güçleri yetmiyor. Onlara bizden dostluk görmezler.

44- Hayır! Bunları ve onların atalarını, ömür kendilerine uzun gelene kadar faydalandırdık. Bizim, yere gelip, onun [yerin] etrafından eksilttiğimizi¹ görmüyorlar mı? Artık, onlar mı galiptir?

¹: yer, yani (الارض) kelimesi, yerine göre "dünya"(Rad 4, Enbiya 30 ve pek çok ayet) yerine göre "bölge" (Yusuf 56, 80 ve pek çok ayet) mânâsında kullanılmaktadır.

Bu ayet, kur'an mucizesidir.

Eğer "yer" kelimesi "bölge" mânâsında ise, Karaların azalması olayı (kimyaakademi. Com) ile bağdaşır.

İlk dönem islam yorumcuları, ayetin ifadesini anlamadığı için mecaz kabul etmiş, "toprakların fetih edilmesi, bilginlerin vefat etmesi" şeklinde yorumlamıştır(kurtubi, kadı beydavi, zad'ul mesir rad 41) . Ifadenin aynen yazdığımız manada olabileceğini ikrime (veya en-Nehai) de kabul etmiştir, ancak bunu mantıklı bulamadıkları için "yorum" açısından karşı çıkmışlardır. (kurtubi, rad 41)

Ayetin sonundaki "onlar mı galiptir? [galip gelecektir?]" ifadesi, ayetin anlattığımız şekilde anlaşılmasına engel değildir. Ayet "gücümüz, dünyanın etrafından eksiltmeye yettiğini görmüyorlar mı? Bu gücümüzü düşünsünler, halen bize karşı galip geleceklerini mi düşünüyorlar?" olarak da anlaşılabilir.

45- "Sizi sadece vahiyle uyarıyorum. Sağırlar uyarıldıkları zaman daveti işitmezler." de.

46- Eğer, onlara RAB'binin azabından bir esinti temas etse, mutlaka "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zalimlerdik." derlerdi.

47- Kıyamet gününde hakkaniyet terazilerini kurarız. Artık, herhangi bir can, hiçbir açıdan zulme uğramaz. Bir hardaldan bir tane olsa (bile), onu getiririz¹. Devamlı hesap gören olarak biz yeteriz.

¹: "eteyne=أتينا" ifadesi, "e'teyne=آتينا" şeklinde mufaale formundan da okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf) mana olarak "karşılığını veririz, ödülünü veririz" manasındadır.

48- Doğrusu, Musa'ya ve Harun'a, Furkan'ı [gerçeği ve yalanı ayıranı], bir ışığı (Nur'u)¹ ve korunup sakınanlar için bir hatırlatmayı (zikri) vermiştik.

¹: Ayetteki (و) harfi "yani" manasındadır. Enfal 20. Ayette de bu şekilde bir kullanımı vardır. Bu anlama göre "bir ışık olarak Furkanı verdik" manasındadır.

İbni Abbas'ın (و) harfi olmaksızın okuması da bu manayı doğrular. (keşşaf sahibi, kurtubi, zad'ul mesir)

49- [Korunup sakınanlar] ki, saat'ten (kıyametten) ürperir bir haldeyken, RAB'lerinden Gayb'da[yalnızlıkta bile]¹ çekinirler/ona saygı duyarlar.

¹: "bi-l Gayb =بالغيب" ifadesi "kimsenin görmediği yerde/yalnızlıkta bile [Allah'ın yasaklarından] çekinirler [münafıklık yapmazlar]" veya "[Gayb olduğu halde] Allah'a inanırlar, onun azabından çekinirler" manasındadır. (zad'ul mesir)

50- Bu, indirdiğimiz mübarek [Tanrısal bereket kaynağı] olan bir hatırlatmadır (zikirdir). Artık siz onu tanınmayanlar (inkarcılar) mısınız?

51- Doğrusu, önceden İbrahim'e kendi doğruluğunu vermiştik. Onu devamlı bilenlerdik.

52- Hani babasına ve milletine "Şu kendileri için ibadet kapananlar olduğunuz heykeller de nedir?" demişti.

53- "Babalarımızı, onlar için ibadete kapananlar olarak bulduk." dediler.

54- [İbrahim] "Doğrusu, siz ve babalarınız apaçık bir kayboluş içinde imişsiniz." dedi.

55- "Hak [gerçek] ile mi geldin? Yoksa sen, oyunculardan mısın[şaka mı yapıyorsun]?" dediler.

56- [İbrahim] "Hayır! RAB'biniz göklerin ve yerin RAB'bidir. Ki o, onları [gökleri ve yeri] başlatmış/ayırmış¹ olandır. Ben, bunun üzerinden size şahitlik edenlerdenim." dedi.

¹: fatara=فطر" fiili bir şeyi açmak/ayırmak ve ibraz etmek manasındadır. (İbni faris Mekayısi-l lugat :فطر) ayırma/yarma manası da verilmiştir. (Lisanu-l Arap: فطر) başlatıcı yani ilk yaratan manası da verilmiştir. (Zamahşeri:belegat esası :فطر) 
Bu verilen anlamlar tamamen big bang ile bağdaşır. Çünkü big bang anında bütün madde tek bir noktada bitişik iken ayrılmıştır. Bu durum, ilgili kelimenin "yarma/ayırma" anlamıyla ve Enbiya 30. Ayeti ile alakalıdır. "Başlatma" manası ise evrenin başlangıcının olmasıyla alakası vardır. 


57- "Allah'a yemin olsun ki (tallahi)  arkanızı dönüp yüz çevirmenizin ardından putlarınıza[Allah'tan alıkoyanlarınıza]¹ kesinlikle plan yapacağım!" dedi.

¹: Enam 74. Ayetin dipnotuna bakınız.

58- Ardından [İbrahim], onları [putları] parça parça etti. Ancak, büyük [puta] -belki dönerler diye- onlar için [karışmadı].

59- "Tanrılarımıza bunu kim yaptı? kesinlikle o mutlaka zalimlerden[biri]dir." dediler.

60- "onları [putları] zikir eden [diline dolayan], kendisine ''İbrahim" denilen bir genci işittik." dediler.

61- "O halde, onu [İbrahim'i], insanların gözlerinin önüne getirin, şahit olmaları beklenir." dediler.

62- "Bunu, Tanrılarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?" dediler.

63- [İbrahim]"Hayır! Onu, onların [putların] büyüğü yani şu yaptı. Eğer, konuşuyorlarsa artık onlara sorun." dedi.

64- Kendi benliklerine/birbirlerine dönüp, "gerçekten siz, zalimlerin ta kendisisiniz!" dediler.

65- Sonra başları üzerine ters döndürüldüler¹ (eski kafalarına geri döndüler) "Elbetteki bunların konuşamadığını bilmiştin!" [dediler].

¹: burası (نَكس) şeklinde malum formuyla da okunmuştur (keşşaf sahibi) Buna göre "...(eski) kafalarına, baş aşağı [birbirlerini] geri döndürdüler" manasındadır. Anlam olarak aynıdır.

66-67- [İbrahim] "O halde, Allah'tan beride hiçbir açıdan size fayda vermeyen ve size zarar vermeyen [şeylere] mi kulluk ediyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah'tan beride kulluk ettiğiniz [şeylere]! Artık akıl etmiyor musunuz? " dedi.

68- "Eğer, (bir şeyler) yapıcı olduysanız, onu [İbrahim'i] yakın! Ve Tanrılarınıza yardım edin." dediler

69- "Ey Ateş! İbrahim'in üzerine bir soğukluk ve bir esenlik ol!" dedik.

70- Ona [İbrahim'e] bir plan yapmak istediler, ardından onları en çok kaybedenler haline getirdik.

71- Onu [İbrahim'i] ve Lut'u, alemler [tüm varlıklar] için, içini bereketlendirdiğimiz (o) yere [bölgeye] ulaştırarak kurtardık.

72- Ona [İbrahim'e] bir fazladan (armağan) olarak, İshak'ı ve Yakub'u bağışladık. Her birini, düzgün-iyi kişiler yaptık.

73- Onları, emrimizle yol gösteren imamlar yaptık. Onlara, hayırlı olan işleri yapmayı, yönelişi (namazı) ayakta tutmayı (gereğince uygulamayı) ve zekatı vermeyi vahiy ettik. Bizim için kulluk edenler olmuşlardı.

74- Lut'u da [an], ona bir hüküm ve bir bilgi verdik. Bir de, onu pis eylemde bulunmakta olan o kentin [halkından] kurtardık. Gerçekten, onlar [kentin halkı], sınırlarını aşan, kötü bir milletti.

75- Onu [Lut'u] Rahmetimize girdirdik. Gerçekten o, düzgün-iyi kişilerdendi.

76- Nuh'u da [an]. Önceden bir vakit seslenmişti. Ona cevap vermeyi diledik, onu ve ailesini/halkını olanları, çok büyük sıkıntıdan kurtardık.

77- Ona, Ayetlerimizi [işaretlerimizi] yalanlamış (o) milletten yardım ettik. Gerçekten onlar kötü bir milleti. Ardından onları topluca boğduk.

78- Davud'u ve Süleymanı da [an]. Hani orada milletin koyunu geceleyin yayılmıştı. O ikisi [Davud ve Süleyman] Ekin hakkında hüküm ediyordu. Biz, onların¹ hükümlerine şahittik.

¹: Davud ve Süleyman, iki kişi olduğu halde burada tesniye yerine, çoğul olan (هم) zamirinin gelmesinin [Arapça'da çoğul en az üçtür] sebebi, o ikisi dışında başka kişilerin de hükümlerinin olduğunu vurgulamaktır. (zamahşeri:keşşaf) Bazıları çoğul zamirin tesniye yerine kullanıldığını söylemiştir. (kurtubi)

79- Süleymanın onu [hükmü] anlamasını¹ sağladık. Her birine, bir hüküm/hikmet ve bir bilgi verdik. Davud ile beraber tesbih eden dağları ve kuşları hizmete sunduk. Biz (bunları) yapanlardık.

¹: tef'il formundan gelen "fe fehhemneha =ففهَّمناها" ifadesi if'al formundan "fe efhemneha=فأفمناها" olarak da okumuştur. (keşşaf sahibi, kurtubi) iki formun da amacı aynıdır, aynı manayı verir.

80- Perişanlıktan [kızgın savaştan] sizi korusun diye sizin için ona [Davud'a] elbise/zırh¹ sanatını öğrettik. Artık, şükredici [olacak] mısınız?

¹: Davut peygamberin döneminde Zırh olup olmadığına dair açıklama için Sebe 11. Ayetin dipnotuna bakınız. 

81- İçini bereketlendirdiğimiz o yere [bölgeye] doğru, kendisini emriyle akıp giden kasırga halinde rüzgar Süleyman'a aitti.  Biz, her şeyi devamlı bilenlerdik.

82- Şeytanlardan, onun [Süleyman] için dalgıçlık yapan¹ ve bunlardan beride bir takım eylemlerde bulunan kimseler vardı. Biz, onlar için kayıt altına alanlardık.

¹: kelime manası "suyun alt tarafına dalıp bir şeyler çıkarmak" olmakla birlikte, buradan kasıt edilenin "garip eylemler ve harika fiiller çıkarmak" anlamında olduğu söylenmiştir. (müfredat : غوص)

83- Eyüb'ü [an]. Hani RAB'bine "Bana (o) sıkıntı temas etti, hâlbuki sen rahmet edenlerin en merhametlisisin." diye seslendi.

84- Ardından, ona cevap vermeyi diledik, bir zarar[türün]den onda ne varsa kaldırdık. Ona, tarafımızdan bir rahmet ve kullara bir hatırlatma (zikir) olarak ailesini ve onlarla birlikte onların benzerini verdik.

85- bir de İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i¹ [an]. Her biri, sabırlı kişilerdendi.

¹: "Zülkifl=ذو الكفل" sözlükte "pay/kefil sahibi" manasındadır. Ilyas, yunus veya yuşa b. nun olduğu söylenmiştir (kurtubi, keşşaf sahibi) Tevrat'ın "hezekiel" olarak bahsettiği peygamber olduğu da söylenmiştir (mevdudi)

86- Onları, Rahmetimize girdirdik. Gerçekten onlar, düzgün-iyi kişilerdendir.

87- Büyük balığın¹ sahibini(Yunusu) de [an]. Hani kavgalı bir halde gitmişti. Kendisine asla güç yetiremeyeceğimizi düşünmüştü. Ardından, karanlıklar içinde "Senden başka hiçbir Tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, zalimlerden oldum." diye seslendi.

¹: "zunnun=ذو النون" sözlükte "büyük balık sahibi" manasındadır. (müfredat :نون) yunus peygamberin lakabıdır.

88- Ona cevap vermeyi diledik ve onu dertten kurtardık. İşte, inançlıları bunun gibi kurtarırız.

89- Zekeriya'yı [an]. Hani RAB'bine seslendi: "RAB'bim! Sen mirasçıların en hayırlısı iken, beni tek olarak bırakma!"

90- Ona cevap vermeyi diledik, ona Yahya'yı bağışladık ve kendisi için eşini düzelttik. Gerçekten onlar, hayırlı işlerde yarışıyorlardı. Arzulu ve çekinir bir halde bize dua ediyorlardı. Onlar, bize saygılıydı.

91- Irzını korumuş o kızı da [an]. Onun içinde(ki çocuğa)¹ ruhumuzdan üfledik. Kendisini ve çocuğunu alemler [tüm varlıklar] için bir ayet[mucize] yaptık.

¹: bir şeyin içine üflemek, ona hayat vermek manasındadır. (Hicr 29) bu ayet "Onun (Meryem'in) içine üfledik[Meryem'e hayat verdik]" manasında değildir. "Onun içinde (bulunan bebeğe) üfledik[hayat verdik]" manasındadır. Mesela (نفخت في البيت فلان) ["falan kişinin evinde üfledim"] denilirken, "falan kişinin evinde kavala üfledim" manasında bu söylenir. (keşşaf sahibi)

92- Gerçek şu ki, ben sizin RAB'biniz iken bu bir tek topluluk olarak sizin topluluğunuzdur¹. O halde bana kulluk edin.

¹: "ümmetUkum=أمتُكم" ifadesi, "ümmetEkum=أمتَكم" şeklinde (هذا) işaret isminden bedel olarak da okumuştur. [inne'nin] haberi olarak kabul edilip (أمة) kelimesi de merfu okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf) buna göre ayetin bu kısmı "...Bu sizin toplumunuz, bir tek toplumdur..." şeklinde meal edilebilir

93- Emirlerini/işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her biri, sadece bize dönecektir.

94- Artık, kim bir inançlı olarak düzgün-iyi eylemlerde bulunursa onun gayretine asla nankörlük yoktur. Gerçekten biz onu yazanlarız.

95- [Bu] kendisini helak ettiğimiz bir kentin [halkına] haramdır¹. Gerçekten onlar, (inanca)² geri dönmezler.

¹: "ennehum=أنهم" ifadesi "innehum=إنهم" şeklinde de okunmuştur. Buna göre ayetin ".. haramdır" kısmına kadar cümle bitmiş olmalıdır. Buna göre çeviri yapıldı. (zamahşer:keşşaf) bu ayet, önceki ayete atıf olarak "Bu, yani emeğin göz ardı edilmesi, kendisini helak ettiğimiz bir kentin [halkına] haramdır" manasındadır.

²: (keşşaf sahibi)

96-97- Sonunda, kendileri her bir tepeden akın ederken, yecüc ve mecüc['ün seddi] açıldığı ve gerçek vaat yaklaştığı zaman, gerçeği örtmüş olanlar "Vay halimize! Bundan yana habersizlik içindeydik. Aksine! Zalimler idik" [derken] bakışları (gözleri) donup kalır.

98- Gerçekten, siz ve Allah'tan beride kulluk ettiğiniz [şeyler¹/putlar] cehennem yakıtısınız. Siz ona [cehenneme] varıcısınız.

¹: kasıt edilenler, putlardır, 101. Ayetin dipnotuna bakınız.
Ayette (من) yerine (ما) kullanması, kasıt edilenin (putlar gibi) cansız nesneler olduğunu gösteriyor. Çünkü (ما) genellikle cansız şeyler için kullanılır.

99- Bunlar Tanrılar olsaydı, ona [cehenneme] varmazlardı. Her biri onun [cehennemin] içinde kalıcıdır.

100- Kendileri için onun [cehennemin] içinde kendilerine zor bir soluklanma vardır. Onlar onun [cehennemin] içinde işitmezler.

101- Gerçek şu ki, kendileri için bizden [bizim tarafımızdan] öne geçmiş güzellik olanlar (evet!)  işte onlar, ondan [cehennemden] uzak kılınmıştır.

102- Onlar, canlarının çok arzu ettiği [şeyler] içindeyken, [cehennemin] hareketini (bile) işitmezler.

103- En büyük tasa, onları üzmez ve Melekler onları "Bu, size söz verilmekte olan gününüzdür." [diyerek]¹ karşılar.

¹: Buradaki (يقولو) sözü takdiridir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)

104- Kitaplar için sayfanın dürülmesi gibi göğü¹ düreceğimiz² günü [an]! Üzerimize [düşen] verilmiş bir söz olarak, tıpkı ilkin yaratmaya başlamamız gibi, onu tekrar başa döndürürüz³. Gerçekten, biz en başından beri yapanlardık.

¹: "Gökleri" manasında da olabilir. Çünkü (السماء) kelimesi, tekil olsa da, cins adı olarak "Gökler" manasına gelebilir.

Kur'an'da tekil olduğu halde çoğul anlamda kullanıldığı yerler vardır. (müfredat : سما)

²: Fizikçi michou kaku "parallel worlds" isimli kitabında şunları söyler:
"Sonunda evrenin orjinal genişlemesi tersine döner ve kendi üzerine doğru büzülür" [Eventually, they see that the original expansion of the universe
is reversing, and that the universe is contracting on itself.] (kaynak: Parallel worlds A Journey through creation, higher dimension and future of the cosmos, Michio kaku sayfa 77) Göğün sayfa gibi dürülmesinden kasıt bu olabilir.

Şu da olabilir: Einstein'a göre uzay maddesiz bir haldeyken tamamen dümdüzdür. İçinde bulunan kütleler uzayı bükmektedir. (bkz: Einstein'ın özel görelilik kuramı) daha iyi anlaşılması için şu şekilde bir örnekle anlatabiliriz: içi boş olan bir çemberin üzerine bir örtü açtığınızı hayal edin. Bu örtünün üzerinde hiçbir şey yokken örtü tamamen dümdüzdür. Ancak üzerine bir ağırlık attığınız zaman bu ağırlık örtüyü boşluğa doğru eğmeye başlar. Uzaydaki kütlelerin de uzayı bükmesi buna benzemektedir.
Bu durumda ayetin anlattığı senaryo şu şekilde olabilir: evrende kütle namına hiçbir şey kalmayacak, uzay tamamen dümdüz bir hale gelecek ve sonunda bir sayfanın dürülmesi gibi uzay da bürülecektir. Ayette en açık görünen durum budur.

³: "avd=عود" bir şeyi terk ettikten sonra o şeye tekrar geri dönmektir. (müfredat: عود) mesela "Siz tekrar (aynı suçlara) dönerseniz, biz de (aynı cezayı vermeye) tekrar döneriz" (İsra 8) ayetinde de aynı fiil kullanılmıştır. İlgili ayette de if'al babından bu fiil kullanıldığı için "tekrar başa döndürmek" anlamındadır.
Bu ayet "Açılır-kapanır evren" modeli ile tamamen uyumludur.  "açılır kapanır evren modeline" göre, evren genişlemesini tamamlayacak ve tekrar büzülerek başlangıç durumuna dönecek ve sonra tekrar bir Büyük Patlama yaşayarak tekrar genişleyecek ve sürekli devam edecektir. Büyük patlama demek, yeniden bir evrenin oluşumu demektir. Allah'ın yaratmayı tekrar etmesi bu durum olabilir.


Verilen bilgilerin doğruluğunu fizikçi michou kaku'nun "parallel worlds" adlı kitabında ve "big crunch, oscillating universe theory" ile ilgili bilgi veren pek çok kaynaktan görebilirsiniz. Hatta ayetin sonundaki "Biz [en başından beri] yapanlardık." ifadesi de bunu doğrulamaktadır. ''En başından beri'' manasını veren de ''ka'ne=كان'' nakıs fiilidir.


105- Hatırlatmadan (zikir'den) sonra zebur'da(tüm kutsal kitaplarda)¹ "Yere [dünyaya] düzgün-iyi kullarım mirasçı olur" diye elbette yazmıştık.

¹: (müfredat : زبر, kadı beydavi)

106- Gerçek şu ki, kulluk eden bir millet için yeterlilik bundadır.

107- Seni, ancak alemlere [tüm varlıklara] rahmet olarak gönderdik.

108- "Bana, Tanrınızın sadece bir tek Tanrı olduğu vahiy ediliyor. Artık, müslümanlar[Allah'a teslim olanlar] mısınız?" de.

109-111- Artık yüz çevirdiler ise, "Size, bir eşitlik üzerine ilan ettim. Vaat olunduğunuz[şey] yakın mı yoksa uzak mı? Bilemiyorum. Gerçekten o, sözden açığını da biliyor, sizin sakladığınızı da... Bilemem, belki de o (tehdit) sizin için bir fitne [sınama] ve bir süreye kadar bir geçimdir." de.

112- "RAB'bim! Hak [gerçek] ile hükmet. RAB'biniz Rahman'dır, sizin yakıştırmalarınıza karşı destek dilenilendir." dedi.

20- Taha süresi (Hubeyb öndeş meali)


1- Ta, ha

2-3- kur'an'ı, sana sıkıntı çekmen için indirmedik. Ancak, çekinen/saygılı davranan kimselere bir hatırlatma olarak [indirdik].

4- Yeri [dünyayı] ve yüce gökleri yaratan kimse [tarafından] kısım kısım indirme olarak [indirdik]¹

¹: "tenzilen=تنزيلا" kelimesi, hazf edilmiş bir (نزلناه) a'milinin meful'u mutlakıdır. (Müşkül i'rab-ul kur'an) bu kelimenin, (تذكرة) kelimesinden bedel de olabilir. (keşşaf sahibi) buna göre aşağı yukarı aynı şekilde çevrilir.

Akla şu soru gelebilir:
"Gökleri ve yeri yaratan" derken, Allah üçüncü şahıs (o) olarak anlatıldığı halde neden devamında "indirdik" diyerek birinci şahıs çoğul (biz) olarak anlatılmıştır?
Bunun cevabı ise iltifat sanatıdır. Bu konuda yeterince detay daha önce (Alimran 183. ayetin dipnotuna bakınız) verilmişti.

5- Rahman, Arşı[yönetimi]¹ hükümranlığı altına aldı².

¹: "Arş =عرش" aslen "kürsü" demektir. Fakat bu kelime "yönetim, güç, saltanat, mülkiyet" manasında da kullanılmıştır. Örneğin "kralın Arşı" ile "kralın mülkü, saltanatı" kasıt edilmiştir. (müfredat : عرش, Fahreddin Razi) buradan anlıyoruz ki, Allah'ın Arşı ile kastedilen, onun mülkü, yani yönetimidir. Ayrıca, "Arş'a [taht'a] istiva etmek" ifadesi, kralın bir şeyi mülküne alması, kral olması anlamında kinaye olarak kullanılır. (keşşaf sahibi)

²: "ıstiva = استوى" fiili "ale =على" harfi cerr'i ile "istila etmek" yani "hükümranlığı altına almak" mânâsına gelir (müfredat :سوا) bu Ayette de aynı şekilde kullanıldığı için bu mana verildi.


6- Göklerde, yerde [tüm evrende], ikisinin arasında (içinde) ve yaş toprağın altında bulunanlar, onundur [rahman'ındır].

7- Sözde açık [yüksek sesli] olsan (da kapalı olsan da) kesinlikle o, sırrı ve daha saklı olanı biliyor.

8- Allah, kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayandır. En güzel isimler onundur.

9- Musa'nın olayı sana geldi mi?

10- Hani bir ateş görmüştü, ardından ailesine "Siz bekleyin, gerçekten ben açık seçik¹ olarak bir ateş gördüm. Umarım, size ondan [ateşten] bir kor getiririm veya onun karşısında bir yol bulurum" dedi.

11-14- Ona [ateşe] gelince, kendisine seslenildi: Ey Musa! Gerçekten ben (evet!) ben RAB'binim. Artık, ayakkabılarını¹ çıkar, gerçekten sen, kutsanmış vadi olan Tuva'dasın. Ben seni özel olarak seçtim. Artık, vahiy edilene kulak ver. Gerçekten ben, benden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'ım. O halde bana kulluk et ve hatırlatmam(zikrim) için yönelişi (namazı) ayakta tut (gereğince uygula). 

¹: ayakkabıları çıkarmak, anlaşıldığı şekilde de yorumlanmıştır, bazıları ise "çoluk-çocuk, aile meşguliyetinden sıyrılıp çık" manasında açıklamıştır. Çünkü aileyi anlatmak için "nal=نعل" tabiri kullanılmıştır. (kurtubi)

15- Gerçekten saat (kıyamet), her bir canın kendi gayretiyle karşılık bulması için gelicidir. Onu [saatin gelişini] neredeyse belli edeceğim.¹

¹: "ehfahe=أخفيها" şeklinde de okunmuştur. Bu durumda izhar etmek [açığa çıkarmak] anlamındadır. (zamahşeri:keşşaf)
Bilimsel olarak evrenin bir sonu olduğunu ispatlayan pek çok teori mevcuttur. (bkz: büyük yırtılma, büyük çöküş) her halükarda evrenin bir son bulacağı ve kalıcı olmadığı kesindir. Ayette de belirtildiği üzere, Allah kıyametin gelişini neredeyse açıklamıştır, bugünkü bilim sayesinde de Allah'ın belli ettiğini görebiliyoruz.

Genellikle "neredeyse saklayacağım" manası verilmiştir. (zamahşeri:keşşaf) bu da doğrudur, ancak yine anlama gelmektedir. Çünkü "neredeyse saklayacağım" ifadesi, tamamen saklanmış olmayıp alametlerinin belli olduğunu göstermektedir. Ki bugün bilim sayesinde alametleri görüyoruz.

16- Ona [saate] inanmayan ve keyfine uyan kimseleri sakın seni ondan¹ çevirmesin. Aksi halde, düşerek mahvolursun.

¹: "Saat'e inançtan" veya "namazdan" manasındadır. (kadı beydavi, Zamahşeri:keşşaf)

17-18- Şu, sağ elindeki nedir¹ ey Musa? [Musa] "O, benim kendisine dayanıp kuvvet kazandığım ve koyunlarıma karşı kendisiyle engellediğim[yol gösterdiğim]² Asam'dır. Onda benim için diğer ihtiyaçlar da vardır" dedi.

¹: Allah, Musa'nın elindekinin ne olduğunu bilmektedir, ancak bu soruyu, ona yapacağı mucizeye dikkat çekmek için soruyor.

"Bu tıpkı, bir zırh ustasının sana demiri göstererek ''bu nedir?'' diye sorup, senin ona ''bir yığın demir'' demen ve aradan birkaç gün sonra zırh ustasının o demiri bir zırh yapıp ''bak, işte bu senin gördüğün demir yığını, onu nasıl mükemmel bir zırh yaptım!'' demesine benzer." (zamahşeri:keşşaf)

²: Buradaki (اهش) ifadesi (اهس) şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi) manası: koyunları yanlış tarafa gitmekten engellemektir (Ubabu-z zahir: هسس)

19- [Allah] "Onu at, Ey Musa!" dedi.

20- [Musa] onu attı, bir de ne görsün? O koşan bir yılan [olmuş]!

21- [Allah] "Onu yakala ve korkma. Onu, ilk/önceki şekline tekrar iade edeceğiz." dedi.

22-23- "Sana, en büyük ayetlerimizden göstermemiz için, elini, kanadına/koltuğuna sıkıştır, bir diğer ayet [mucize] olarak herhangi bir çirkinliği olmaksızın bembeyaz çıksın"

24- "Firavun'a git. Gerçekten o taştı!"

25- [Musa] "RAB'bim! Göğsümü benim için yay/genişlik ver." dedi.

26- "Emrimi/işimi kolaylaştır"

27- "Dilimden düğümü çöz"

28- "[Çöz ki] sözümü anlasınlar"

29- "Ailemden bana bir vezir [sorumluluğumu taşıyacak kimse] yap."

30- "Harun'u, yani kardeşimi..."

31- "Onunla [kardeşimle] sırtımı[kuvvetimi] güçlendir."

32- "Onu, emrimde/işimde ortak yap."

33-34- "Seni çokça tenzih edelim ve seni çokça anıp hatırlayalım diye [yap]"

35- "Gerçekten sen bizi [en başından beri] devamlı görendin."

36-40- [Allah] "İstediğin sana verilmiştir Ey Musa! Elbetteki, sana diğer seferinde de büyük iyilikte bulunmuştuk: hani vahiy edileni annene "Onu (Musa'yı) tabutun içine at, ardından onu denize¹ at, deniz onu sahile atsın, bana bir düşman ve ona (Musa'ya) bir düşman olan onu alsın" diye vahiy etmiştik. Sana benden bir sevgi atmıştım. Gözetimim altında bakımının yapılması için [bunu yaptım]². Bir vakit, kız kardeşin gidip-gelip ''onun (Musa'nın bakımına) kefil olacak bir kimseyi size göstereyim mi?'' demişti. Böylece, [annenin] gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri döndürmüştük. Sen, bir canı öldürmüştün, ardından seni dertten kurtarmış ve seni iyice fitnelemiş/sınamıştık. Senelerce, medyen halkının içinde kalmıştın sonra bir kader üzerine geldin ey Musa!" dedi.

¹: "yemm=يم" kelimesi Süryanice "yamma= ܝܡܐ" ve İbranice "yam= יָם" olarak "deniz, gölet, okyanus" manasındadır. (wictionary)

²: "Ve litusnea=ولتصنع" ifadesinin başındaki (و) harfi, idmar edilmiş [gizlenmiş] bir cümleye işaret edebilir. Cümle (....فعلت كذا) şeklinde de olabilir (keşşaf sahibi) çeviri buna göre yapıldı.

41-44- "Seni, kendi benliğim için iyice düzenledim.¹ Sen ve kardeşin, ayetlerim ile [mucizelerimle] gidin ve hatırlatmam (zikrim) konusunda gevşeklik-kusur² göstermeyin. İkiniz de Firavun'a gidin, gerçekten o taştı, ona yumuşak söz söyleyin, öğüt alması veya çekinmesi beklenir"

¹: "istina=اصطناع" bir şeyi ıslah etmekte aşırılıktır. (müfredat: صنع)

²: (Zamahşeri:keşşaf)

45- [Musa ve kardeşi] "RAB'bimiz! Gerçekten biz, onun üzerimize gelmesinden [bize zarar vermesinden] ve taşkınlık etmesinden korkuyoruz" dediler.

46-48- [Allah] "İkiniz korkmayın, gerçekten ben sizinle birlikteyim, işitiyorum ve görüyorum. Artık, ikiniz ona gelip ''gerçekten biz, RAB'binin iki elçisiyiz. O halde İsrail'in oğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara azap etme. RAB'binden sana bir ayet getirmiştik. Esenlik, doğru yola bağlı olan kimselerin üzerine olsun. Gerçekten bize, azabın yalanlamış ve yüz çevirmiş kimselerin üzerine olduğu vahiy edilmişti.'' deyin." dedi.

49- [Firavun] "İkinizin RAB'bi kimdir ey Musa?" dedi.

50-[Musa] "RAB'bimiz her şeye yaratılışını veren sonra yol gösterendir." dedi.

51- [Firavun] "Önceki-öncü nesillerin acı durumu¹ nedir?" dedi.

¹: bu anlam, müfredatın verdiği anlamlara kıyasla verildi. (müfredat: بال)

52- [Musa] "Onun bilgisi, RAB'bimin katında, bir kitaptadır. RAB'bim şaşmaz ve unutmaz." dedi.

53- [RAB] yeri [yeryüzünü] sizin için dinlenmeye elverişli¹ yapan ve sizin için onda yollar açandır. Gökten bir su indirdi,² ardından onunla [o suyla] bitkilerden dağınık/çeşit çeşit, sınıflar halinde çıkardık.

¹:  "mihad=مهاد" ve "mehd=مهد" hazırlanan, basılan mekandır. Aslı, çocuk için hazırlanan [şeydir]. Hazırlamak ve bir şeye kolaylaştırmak anlamına da gelir. (müfredat: مهد maddesi, İbni faris:Mekayısi-l lugat : مهد maddesi). Verilen sözlüklerden anlaşıldığına göre kelime anlamı dünyanın şekliyle alakalı değildir. Sadece yerin düzenlenmesi ve bir bebeğe hazırlanan beşik misali dinlenmeye elverişli hale getirilmesi ile ilgilidir. Örneğin "Ona hazırladıkça hazırladım" (Müddessir 14) ayetinde "hazırladım" manasını veren "mehhedtu=مهدت" fiilidir. Buradan da anlaşılacağı üzere kelimenin şekil ile alakası yoktur.

²: Dünya ilk başta bir ateş kütlesi halinde olduğu yaşama elverişli bir halde değildi. Üzerinde bulunan su da canlılığı oluşturmaya yeterli değildi. Bundan dolayı suyun gökten (uzaydan) geldiğine dair bir teori mevcuttur. (bilgilerin doğruluğu şu kaynaklardan teyit edilebilir: Dr. Melik kara, yerkürenin ve atmosferin oluşumu, BBC- dergi okyanuslar nasıl oluştu?) ayetin kasıt ettiği olay bu olabilir.


54- Yeyin ve sağmal hayvanlarınızı otlatın. Kötülükten engelleyen aklın¹ sahipleri için gerçekten bunda mutlaka ayetler [mucizeler] vardır.

¹: ''nuhyet=نهية" kötülükten engelleyen akıldır. (müfredat : نهي)

55- Sizi, ondan [yerden] yarattık, sizi onun [yerin] içine geri iade ediyoruz ve diğer bir defasında sizi ondan [yerden] çıkarıyoruz.

56- Elbetteki, ona (Firavun'a) ayetlerimizin[mucizelerimizin] tamamını göstermiştik, (Firavun) yalanladı ve şiddetle karşı çıktı.

57- [Firavun] "bizi Yerimizden[bölgemizden] çıkarmak için mi sihrini getirdin ey Musa?" dedi.

58- "Onun benzeri bir sihri sana mutlaka getireceğiz. Bizimle senin aranda bir buluşma yeri; bizim ve senin kendisinden caymayacağımız seviyeli bir yer belirle."

59- [Musa] "Buluşma zamanınız, süs (bayram) günü ve insanların bir araya toplanacağı kuşluk vaktidir." dedi.

60- Firavun dönüp gitti, planını topladı sonra geldi.

61- Musa, onlara "Yazıklar olsun size! Allah'ın üzerinden bir yalan uydurmayın. Aksi halde, bir azapla sizi kökten kazır. Uyduran kimseler fırsatı kaçırmıştır." dedi.

62- aralarında kendi işlerini çekiştiler[tartıştılar] ve gizli konuşmalarını sır yaptılar.

63-64- "gerçekten, bu ikisi¹[Musa ve kardeşi] sihirleriyle sizi yerinizden [bölgenizden] çıkarmayı ve sizin en üstün açılmış yolunuzu [geleneğinizi, dininizi]² kaldırmayı isteyen iki sihirbazdır. Planınızı kararlaştırın sonra sıra halinde gelin. Üstünlüğü isteyen, bugün başarmıştır." dediler.

¹: Bu ifade normalde "ine hezeyni le sahirani=إن هذين لساحران" şeklinde olmalıydı, ki Ebu Amr'ın okuyuşu bu şekildedir (zamahşeri:keşşaf), ancak bu şekilde "in hezeni le sahirani=إن هذان لساحران" şeklinde okunması da doğrudur. Bu tıpkı "in zeydun lemuntalikun=إن زيد لمنطلق" [Zeyd, mutlaka gelicidir] ifadesinde olduğu gibidir.. (Zamahşeri: keşşaf) bu ifadede de "in" bulunmaktadır, ilgili Ayetteki gibi tekid lamı ile gelmiştir ama "zeyd" ismi "zeyden" şeklinde mensup gelmek yerine "zeydun" şeklinde gelmiştir.

Dili bilmeyenler ise bu ayette gramer hatası olduğunu iddia etmiştir, ancak üstte açıklandığı üzere geçersiz bir iddiadır.

²: (zad'ul mesir)

65- "Ey Musa! İster sen at; istersen ilk atanlar biz olalım" dediler.

66- [Musa] "Hayır, siz atın." dedi. (Onlar attıkları zaman) Bir anda onların ipleri ve Asaları, sihirlerinden (dolayı) hızlıca yürüyor olarak kendilerine hayali¹ bir şekilde göründü.

¹: (müfredat : خيل)

67- Ardından kendi benliğinde bir korku doğdu Musa'nın..

68-69- "Korkma! Gerçekten sen, en üstünsün. Sağ elindekini at, onların tasarladıklarını yutsun. Onların tasarımı, sadece bir sihirbazın planıdır ve sihirbaz, nereye gelirse gelsin, başarılı olmaz." dedik.

70- Derken, Sihirbazlar secde halinde (yere) atıldılar[kapandılar], "Harun ve Musa'nın RAB'bine inandık" dediler.

71- [Firavun] "Size izin vermemden önce mi ona inandınız? Kesinlikle o, gerçekten size sihri öğreten büyüğünüzdür. Artık, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazdan mutlaka keseceğim! Sizi hurma ağacının parçalarının içine saplayacağım¹! Azap bakımından hangimizin daha şiddetli olduğunu ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz!" dedi.

¹: Normalde bir yere asmak veya Çarmıha germek anlamı kasıt edilmiş olsaydı, burada "içine" ["fi=في"] değil; "üzerine" ["ale=على"] denilmesi gerekirdi. Tefsirler genelde "içine" ifadesinin "üzerine" manasında olduğunu düşünerek tevil etmiş olsa da, muhtemelen ayetin kastı, bu sihirbazların asılması değil de; kazığa saplama yöntemiyle idam edilmesi olmalıdır. Çünkü bu şekilde bir idam yöntemi M. Ö. 18. Yüzyıllara kadar görülmektedir. (Bkz: Wikipedia impalement) 
Musa peygamberin M. Ö. 13. Yüzyılda yaşadığı göz önüne alınırsa, o dönemde bu idam uygulanmış olabilir. Genelde "sallebe=صلّب" fiilinin bu ayette Çarmıha gerilme olarak anlaşılması sebebiyle ayetin tarihsel bir hata yaptığı iddia edilmektedir. Bu hata yanılgısı, ayetin yanlış anlaşılması sebebiyledir. 

72-73- [Sihirbazlar] "Açık kanıtlardan bize gelenlere ve bizi başlatmış [yaratmış] olana¹ karşı asla seni tercih etmeyeceğiz! Hadi hüküm edici olduğuna hükmet! Sen sadece bu dünya [ilk] hayatına hüküm edersin! Gerçekten biz, bizim için hatalarımızı ve bizi kendisine [RAB'bimize] karşı zorladığın sihirden dolayı bağışlaması için RAB'bimize inandık. Allah daha iyidir (hayırlıdır) ve daha kalıcıdır." dediler.

¹: Ayetteki (والذى فطرنا) cümlesi, (على ما جاءنا) cümlesine matuftur. Çeviri buna göre yapıldı. Buradaki (و)'ın, yemin amaçlı olması da mümkündür. (zamahşeri:keşşaf) buna göre ayetin bu kısmı "Bizi yaratan kimseye yemin olsun ki, açık Kanıtlardan bize gelen [şeylere] karşı, asla seni tercih etmeyeceğiz." şeklinde meal edilebilir.

74- Gerçek şu ki, kim suçlu olarak RAB'bine gelirse, ona kendisinde ölmeyeceği ve yaşamayacağı cehennem vardır.

75-76- Kimler ona [RAB'bine] düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş bir inançlı olarak gelirse, [bilsin ki] işte onlara yüksek dereceler yani içinde kalıcı oldukları, alt taraflarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. İşte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.

77- Elbetteki, Musa'ya "Kullarımı gece yürüyüşüne çıkar, herhangi bir erişme/yakalanma korkusu olmadan ve çekinmeden onlar için denizde kuru bir yol aç." diye vahiy etmiştik.

78- Firavun ordusuyla onları takip etti, denizden [bir yerde] onları bürüyen (dalgalar), onları bürüdü.

79- Firavun, kendi milletini yoldan çıkardı ve yol göstermedi.

80- Ey İsrail'in oğulları! Sizi düşmanınızdan kurtarmıştık, Tur'un sağ yanından sizinle sözleştik ve üzerinize kısım kısım kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik.

81- Sizi rızıklandırdığımızın temiz olanlarından yeyin ve onda [rızıkta] taşkınlık yapmayın. Aksi halde, gazabım üzerinize konar. Artık, gazabım kimin üzerine konarsa o (çukura) yuvarlanıp helak olmuştur.

82- Gerçekten ben tevbe etmiş, inanmış, düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş sonra da yolu bulmuş kimseler için, mutlaka bir bağışlayanım.

83- Seni milletin konusunda acele ettiren nedir ey Musa?

84- [Musa] "Onlar işte şunlar izimin üzerindedir. Razı olman için sana doğru acele ettim RAB'bim." dedi.

85- [Allah] "Gerçekten biz, senin ardından halkını fitneledik[sınadık] ve samiriyeli¹ onları saptırdı."dedi.

¹: "es-samiriyyu=السامري" kelimesi isim değildir, sondaki "yu=يُّ" sebebiyle bu aidiyet bildirir. Tıpkı Türk milletine bağlı olan birinin arapçada "E-t turkiyyu=التركي" diye tarif edilmesi gibi. 

Misyonerler, Kur'an'ın bu ayette tarihsel bir hata yaptığını, Tevrat'ın hoşea 8. Bölümünde anlatılan Samiriyenin buzağı heykeli ile Musa dönemindeki olayı karıştırmış olduğunu iddia etmektedirler. Hatta onlara göre Samiriyeliler Musa döneminde yoktu. 
Fakat gözden kaçırılan nokta şudur: 
Tevrat 1. Krallar 16:24 bölümünde Samiriye tepesinin daha önceden "semer" [שֶׁ֖מֶר] olduğunu ve daha sonradan bu Samiriye adını aldığı belirtilir. Bu durumda, Musa peygamberin döneminde semer'e bağlı olan bir millet olabilir. Bu milletten Musa peygamberin milletine katılmış ve aralarında buzağı heykeli yapıp şirk koşmalarına sebep olmuş olabilir. Kur'an bu kişiyi semer'e bağlı olması sebebiyle "Samiriyeli" olarak tarif etmiş olabilir. 
"Peki kur'an neden 'semeriyyun=السمري' şeklinde tarif etmemiştir?" sorusu akla gelebilir. Bunun cevabı ise İbranice kelimelerin arapçada farklı olarak okunmasıyla alakalıdır. Örneğin İbranice "şalom" Arapça'ya "selam" şeklinde geçmektedir. Bunun dışında isimler bile farklı Lehçelerde farklı okunur. Örneğin "İsrail" İsmi "إسرائيل، إسرائل" olarak hatta okuyuşu değişecek tarzda "israel=إسرائل" olarak da okunabilir. 

İlaveten şunu da belirtmek gerekir:
Samiriyelilerin kaynağında Samiriyeliler İsrail oğullarının kökünü temsil etmektedir. Kur'an'ın tarihsel hata yaptığını iddia edenler, Samiriyelilerin kaynaklarını göz ardı ederek bu iddiada bulunmaktadır. 

86- Ardından Musa, milletine kızgın olarak, üzgün olarak döndü, "Ey milletim! RAB'biniz size çok güzel bir vaat olarak vaat etmedi mi hiç? Anlaşma (süresi) size uzun mu geldi? Yoksa RAB'binizden bir gazabın size konmasını mı istiyorsunuz? [bu yüzden mi] yapılan anlaşmama aykırı davrandınız?" dedi.

87- [Millet]  "Yapılan anlaşmana kendi imkanımızla aykırı davranmadık; fakat bize (o) milletin süsünden ağırlıklar yükletilmişti. Onları uzağa attık, işte samiriyeli de bunun gibi attı." dediler.

88- Ardından [Samiriyeli] kendilerine bir böğürmesi olan ceset bir buzağı çıkardı, "Bu, sizin Tanrınız ve Musa'nın Tanrısıdır. Ardından [Musa] unuttu." dedi.

89- [O ceset buzağının] kendilerine herhangi bir söz bakımından dönüş yapamadığını [cevap veremediğini] ve kendileri için herhangi bir zarara ve faydaya sahip olmadığını¹ hiç görmüyorlar mı?

¹: "yerciU=يرجعُ" ifadesi "yerceA=يرجعَ" şeklinde de okunmuştur (zamahşeri:keşşaf) çeviri bu okuyuşa göre yapıldı. Bu okuyuşa göre ''En yercea= أن يرجعَ'' anlamındadır, ''en=أن '' hazf edilmiştir.

90- Elbetteki Harun daha önceden  "Ey milletim! Bununla (bu ceset buzağıyla) fitnelendiniz[sınandınız]. Gerçekten RAB'biniz rahman olandır. Artık, bana uyun ve emrime gönülden itaat edin" demişti.

91- [Milleti] "Musa bize geri dönene kadar, ona [buzağıya] karşı ibadete kapananlar [olmaya] ara vermeyeceğiz!" demişlerdi.

92-93- [Musa] "Ey Harun! Onların yolu kaybettiklerini gördüğün zaman seni bana uymamaya sevk eden¹ neydi? Artık, emrime isyan mı ettin?" dedi.

¹:"men'a=منع" dilimize de "men etmek, alıkoymak" manasında geçmiştir. Ancak bunun "sevk etmek" manası da mevcuttur. Bazıları, ayetteki (الا تسجد) ifadesinde bulunan (لا) sebebiyle, bu manayı vermiştir. (müfredat : منع) bunu Hadid 29. Ayetteki (لا) gibi sıla kabul ederek, ayete (ما منعك أن تسجد) yani "seni secde etmekten men eden nedir?" manasını verenler mevcuttur. (keşşaf sahibi)

94- [Harun] "Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Gerçekten ben, ''İsrail'in oğullarının arasını ayırdın ve sözümü gözetmedin." demenden çekindim." dedi.

95- [Musa] "Senin derdin neydi ey Samiriyeli?" dedi.

96- [Samiriyeli] "Onların hiç görmediğini gördüm, ardından (o) elçinin izinden bir avuç avuçladım. Ardından, onu (avucuma aldığımı) değersiz bir şekilde attım. İşte, nefsim bana böylece süsledi." dedi.

97- [Musa] "O halde git. Artık, gerçekten senin için hayatta ''Dokunmak yok!" demen vardır. Gerçekten, senin için kendisine asla aykırı davranılmayacak bir vaat yeri-zamanı vardır. Gündüzleyin¹ kendisine ibadete kapanan [olduğun] Tanrına bak! Mutlaka onu yakacağız ve mutlaka onu un ufak ederek denize savuracağız." dedi.

¹: (müfredat : ظل)

98- Tanrınız, kendisinden başka hiçbir Tanrı olmayan Allah'tır. Her şeyi bilgi bakımından kuşattı.

99- İşte, öne geçmiş olanların haberlerinden sana böylece anlatıyoruz. Sana, tarafımızdan bir hatırlatma verilmiştir.

100-101- Kimler ondan vazgeçmişse [bilsinler ki] kıyamet gününde, içinde kalıcı oldukları bir yükü kesinlikle onlar taşıyacaktır. Kıyamet gününde onlar için ne kötü bir taşıma vardır!

102-103- Sur'un içine üfleneceği ve suçluları mavi [gözü kör ve aydınlıksız¹] olarak ve kendi aralarında "Ancak on (gün) kaldınız" [diye] fısıldaşır bir halde sürüp toplayacağımız günü [an]!

¹: (müfredat : زرق)

104- Gidilen yol bakımından en seçkin olanları "Ancak bir gün kaldınız" derlerken ne demekte olduklarını biz daha iyi biliyoruz.

105-106- Sana dağlar hakkında soruyorlar. "RAB'bim onları un ufak ederek savurur, ardından [dağları] sıra sıra pürüzsüz halde bırakır." de.

107- Onlarda hiçbir eğrilik ve hiçbir tümsek görmezsin.

108- O gün, kendisine hiçbir eğrilik olmayan bir davetçiye uyarlar. Sesler, rahman için huşu bulur [kısılır] ve fısıltıdan başkasını duymazsın.

109- O gün, ancak Rahman'ın kendisine izin verdiği ve kendisini söz bakımından uygun bulduğu kimseye şefaat fayda verir.

110- [Rahman], Onların önlerindekilerini ve arkalarındakilerini biliyor. Onlar ise, onu bilgi bakımından kuşatamazlar.

111- Diri [ve] Kayyum[koruyan ve idare eden] için, yüzler [kişiler] baş eğdi. Herhangi bir zulmü taşıyan kimseler fırsatı kaçırmıştır.

112- Kim, bir inançlı olarak düzgün-iyi işlerden eylemde bulunduysa, hiçbir zulümden ve hiçbir haksızlıktan korkmaz.

113- İşte bunun gibi, onu anlaşılır-akıcı¹ bir kur'an olarak indirdik ve onda, vaatlerden [bir kısmını] halden hale çevirip açıkladık. Korunup sakınmaları veya (kur'an'ın) kendileri için bir hatırlatma oluşturması beklenir.

¹: "arabbiyyen=عربيا" konuşmanın anlaşılır-akıcı olan kısmıdır. (müfredat : عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "halk arasında konuştuğunuz gibi anlaşılmaz ve kuralsız bir dile sahip değil; anlaşılır ve düzgün bir dile sahip bir kur'an olarak indirdik" anlamındadır.

114- Hak [gerçek] hükümdar olan Allah yücedir. Sana olan vahyi tamamlanmadan önce kur'an'a (onu okumaya) acele etme. "RAB'bim! Beni bilgi bakımından arttır" de.

115- Elbetteki, daha önceden Adem'e anlaşma vermiştik, ardından unuttu. Ona ait herhangi bir kararlılık bulmadık.

116- Hani meleklere¹ "Adem'e secde edin." demiştik, hemen secde ettiler. Ancak, iblis [secde etmedi]. O, şiddetle karşı çıkmıştı.

¹: Kehf 50. Ayette iblis'in melek olduğu söylenir. Bu ayete ilk bakışta, iblis'in melek olduğu düşünülebilir.

Bu ayette tağlip sanatı gereğince, "melekler" denilerek hem Meleklere hem de iblis'e hitap edilmiştir. Mesela "haracU, illa fulaneten=خرجوا إلا فلانة" yani "[Erkekler] çıktılar, ancak falanca kadın [çıkmadı]" denilir. (keşşaf sahibi) iblis, meleklerin arasında bir tek cin olarak istisna edilebilir. Bu sebeple bu ayetten iblis'in melek olduğu sonucu çıkmaz.

117-119- Ardından, "Ey adem! Gerçekten bu, senin için ve eşin için bir düşmandır. Sakın ikinizi de cennetten çıkarmasın! Aksi halde mutsuz olursun. Gerçekten, senin için onda [cennette] acıkmamak ve çıplak olmamak vardır. Gerçekten sen, onda [cennette] susuzluk çekmez¹ ve (Güneşin) sıcağından yanmazsın" dedik.

¹: Başka ayetlerde (mesela zuhruf 71) cennette yiyecekler ve içecekler olduğu belirtilir. Cennette yiyecek ve içecek olmasıyla bu ayet arasında herhangi bir çelişki yoktur. İki şekilde açıklanabilir:

1- Burada bahsedilen cennet (bahçe) Adem'in dünyada bulunduğu bir bahçedir. Nitekim "cennet" kelimesi normal bahçe anlamında da kullanılıyor (Kehf 39, Sebe 15-16) Tevratta da ademin dünyada bir bahçede yaratıldığı (Tevrat: Yaratılış kitabı 1-2. Bölümleri) belirtildiğine ve bakara 30. Ayette "Yerde bir halife yapanım" ifadesine göre ademin bulunduğu cennet, dünyada bir bahçedir. Ademin bulunduğu cennette acıkmak ve susamak yoktur; ancak inançlılara vaat edilen cennette yiyecek vardır. (zuhruf 71) bu durumda herhangi bir çelişki olmadığı kesinleşmiş olur.

2- Vaat edilen cennetler aynı olsa bile "İstediğin her yiyecek ve içecek sana verileceği için orada açlık ve susuzluk yaşamazsın" anlamındadır.

120- Ardından, şeytan ona kötü düşünceler fısıldayıp "Ey Adem! Sana sürekli kalıcılığın ağacını ve eskimeyen bir krallığı göstereyim mi?" dedi.

121- Derken, o ikisi [Adem ve eşi], ondan [Ağaç'tan] yedi, çirkinlikleri[çirkin yerleri] kendileri için ortaya çıktı. Cennetin yaprağını, üzerlerine kapatmaya başladılar. Adem, RAB'bine isyan etti, böylece [hayatı] mahvoldu.

122- Sonra, RAB'bi onu [Adem'i] özel olarak seçti, ardından tevbesini kabul etti ve yol gösterdi.

123- [RAB'bi] "Topluca, birbirinize birer düşman olarak, [değersizleşir bir halde] ondan [cennetten] inin. Artık, benden bir doğru yol rehberi size kesinlikle gelir de kim benim doğru yol rehberime uyarsa artık yolu kaybetmez ve mutsuz olmaz." dedi.

124- Kim, hatırlatmamdan (zikrimden) vazgeçerse kesinlikle kendisine dar bir geçim vardır. Kendisini, kıyamet gününde kör olarak bir araya getiririz.

125- [o kimse] "RAB'bim! Beni neden kör olarak bir araya getirdin? Halbuki ben devamlı görendim." dedi.

126- [Allah] "İşte bunun gibi, ayetlerimiz [işaretlerimiz] sana geldi, sen onu unuttun [umursamadın]. İşte böylece, bugün unutuldun. "dedi


127- İşte, israf edenleri [haddi aşanları] ve RAB'binin ayetlerine [işaretlerine] hiç inanmayan kimselere bunun gibi karşılığını veriyoruz. Ahiretin [sonun] azabı ise, gerçekten daha şiddetli ve daha kalıcıdır

128- Yurtlarında gidip-geldikleri kendilerinden önceki olan nesillerden nicelerini helak ettik, [bu] kendilerine hiç yol göstermedi mi? Kesinlikle bunda, kötülükten engelleyen Aklın sahipleri için mutlaka ayetler [işaretler] vardır.

129- RAB'binden (olan) öne geçmiş bir kelime ve isimlendirilmiş bir süre sonu olmasaydı, (azap) mutlaka yakalarına yapışmıştı!

130- Onların söylediklerine sabır et ve RAB'bini, güneşin dikilmesinden(doğmasından) önce ve batışından önce övgüyle tenzih et. Gecenin saatlerinden [bir kısmında] ve gündüzün taraflarında tenzih et. Razı olman beklenir.

131- Onlardan [bazı] sınıflara -kendisinde, onları fitneleyelim[sınayalım] diye- geçimlik yaptığımız dünya [ilk] hayatının güzelliğine iki gözünü sakın dikme! RAB'binin rızkı, daha iyidir (hayırlıdır) ve daha kalıcıdır.

132- Ailene/halkına yönelişi (namazı) emir et ve ona (namaza) karşı sabırlı ol. Senden rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırıyoruz. Sonuç takvanın(korunup sakınmanın)'dır.

133- "Ona, RAB'binden (farklı)¹ bir ayet [mucize] gelmesi gerekmez miydi?" dediler. Öncülerin-öncekilerin sayfalarında olanların açık kanıtı² kendilerine gelmedi mi?

¹: Mucizelerin geldiği, çeşitli ayetlerde vurgulandı. Bu sözü söyleyenler, İsra 91-93 ayetlerinde yazdığı üzere, daha büyük mucizeler istemektedir. En büyük mucize kur'an'dır.

²: önceki sayfalar, yani Tevrat, İncil, zebur ve Allah'ın vahiy ettiği tüm sayfaların ve kitapların açık kanıtı ile kasıt: kur'an'da yazanların onlar tarafından doğrulanmasıdır.

134- Onları ondan [elçi'den] önce herhangi bir azap ile kesinlikle biz helak etseydik, mutlaka "RAB'bimiz! Bize bir elçi göndermen gerekmez miydi? Böylece zillete düşmemizden ve rezil rüsva olmamızdan önce ayetlerine [mucizelerine] uyardık..." derlerdi.

135- "Herkes, gözetleyicidir. Artık siz de gözetleyin. Yakında, kimin (o) eşit doğru yolun dostları olduğunu ve kimin yol bulmuş olduğunu bileceksiniz." de.


5 Eylül 2019 Perşembe

19- Meryem suresi (hubeyb Öndeş meali)



1- Kef, He, Ye, Ayn, sad.

2- [Bu]¹, RAB'binin rahmetinin kulu Zekeriya'yı anmasıdır.

¹: "zikru=ذكرُ" kelimesi, hazf edilmiş bir müpteda olan (هذا) zamirinin haberidir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)

3- Hani o, RAB'bine gizli bir sesleniş olarak seslenmişti

4- "RAB'bim! Gerçekten benden kemik gevşedi [zayıfladı] ve baş,¹ ihtiyar olarak tutuştu [saçım ağardı]. Sana duada hiç mutsuz olmadım RAB'bim!" dedi.

¹: "ra'siy=رأسي" yani "benim başım" anlamındadır. Muzafun ileyh hazf edilmiş, muzaf bundan bedel olarak harfi tarif almıştır. "er-ra's=الرأس" kelimesinin başındaki "el=ال" takısı muzafun ileyh'ten bedeldir.

5-6- "Gerçekten ben, benim arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan korktum. Hanımım kısırdı. Artık, bana mirasçı olan ve Yakup ailesinden mirasçı olan bir veliyi bana bağışla, onu razı olarak yap RAB'bim!"

7- Ey Zekeriya! Gerçekten biz, daha önce kendisine hiçbir adaş/denk¹ yapmadığımız, ismi Yahya olan bir oğlan çocuğunu sana müjdeliyoruz.

¹: "semiyye=سميا" ifadesi adaş manasında da olabilir, benzer manasında da olabilir. (zamahşeri:keşşaf)

8- [Zekeriya] "RAB'bim! Hanımım kısır olduğu halde ve ben son derece büyüklüğe [yaşlılığa] ulaştığım halde benim bir oğlum nasıl olabilir?" dedi.

9- "İşte bunun gibidir. RAB'bin dedi ki: "O, bana oldukça kolaydır. Oysaki ben seni daha önceden yaratmıştım ve sen hiçbir şey değildin."

10- [Zekeriya] "RAB'bim! Benim için bir ayet [işaret] yap." dedi. [RAB'bin] "senin ayetin [işaretin] denk-sağlam¹ olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır." dedi.

¹: "seviyyen=سويا" Zekeriya'nın sıfatıdır. Çeviri buna göre yapıldı.

"üç gece"'nin sıfatı olduğu da söylenmiştir. (Fahreddin Razi) buna göre "... üç tam/eşit gece, insanlarla konuşmamandır" şeklinde çeviri yapılabilir.

11- [Zekeriya] tapınağın ön tarafından milletinin karşısına çıkıp, "Sabah ve akşam, tenzih edin." diye onlara vahiy etti.

12-15- "Ey Yahya! Kitabı bir kuvvetle tut." [dedik]¹. Ona, çocukken hikmet² [akılla gerçeği tespit etme kabiliyeti], tarafımızdan bir sevecenlik ve bir arınmışlık verdik. O, korunup sakınan (takvalı) ve anne-babasına iyilik eden [biri] idi. Hiç zorba olmamıştı, isyankar da [olmamıştı]. Doğduğu gün, öleceği gün ve canlı olarak yeniden dirileceği gün onun üzerinde bir esenlik vardır.

¹: "Dedik" [قلنا] sözü hazf edilmiştir.

²:"hukm=الحكم" burada "hikmet" manasındadır. Hikmet ise akılla gerçeği tespit etmektir. Bunun "Kitabı anlamak ve dinde derin kavrayış sahibi olmak" manasında olduğu da söylenmiştir. (keşşaf sahibi müfredat : حكم)

16- Kitapta Meryem'i an! Hani ailesinden [ayrılıp] doğuda bir yere çekilmişti.

17- Onlardan beride bir örtü edinmişti. Derken, ruhumuzu ona gönderdik. [Ruhumuz] onun için, düzgün bir beşer kılığına girdi.

18- [Meryem] "Korunup sakınan biriysen gerçekten ben, senden Rahman'a sığınıyorum. " dedi.

19- [Ruhumuz] "Ben sana arınmış bir oğlan çocuğu bağışlayayım diye, sadece RAB'binin (sana gönderdiği) bir Elçiyim." dedi.

20- [Meryem] "Benim bir oğlan çocuğum nasıl olabilir ki? Bana herhangi bir beşer temas etmedi ve ben hiç taşkın-iffetsiz olmadım." dedi.

21- [Ruhumuz] "İşte bunun gibidir. RAB'bin dedi ki: "O, bana oldukça kolaydır. Onu insanlar için bir ayet [mucize] ve bizden bir rahmet yapalım diye [böyle yaptık]¹" dedi. Emir, tamamlanmış oldu." dedi.

¹: Ayetteki (ولنجعله) ifadesindeki (و) harfi, hazf edilmiş [atılmış] bir ifade olduğunu gösteriyor.
Bir görüşe göre bu ifade (ولنجعله للناس فعلنا ذلك) takdirindedir. (keşşaf sahibi) çeviri buna göre yapıldı.

22- Ardından, [Meryem] onu yüklendi [hamile kaldı]. Onunla, uzak bir yere çekildi.

23- Derken, doğum sancısı onu Hurmanın dalına sürükledi, "Ne olurdu bana! Keşke bundan önce ölseydim ve iyice unutulmuş olsaydım!" dedi.

24-26- Alt tarafından ona "Üzülme! RAB'bin, alt tarafından bir akar su yapmıştır¹. Hurmanın dalını kendine doğru silkele ki üzerine yaş taze hurma düşsün. Artık ye, iç ve gözün aydın olsun. Eğer, beşer olanlardan birini görürsen, "Ben, Rahman'a bir oruç adadım. Artık, bugün insan cinsiyle asla konuşmayacağım." de" diye seslendi.

¹:Doğum olayını gerçekleştirecek kadının batın bölgesinin suya 
batırılması, takibinde ise doğum evrelerinden ilkinin veya tümünün suyun 
altında gerçekleştirilmesi oldukça uzun bir geçmişe sahiptir. Bu 
uygulamanın en temel nedeni ise doğum yapan kadının daha rahat 
hareket etmesi ve ağrının hafiflemesi olarak saptanmıştır (Garland & 
Jones, 2000; Toker & Ovalı Uran, 2015). Literatüre geçen araştırmalara 
dayanarak suda doğum olayının, perine bölgesinin esnekliğini arttırmak, 
perineal travmaları ortadan kaldırmak veya şiddetini önemli ölçüde 
azaltmak gibi, doğum eyleminde annenin hissettiği ağrı ve rahatsızlığın en büyük sebepleri üzerinde önemli etkilere sahip olduğu kanıtlanmıştır 
(Maude & Foureur, 2007; Cluett & Burns, 2009; Mollamahmutoğlu vd., 
2012).


27-28- [Meryem] onu taşıyarak halkına getirdi. [halkı] "Ey Meryem! Gerçekten sen büyük/acayip bir şey [meydana] getirmişsin" dediler. "Ey Harun'un(dinde) kardeşi¹! Senin baban kötü biri değildi ve annen taşkın-iffetsiz değildi."

¹: "kardeş" ifadesi, kur'an'da ve Arapça metinlerde sadece "aynı anneden ve babadan olma kardeş" manasıyla sınırlı değildir. Örneğin kur'an'da "kardeş ayet[mucize]" (zuhruf 48) denilir. Hâlbuki ayetler[mucizeler] gerçek anlamda kardeş değildir. "Semud [halkına] kardeşleri Salih'i [gönderdik]" (araf 73) denilir, Halbuki Salih, o halkın tamamına kardeş değildir. Sadece aynı halkta bulunmaktadır. "İnançlılar, sadece kardeştirler" (Hucurat 10)

peygambere isnat edilen bir sözde şöyle denir;
"رحم اللّه أخي لوطا لقد كان يأوي إلى ركن شديد...".
Allah, kardeşim Lut'a rahmet etsin. Elbetteki kendisi güçlü bir dayanağa sığınmakta idi..." (Duru-l mensur, Hud 78-80)
Dikkat edilirse, peygamberimiz, Lut peygamberden "kardeşim (أخي)" diye bahsetmektedir. Bu da "kardeş" kelimesinin, sadece "aynı atadan olma kardeş" manasıyla sınırlı olmadığının delilidir.
İlgili ayet "dinde kardeştir" manasında açıklanmıştır. (müfredat : اخ veya اخو) çünkü Musa'nın kardeşi olan Harun ile, isa'nın annesi olan Meryem aynı zamanda yaşamadı.

Farklı açıklamalar da yapılmıştır.

-"Meryem'in, Harun adında bir kardeşi vardır"

-"Harun adında, Salih bir kimse vardı, ona benzetilerek 'sen gözümüzde Harun gibiydin' demişlerdir". Bu da ilk yaptığımız açıklamaya çok yakındır.

Bazıları da Meryem'in, Harun soyundan geldiğini söyler. Bu tıpkı Arap soyundan olan birine "Ey Arapların kardeşi" demek gibidir. (Zamahşeri:keşşaf, kurtubi, Fahreddin Razi, duru-l mensur)

29-[Meryem] ona [çocuğa] işaret etti. [Milleti] "Beşikte çocuk olarak bulunan kimseyle nasıl konuşalım?" dedi.

30-33- [Çocuk] "kesinlikle Ben, Allah'ın kuluyum. Bana kitabı verdi¹, beni bir nebi yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek [ilahi bereket kaynağı] yaptı, canlı olduğum sürece, yönelişi(namazı) ve zekatı bana vasiyet/emir etti. Beni anneme iyilik eden [biri yaptı], beni hiç zorba yapmadı, mutsuz da [yapmadı]. Doğduğum gün, öleceğim gün ve canlı olarak yeniden dirileceğim gün üzerimde bir esenlik vardır." dedi.

¹: İsa peygamber, kendisinin ileride kesinlikle kitabı (incili) alacağını ve peygamber olacağını bildiği için geçmiş zaman formu ile" verdi..yaptı.." demiştir.
Kur'an, olayların kesinlikle olacağını vurgulamak için çoğu yerde geçmiş zaman formu ile olayları anlatır. (39:68; 75:8,9; 25:30; 7:44-48; 6:128; 20:125,126; 23:112-114)
İsa peygamberin, çocukken peygamber olmayıp sonradan peygamber olduğunu düşünenler dediğim şekilde açıklamıştır, bazıları da onun çocukken peygamber olduğunu söylemiştir.(zamahşeri: keşşaf, kadı beydavi)

34- İşte bu Meryem'in oğlu İsa'dır. Hakkında şüpheli bir halde tartışmakta oldukları Hakkın sözüdür.

35- Allah için, herhangi bir çocuk edinmek olamaz! Ne münasebet! Herhangi bir işi tamamladığı¹ zaman ona sadece "ol" der, [o da] hemen olur.

¹: "kada=قضي" fiili, "tamamladı" mânâsına gelir. Örneğin biri ölünce ömrünün tamamlanması sebebiyle de bu fiil kullanılır (müfredat : قضي Fahreddin Razi, bakara 117)

36- Gerçekten Allah, RAB'bimdir ve RAB'binizdir. Artık ona kulluk edin. Bu, en doğruya ileten sapasağlam yoldur.

37- Onların aralarından partiler ayrılığa düştü. Çok büyük bir günün şahit oluşundan dolayı kafirler [gerçeği örtenler] için yazıklar olsun!

38- Bize geldikleri gün, onlar ne acayip işittiler! [ne acayip] gördüler! Fakat zalimler bugün apaçık bir kayboluşun içindedir.

39- Onları pişmanlığın günüyle uyar: o vakit onlar bir habersizlik içindeyken ve onlar inanamıyorlarken iş tamamlanmıştır.

40- Gerçekten biz, yere [dünyaya] ve onun üzerinde bulunan kimselere mirasçı oluruz. Sadece bize geri dönerler.

41-42- Kitapta İbrahim'i an. Gerçekten o, çokça doğru söyleyendi, bir nebiydi. Hani babasına "Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir açıdan yarar sağlamayan [şeylere] neden kulluk ediyorsun?" demişti.

43-45- "Ey babacığım! Sana hiç gelmemiş bir bilgiden (bir pay) gerçekten bana gelmiştir. Artık bana uy, sana eşit bir doğru yolu göstereyim. Ey babacığım! Şeytana kulluk etme. Gerçekten şeytan, Rahman'a bir isyankar olmuştu. Ey babacığım! Gerçekten ben, Rahman'dan bir azab sana temas eder de şeytana bir veli olursun diye korkuyorum" [dedi].

46- [babası] "Tanrılarımdan yüz mü çevireceksin ey İbrahim? Eğer [yüz çevirmeye] son vermezsen, mutlaka seni taşlarım! Uzun bir süre benden uzak kal." dedi.

47-48- [İbrahim] "Esenlik üzerine olsun. RAB'bimden senin için bağışlanma isteyeceğim. Gerçekten o, bana çok lütufkardı. " dedi. "Sizden ve sizin Allah'tan beride dua ettiğiniz[şeyler]den kaçınıyorum. RAB'bime dua ediyorum, RAB'bimin duasında mutsuz olmamayı dilerim."

49- [İbrahim] onlardan ve onların Allah'tan beride dua ettikleri[şeyler]den kaçındığında, ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık. Her birini nebi yaptık.

50- Onlara Rahmetimizden bağışladık ve onlara çok yüce bir doğruluk dili yaptık.

51- Kitapta Musa'yı an. Gerçekten o, kendisini [Allah'a] adamıştı¹ ve nebi olan bir elçiydi.

¹: bu ifade "muhlis=مخلِص" olarak da okumuştur (verş mushafı, Fahreddin Razi). bu tercih edildi.

52- Ona, sağ taraf olan Tur'un  yanından seslendik ve onu gizli konuşmaya yaklaştırdık.

53- Rahmetimizden [dolayı] ona bir nebi olarak kardeşi Harun'u bağışladık.

54- Kitapta İsmail'i an. Gerçekten o, verilmiş söze sadık olandı ve nebi olan bir elçiydi.

55- Ailesine[halkına] yönelişi (namazı) ve zekatı emir etmekteydi ve RAB'binin katında razı olunmuştu.

56- Kitapta İdris'i an. Gerçekten o, çokça doğru söyleyen bir nebiydi.

57- Onu yüce bir mekana yükselttik.

58- İşte bunlar, nebiler'den, Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdığımız kimselerden, İbrahim'in, İsrail'in soyundan, kendilerine yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden Allah'ın kendilerine iyilik ettiği [kişilerdir]. Kendilerine rahman'ın ayetleri okunduğu zaman, secde halinde ve ağlayarak (duaya) kapadılar.

59- Onların ardından yönelişi (dini) yok etmiş ve arzularına uymuş değersiz bir nesil [onların] yerine geçti. İleride, bozuk inanc[ın sonucuyla]¹ karşılaşacaklar.

¹: "gavy= غوي" bozuk inançtır. İlgili ayet çeviride yazıldığı şekilde de yorumlanmıştır. (müfredat : غوي, zamahşeri:keşşaf)

60-61- Ancak kim[ler] Tevbe etti, inandı ve düzgün/iyi eylemlerde bulunduysa, o[nlar] müstesna. İşte bunlar, cennete yani Rahman'ın Gayb'da¹ [yalnızlıkta] kulluk edenlerine söz verdiği Adn cennetlerine girerler ve hiçbir açıdan zulme uğramazlar. Gerçek şu ki, onun verdiği söz, [yerine] getirilmişti.

¹: bu ifade "...Rahman'ın, kendilerinin gıyabında [yokluğunda] kullarına söz verdiği Adn cennetlerine..." şeklinde de çevrilebilir. (zamahşeri:keşşaf)

62- Onların [cennetlerin] içinde, boş laf işitmezler, ancak¹ bir esenlik işitirler. Onların içinde, sabah ve akşam kendilerinin rızkı vardır.

¹: istisna munkat'ıdır (kurtubi). Yani önceki cümleye bağlı olmayan bir istisna çeşididir. Yoksa "Esenlik" boş söz kapsamına dahil değildir.

63- İşte bu, kullarımızdan korunup sakınış olan kimse[ler'i] mirasçı yaptığımız cennettir.

64- "Ancak RAB'binin emriyle kısım kısım iniyoruz.¹ Önümüzde, arkamızda ve bunların arasında ne varsa onundur. RAB'bin [en başından beri] unutkan değildi." [dediler].²

¹: "yetenezzelu=يتنزل" şeklinde de okunmuştur. (Beydavi) bu durumda zamir vahiye işaret eder, bir nevi "kur'an ancak RAB'binin emriyle kısım kısım iniyor" manasındadır.

²: Bu ayetteki ifadeler Meryem 19. ayete bağlı olarak meleğin konuşmasının devamıdır (Halebi:duru-l mes'un) veya "Melekler, derler ki" [يقولون الملاكمة] şeklinde hazf edilmiş bir ifade vardır.

65- Göklerin, yerin [tüm evrenin] ve İkisi arasında (içinde) bulunanların RAB'bidir. O halde ona kulluk et ve ona kulluğa sabırlı davran. Onun için bir adaş/denk¹ biliyor musun?²

¹: "semiyyen=سميا" ifadesi adaş manasında da olabilir, benzer manasında da (zamahşeri:keşşaf)

66- İnsan "öldüğüm zaman mı gerçekten canlı olarak çıkarılacağım?" diyor.

67- İnsan, önceden kendisi hiçbir şey değilken¹ kendisini yarattığımızı hatırlamıyor etmiyor mu?

¹: Daha detaylı olarak düşünürsek şu anlamı verebiliriz:
Doğada cansız maddeler olarak bulunduğu halde bu maddeleri bir canlının vücuduna gıda olarak girdirip bu canlıdan bu maddelerin bir yavru olarak çıkarıldığını hatırlamıyor mu?

68- Artık RAB'bin delilidir ki, onları ve şeytanları mutlaka toplayacağız. Sonra, cehennemin çevresine çökmüş bir halde onları mutlaka hazır edeceğiz.

69- Sonra her bir bölükten, "hangisi Rahman'a karşı azgınlık bakımından daha şiddetlidir?" [diye] mutlaka çekip çıkaracağız.

70- Sonra, onun [azabını] çekme bakımından daha evla [uygun] olan kimseleri, tabiki biz daha iyi biliyoruz.

71- Sizden, ona [cehenneme] varmayan yoktur. Bu [durum] RAB'bine göre [en başından beri] kesin olarak kararlaştırılmıştı.

72- Sonra, korunup sakınmış olanları kurtarırız; zalimleri onun [cehennemin] içinde çökmüş bir halde bırakırız.

73- Kendilerine ayetlerimiz [işaretlerimiz] okunup teşvik edildiği zaman, gerçeği örtmüş olanlar, inanmış olanlara "Konum olarak iki gruptan hangisi daha iyidir (hayırlıdır)? Ve Toplanma yeri bakımından daha güzeldir?" dediler.

74- Kendilerinden önce mobilya bakımından ve gösterişçe kendileri [halkı] daha güzel olan kaç tane kent helak ettik?¹

¹: Bu iki ayet özetle şunu demektedir: Kriterinize göre, lüks yaşam içinde olanlar hak yolda ise, Allah neden daha önceden sizden daha lüks yaşam içinde olanları helak etti?

Bu durum da herhangi bir inanç grubunun lüks yaşam içinde olmasının veya rezil bir yaşam içinde olmasının, Hak yolda olup olmadıklarına dair herhangi bir delil teşkil etmediğini göstermektedir. Nitekim, islamın altın çağında Müslümanlar gayet iyi ilerliyor iyi bir yaşam içinde bulunuyor, bilime ve gelişmeye önem vermekteydi. Bugün ise Müslümanlar bunun tam tersi bir haldedir.

75- "Kim bir kayboluşun içindeyse, rahman ona [süreyi] uzattıkça uzatsın. Sonunda kendilerine vaat edileni, isterse azabı; isterse saati (kıyameti) gördükleri zaman konum bakımından kimin daha kötü (şerli) olduğunu ve ordu bakımından daha zayıf olduğunu yakında bilecekler." de.

76- Allah, yol bulmuş¹ olanları doğruluk (hidayet) bakımından artırıyor. Kalıcı olan düzgün-iyi eylemler, eylemin getirisi olarak RAB'binin katında daha iyidir (hayırlıdır) ve dönüş yeri bakımından daha iyidir (hayırlıdır).

¹: "ihtida=اهتدا" genellikle "doğru yolu bulmak" manasındadır. Ancak bazen "doğru yolu aramak" manasında da kullanılır. (müfredat : هدي) her iki anlamda da tercih insana aittir. Allah, insanın eylemine göre yol gösteriyor.

77- Ayetlerimizi [işaretlerimizi] örtüp gözardı etmiş  ve "Bana mal ve evlat mutlaka ama mutlaka verildi[verilecek]!" demiş olanı bana haber ver.

78- Gayb['ın tepesine] mi dikilmiş[bilgisine mi ulaşmış]? Yoksa, Rahman'ın katından bir anlaşma mı edinmiş?

79- Asla! Onun dediklerini yazacağız ve ona azaptan (geleni) uzattıkça uzatırız.

80- Onun dediğine mirasçı oluruz ve bize tek başına gelir.

81- Bir üstünlük kendilerine ait olsun diye Allah'tan beride bir takım Tanrılar edindiler.

82- Asla! [Tanrıları] onların kulluğunu göz ardı edecek ve onlara zıt olacaktır.

83- Kendilerini tahrik ettikçe eden/ sarsan şeytanları, kafirlerin [gerçeği örtenlerin] üzerine gönderdiğimizi hiç görmedin mi?

84-86 Artık onlara karşı acele etme. Korunup sakınanları (muttakileri) Rahman'a doğru bir heyet olarak bir araya toplayacağımız ve suçluları, su arar bir halde cehenneme sevk edeceğimiz gün onlar için sadece bir sayı sayıyoruz.

87- Rahman'dan bir anlaşma edinen kimse[ler] dışında, onlar şefaat'e sahip olmazlar.

88- "Rahman, bir çocuk edindi." dediler.

89- Gerçekten iğrenç bir şey [meydana] getirdiniz.

90-91- Ondan dolayı yani Rahman'a bir evlat isimlendirdiler/yakıştırdılar diye neredeyse Gökler yırtılacaktı¹, yer [parçalara] ayrılacaktı ve dağlar sarsıcı, gürültülü bir halde yıkılacaktı.

¹: büyük yırtılma teorisine göre evrendeki genişlemenin sonucunda evren yırtılacaktır. (bkz: büyük yırtılma)

92- Rahman'a bir çocuk edinmek yakışmaz.

93- Göklerde ve yerde [tüm evrende] rahman'a kul olarak gelmemiş hiçbir kimse yoktur.

94- Elbetteki onları kuşatmış/toplamış ve teker teker saymıştı.

95- Onların her biri, kıyamet gününde tek başına ona geldi.

96- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara [gelince] rahman onlar için bir sevgi/aşk yapacaktır.

97- Onu sadece, korunup sakınanları onunla müjdelemen ve azılı düşman bir milleti uyarman için senin dilinle kolaylaştırdık.

98-kendilerinden önce kaç nesil helak ettik... Onlardan herhangi birini hissediyor veya onlar için gizli bir ses işitiyor musun?

3 Eylül 2019 Salı

18- kehf suresi (Hubeyb öndeş meali)



1-2-3- Övgü, kitabı kuluna indiren, ona [kitaba] herhangi bir eğrilik(hata) koymayan, kendi katından şiddetli bir perişanlık (azap) için¹ uyarsın ve düzgün-iyi eylemlerde bulunan o inançlılara, kendileri için, içinde ebedi olarak sakince kalacakları güzel bir ödül olduğunu müjdelesin² diye onu en doğru [yapan]³ olan Allah'adır.

¹: ayette (إنذار) mastarından olan (انذر) fiili, iki meful [nesne] alır. İkinci meful hazf edilmiştir [atılmıştır]. (Zamahşeri:keşşaf) yani "kendisinin katından şiddetli bir keder (azap) için korkutsun" ifadesine "neyi korkutsun?" sorusu sorulur. Buradan hazf edilen ikinci meful [nesne] olan (الذين كفرو) ["gerçeği örten kimseler"] ifadesi anlaşılır. Bu durumda "kafirleri uyarsın" anlamında olur.

²: buradaki (ببشّر) fiili (يبشر) şeklinde şedde olmaksızın da okunmuştur. (Zamahşeri:keşşaf) ilkinde "müjdelemek" diğerinde "sevindirmek" manasındadır. (müfredat : بشر)

³: buradaki (قيماً) kelimesi gizli bir (جعله) fiili ile mensuptur. (kadı beydavi, Zamahşeri:keşşaf)

4-5- bir de, "Allah bir çocuk edindi" demiş olanları uyarsın diye... Ne onlara ne de atalarına o konuda hiçbir bilgi yoktur. Ağızlarından çıkan bir kelime¹ olarak [o sözleri] ağırdır! Bir yalandan başkasını söylemiyorlar!

¹: "kelimeten=كلمة" ifadesi temyiz olarak mensuptur. Cümleye daha kuvvetli bir anlam katar. (كلمةٌ) şeklinde de okunmuştur (zamahşer:keşşaf) bu kıraat'te "ağızlarından çıkan kelime, ağırdır!" manasındadır.

6- Eğer bu söze (kur'an'a) hiç inanmazlarsa onların tercihleri üzerine kendi benliğini mahvedeceksin [diye] bekliyorlar.¹

¹: ayetteki (لعل) kelimesi, beklenti bildiren bir kelimedir. Buradaki beklenti, insanlar tarafından olan bir beklentidir. Hud 12. ayetin dipnotuna bakınız)

7- Gerçekten biz, yerin üzerinde [yeryüzünde] kendisine bir süs olarak ne varsa, [hepsini] eylem bakımından onların [insanların] hangisinin daha güzel olduğunu sınamak için yaptık.

8- Gerçekten biz, onun [yerin] üzerinde ne varsa, [hepsini] mutlaka kuru, bitkisiz bir toprak yapıcıyız.

9- Yoksa kehf ve rakim ashabının[dostlarının] şaşılacak ayetlerimizden[kanıtlarımızdan] olduğunu mu sandın?

10- Hani (o) gençler, dağdaki geniş¹ mağaraya sığınıp "RAB'bimiz! Senin tarafından bize bir rahmet ver, işimizden bir doğruluk hazırla." demişlerdi.

¹: ayetteki (كهف) kelimesinin manası dağdaki geniş mağaradır. (Zamahşeri:keşşaf)

11- Ardından, dağdaki geniş mağarada senelerce kulaklarının üzerlerine (ses) vurduk.¹

¹: Konuyla ilgili şu açıklamayı okuyabilirsiniz:
https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2019/02/114-bunun-uzerine-yillarca-magarada-kulaklarina-vurduk-kehf-11-ayeti-bize-ne-diyor/

12- Sonra iki ekibin hangisinin, süre bakımından ne kadar kaldıklarını daha iyi hesap edeceğini bilmek için onları dirilttik [uyandırdık¹].

¹: buradaki (بعث) fiili, özünde "harekete geçirip yönlendirmek, diriltmek" manasında olsa da (müfredat : بعث) Tıpkı Enam 60. Ayette olduğu gibi "uykudan uyandırmak" manasında kullanılmıştır.

13- Onların haberlerini hak olarak [gereğince] sana biz anlatıyoruz: Gerçekten onlar, RAB'lerine inanmış bir takım gençlerdir. Hidayet [doğru yolu bulma] bakımından onları artırdık.

14-15- Kalplerini (inanca) sıkıca bağladık¹. Bir vakit, kalkıp "RAB'bimiz göklerin ve yerin [tüm evrenin] RAB'bidir. Ondan beride herhangi bir Tanrıya asla dua etmeyeceğiz. Yemin olsun ki [bunu yaparsak] o zaman elbetteki [gerçeğe] uzak olarak konuşmuş [oluruz]." demişlerdi. "Bunlar, yani milletimiz ondan [Allah'tan] beride Tanrılar edindi. Onlara karşı apaçık bir delil getirselerdi ya? O halde, Allah'ın üzerinden bir yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir?"

¹: "rabt=ربط" fiili, atı korumak için sıkıca bağlamaktır. (müfredat: ربط) sanki bu kelime ile "inançları kaçmasın diye kalplerine sıkıca bağladık," denilmiş gibidir.

16- "Onlardan ve onların Allah'tan beride kulluk ettiklerinden kaçınmıştınız. Artık dağdaki geniş mağaraya sığının da [Allah] kendisinin rahmetinden size (nimetler) yaysın ve size emrinizden/işinizden işe yarar şeyler hazırlasın."

17- Onlar, ondan [dağdaki mağaradan] geniş bir alanda iken, Güneşi, doğduğu zaman, onların dağdaki geniş mağaradan sağ tarafa meyil ederken ve battığı zaman da onları sol tarafa makasladığını[onları teğet geçtiğini] görürsün. İşte bu, Allah'ın ayetlerinden[mucizelerindendir]. Kime yol gösterirse, artık o yol bulanın ta kendisidir. Kime yolu kaybettirirse ona doğruluğu gösteren bir veli asla bulamazsın.

18- Onlar hafif/tatlı uykuda olduğu halde, onları uyanık sanarsın. Onları, sağ tarafa ve sol tarafa çeviriyoruz. Köpekleri, girişte/eşikte iki kolunu uzatmış(tı). Şayet, Onların üzerine dikilip baksaydın, mutlaka kaçarak onlardan yüz çevirirdin ve onlardan yana bir kan dondurucu bir korku doluverirdin.

19-20- İşte bunun gibi, aralarında sorsunlar diye onları dirilttik [uyandırdık]. Onlardan bir sözcü, "kaç (süredir bu halde) kaldınız?" dedi. "bir gün veya bir günün bir kısmı..." dediler. (diğerleri) "kalış[zaman]ınızı RAB'biniz en iyi bilendir." dediler. "Şu gümüş parayla birinizi şehire gönderin, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise bakıp araştırsın, ondan[yiyecekten] bir rızkı bize getirsin. Nazik davransın ve sizi birine fark ettirmesin. Kesinlikle, eğer onlar sizi öğrenirlerse sizi recm ederler [taşlarlar] veya kendi dini görüşlerine tekrar döndürürler. O zaman da ebedi olarak asla başarılı olamazsınız. "

21- İşte bunun gibi, Allah'ın, verdiği sözünün Hak [gerçek] olduğunu ve saat'in, kendisinde hiçbir şüphe olmadığını bilsinler diye, onlar kendi aralarında işlerini çekişirlerken, onları rastlattık. "Onların üzerine bir binayı bina edin. RAB'leri onları en iyi bilendir." dediler. İşlerinin üzerine galip olan kimseler "onların üzerine mutlaka bir ibadethane yapacağız." dediler.

22- "[Sayıları] üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Gayb'ı taşlar [kafadan atar]¹ bir halde "beştir, altıncıları köpekleridir." diyecekler. "yedidir, sekizincileri köpekleridir." diyecekler². "RAB'bim onların sayısını en iyi bilendir." de. Onlar ancak pek az biliyorlar. O halde, onlar [mağara dostları] hakkında şüpheli tartışmaya girme.³ Ancak açık bir tartışma [konusu olursa] müstesna. Onlar [mağara dostları] hakkında, onlardan hiçbirine fetva sorma.

¹: Gaybı taşlamak, "zanna dayalı konuşma, kafadan atma" manasında bir ifadedir. (keşşaf sahibi,)

²: Ayet, özetle boş ve işimize yaramayacak şeyler hakkında tartışmaya girmenin, konuşmanın tamamen anlamsız olduğunu söylüyor. Ashabı kehf'in sayısının bize dünyevi veya uhrevi açıdan hiçbir faydası yoktur. Allah, bu tartışmaya son vermek için onların bu söylemlerini eleştiriyor, elçinin üzerinde hepimize bu tartışmayı yasaklıyor.

³: hakkında şüphe bulunan bir konuda tartışmaya (مماراة) denilir. (müfredat: مري) ayetin devamındaki ifade de bu manayı doğruluyor.

23-24- Herhangi bir şey için, Allah'ın tercih etmesi durumu müstesna¹, sakın "kesinlikle ben, bunu yarın yapacağım." deme! Unuttuğun zaman RAB'bini anıp hatırla, "RAB'bimin beni bundan daha yakın bir doğruluğa yumuşakça iletmesini umarım²" de.

¹: buradaki istisna, önceki 23. Ayetteki yasaktan olan bir istisnadır (keşşaf sahibi). Yani "Allah, tercih etmediği sürece, sana müsaade etmediği sürece, sakın bunu söyleme" manasındadır.

Bu Ayette hazf edilmiş ifadeler bulunduğu ve buna göre ayetin bu kısmının (إلا أن تقول إلا أن يشاء اللّه؛) manasında olduğu da söylenmiştir (kurtubi)

Buna göre ayetin ilgili kısmının meali şöyle olur: "sakın ''kesinlikle ben, bunu yarın yapacağım" deme! Ancak, "Allah'ın tercih etmesi durumu müstesna (inşallah)" demen müstesna"

²: (Müfredat: عسى)

25- Bir de "Dağdaki geniş mağaralarında üç yüz sene kaldılar, dokuz [sene] artırdılar." [dediler]¹

¹: Bu ayetteki ifadeler 22. ayetle bağlantılı olarak onların söylediği sözlerin devamıdır. Bir başka okuyuşta bu ayetin "Onlar dediler ki :" [قالوا] şeklinde başlayıp devam etmesi de bu anlamı doğruluyor (zamahşeri:keşşaf, kurtubi)

26- "Ne [kadar] kaldıklarını Allah daha iyi bilir." de. Göklerin ve yerin [tüm evrenin] gayb'ı [gizliliği] Allah'ındır. Ne  enteresan görendir o! Ne enteresan işiten! Onlara, ondan [Allah'ın] beride hiçbir veli yoktur. Kendi hükmünde kimseyi ortak etmez.

27- RAB'binin kitabından sana vahiy edilen ne ise onu okuyup teşvik et. Onun kelimeleri için hiçbir değiştirici yoktur ve ondan beride hiçbir dayanak asla bulamazsın.

28- Günün başında ve akşamda RAB'lerine, onun yüzünü [kendisini] isteyerek dua edenlerle beraber nefsini tut [sabır et]. İki gözünü dünya [ilk] hayatının süsünü isteyerek onlardan ayırma. Kendisinin kalbini, hatırlatmamız (zikrimiz) konusunda bihaber yaptığımız, keyfine uyan ve işi ilerilik/aşırılık olmuş kimselere gönülden itaat etme.

29- "Hak [gerçek] RAB'binizdendir." de. Artık, kim tercih ederse inansın; kim tercih ederse gerçeği örtüp göz ardı etsin¹. Gerçekten biz çadırı-kenarı kendilerini kuşatan bir ateşi zalimler için hazırladık. Eğer, yağmur-yardım isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri yakan bir suyla kendilerine yağmur-yardım verilir. Ne kötü içecektir! Ne kötü bir yaslanacak yerdir!

¹: İradenin olduğuna en açık delil.

30- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar [bilsinler ki] kesinlikle biz, eylem bakımından güzellik-iyilik eden kimse[ler'in] ödülünü yok etmeyiz.

31- İşte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan, içinde gümüşten ve altından süslenip güzelleşecekleri, ince kumaştan ve kalın kumaştan yeşil kıyafetler giyecekleri, içinde döşenmiş tahtlar üzerine kurulacak oldukları Adn cennetleri vardır. Ne güzel, eylem getirisidir! Ne güzel bir yaslanacak yerdir!

32- Onlara, örnek olarak iki adamı örneklendir: ikisinden birine, üzümden iki cennet [bahçe] yaptık, O ikisini [iki bahçeyi] hurmalarla çevreledik ve ikisinin arasına ekin yaptık.

33- Her iki cennet [bahçe], kendi yiyeceğini verdi, ondan [yiyeceğinden] yana, hiçbir açıdan hiç zulüm etmedi [eksiltmedi]¹ ve aralarından bir ırmak fışkırttık.

¹: (müfredat : ظلم)

34- Onun [o iki adamdan birinin] bir ürünü vardı. Dostuna, onunla kendisi sohbet halindeyken "Mal bakımından senden daha çoğum ve sayıca¹ daha üstünüm." dedi.

¹: "erkek çocuklar" kasıt edilmiş de olabilir. (zamahşeri:keşşaf)

35-36- Kendi canına zalim bir halde cennetine [bahçesine] girip "Bunun [bu bahçenin] ebedi olarak dağılıp biteceğini düşünmüyorum ve saat'in (kıyametin) ayağa kalkacağını [gerçekleşeceğini] düşünmüyorum. Şayet, gerçekten RAB'bime iletilirsem, döndürülüş bakımından mutlaka bundan [bu bahçeden] daha iyisini (hayırlısını) bulurum" dedi.

37-41- kendisiyle sohbet etmekte olan dostu "Seni topraktan, sonra bir damladan(zigottan)¹ yaratan sonra seni bir adam olarak düzenleyene [RAB'bine] mi nankörlük ettin? Fakat O Allah benim RAB'bimdir ve RAB'bime kimseyi ortak kabul etmiyorum. Cennetine [bahçene] girdiğin zaman, ''Maşallah [Allah'ın tercih etmesi]! Allah'tan başka asla kuvvet yoktur.'' demen gerekmez miydi? Eğer, mal ve evlat bakımından beni senden daha az görüyorsan, artık RAB'bimin bana senin cennetinden[bahçenden] daha iyisini (hayırlısını) vermesini, onun [senin bahçenin] üzerine gökten bir hesap (yazgı) göndermesini, böylece [bahçenin] kaygan-bitkisiz bir toprak halinde sabahlamasını ya da [bahçenin] suyu batmış bir halde sabahlamasını ardından onu istemeye (dahi) senin gücünün asla yetmemesini umarım." dedi.

¹: Nahl 4. Ayetin dipnotuna bakınız. 

42- Ürünü (afetle) kuşatıldı, [bahçesi] üzerine çatıları-çardakları çökmüş bir haldeyken onun içine [bahçesine] yaptığı harcamalar üzerine avuçlarını döndürüyor [pişmanlık duyuyor¹] ve "Keşke RAB'bime kimseyi hiç ortak kabul etmeseydim!" diyordu.

¹: pişmanlıktan kinaye bir ifadedir. (keşşaf sahibi)

43- Ona, Allah'tan beride kendisine yardım eden herhangi bir takım da olmadı, kendisi yardım bulan da değildi.

44- Orada(o noktada), velayet¹ Hak [gerçek] olan Allah'ındır. O, eylemin getirisi olarak en iyisidir (hayırlısıdır), sonuç bakımından da en iyisidir (hayırlısıdır).

¹: burası "velayet=ولاية" yardım etme ve veli edinme ; "vilayet=ولاية" mülk ve sultanlık manasına gelir. Bu ayet Her iki şekilde de okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf, kurtubi)

45- Onlara dünya [ilk] hayatının örneğini ver: [ilk hayat], kendisini gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Yerin [toprağın] bitkisi, kendisiyle [o suyla] karıştı. ardından [bitki], rüzgarın kendisini tozutup savurduğu bir çer-çöp olarak sabahladı. Allah, [en başından beri] her şeye iktidarlıdır.

46- Mal ve çocuklar dünya [ilk] hayatının süsüdür; Kalıcı olan düzgün [işler] ise, eylemin getirisi olarak RAB'binin katında daha iyidir (hayırlıdır) ve emel bakımından daha iyidir (hayırlıdır).

47- Dağları gezdireceğimiz¹, yeri [yeryüzünü] bariz [her şeyi ortada] olarak göreceğin ve onları sürüp toplayacağımız günü [an!] Artık onlardan hiçbir kimseyi geride bırakmayız..

¹: "gezdiririz" (نسير) ifadesi, meçhul formu ile "gezdirilir" (تُسير) şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi, kurtubi) ayrıca "görürsün" (ترى) ifadesi meçhul formu ile "görülür" (تُري) şeklinde de okunmuştur. (keşşaf sahibi) benzeri birkaç okuyuş daha mevcuttur. (keşşaf sahibi, kurtubi)

48- Sıra halinde RAB'bine sunuldular, "Elbetteki, sizi ilk defasında yarattığımız gibi, bize gelmiş [bulunuyorsunuz]. Aksine, sizin için söz verilmiş bir zamanı (kıyamet gününü) asla yapmayacağımızı iddia etmiştiniz." [denildi]¹

¹: hazf edilmiş [atılmış] bir (قيل لهم) yani "kendilerine...denildi" ifadesi vardır.

49- Kitap, (ortaya) koyuldu. Suçluları, onun [kitabın] içindekilerden endişeli bir halde ve "Vay halimize! Neyi var bu kitabın? Ne küçük, ne büyük [hiçbir şey] geride bırakmıyor. İllaki [hepsini] hesaplamış." derken görürsün. Eylemlerini hazır halde buldular. RAB'bin kimseye zulüm etmiyor.

50- Hani meleklere "Adem'e secde edin." demiştik, hemen secde ettiler. Ancak, cinlerden olan iblis [secde etmedi]. Ardından RAB'binin emri konusunda haddini aştı. Artık siz onu [şeytanı] ve onun soyunu mu benden beride veliler ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandır. Zalimler için ne kötü bir değiştirme!

51- Onları; göklerin ve yerin [tüm evrenin] yaratılışına ve kendilerinin yaratılışına şahit etmedim. Yolu kaybettirenleri [en başından beri] sağ kol¹ [yardımcı] edinecek değildim.

¹: Buradaki (عضد) kelimesi, bilinen "kol" manasındadır, ancak "yardımcı" anlamında istiare edilir (müfredat :عضد) Türkçede yardımcı kişiye "sağ kol" denildiği gibi…

52- "İddia ettiğiniz ortaklarıma seslenin." diyeceği günü [an]!¹ Hemen onları [ortak koştuklarını] çağırdılar, [ortak koştukları] kendilerine hiç cevap vermeyi dileyemediler. Aralarında bir helak olma yeri meydana getirdik.

¹: "gün" [يوم] kelimesi gizli bir "An, hatırla" [أذكر] emriyle mensuptur.

53- Suçlular ateşi gördüler. Kendilerinin ona düşecek olduklarını düşündüler ve ondan [ateşten] hiç geri çevirme yeri bulamadılar.

54- Elbetteki, bu kur'an'da her bir örnekten [birkısmını]  insanlar için halden hale çevirip açıkladık. İnsan [en başından beri] tartışmaya her şeyden daha çok [isteklidir].

55- Doğru yol rehberi kendilerine geldiği zaman, İnsanları inanmaktan ve RAB'lerinden bağışlanma istemekten ancak öncülerin-öncekilerin kanununun kendilerine gelmesini veya azabın açıkça¹ kendilerine gelmesini [beklemeleri] engelledi

¹: Buradaki ifade (قُبلا), (قِبَلا)ve (قَبَلا) şeklinde de okunmuştur (Zamahşeri:keşşaf)
Mealde (قِبَلا) şeklinde olan okuma tercih edildi. Manası "açıkça, gözler önünde" demektir. (müfredat : قبل)

56- Gönderilenleri, ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Gerçeği örtmüş olanlar, hakkı [gerçeği] onunla [yalanla] çürütmek için yalanla (hakka karşı) mücadele ediyorlar. Ayetlerimi ve uyarıldıkları [şeyi] bir maskara edindiler.

57- RAB'binin ayetleri ile öğüt alıp da ondan [ayetlerden] vazgeçmiş ve iki elinin önden hazırladığı [şeyleri] unutmuş kimselerden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, onu anlarlar diye onların kalplerinin üzerine kalkanlar yaptık ve kulaklarının içine bir ağırlık-sağırlık yerleştirdik. Eğer onları doğru yol rehberine davet edersen o zaman ebediyen asla doğru yol bulamazlar.

58- Halbuki RAB'bin çok bağışlayandır, rahmetin sahibidir. Şayet, onları elde ettikleri [şeyler] sebebiyle yakalıyor olsaydı, azabı mutlaka onlar için acele ettirirdi. Hayır! Onlar için söz verilmiş bir zaman vardır, ondan [Allah'tan] beride kaçıp sığınacak yer asla bulamayacaklar.

59- İşte bu, kendilerini zulmettikleri zaman helak etmiş olduğumuz kentlerdir. Helak olma zamanları için, söz verilmiş bir zaman seçtik.

60- Bir vakit Musa, gencine "İki büyük suyun toplanma yerine ulaşıncaya kadar durmayacağım hatta sonsuza dek hareket edeceğim." demişti.

61- İkisi [Musa ve genci] iki denizin toplanma yerine ulaştıklarında, balıklarını ikisi de unuttu. [Balık], suyun içinde aşağı tarafa kendi yolunu tuttu.

62- Geçip gittiklerinde Musa, gencine "kahvaltımızı getir, Elbetteki seferimizden (dolayı) bu yorgunlukla karşılaşmış [bulunuyoruz]." dedi

63- [Genci] "Gördün mü [şu işi]? Kayaya sığındığımız vakit gerçekten ben balığı unuttum. Bana, şeytandan başkası onu yani onu hatırlamamı/anmamı unutturmadı. [Balık] denizde şaşılacak bir halde kendi yolunu edindi" dedi.

64- [Musa] "İşte bu, aradığımızdı." dedi. Hemen izlerini sürerek geriye döndüler.

65- Ardından o ikisi, kullarımızdan olan, kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir bilgi öğrettiğimiz bir kul buldular.

66- Musa ona "Doğruluk-olgunluk açısından, sana öğretilen[şeyler]den bana öğretmen üzerine sana uyabilir miyim?" dedi.

67-68- [O kişi] "Gerçekten sen, benimle birlikte herhangi bir sabra asla güç yetiremeyeceksin." dedi. "Haber bakımından kendisini hiç kuşatmadığın (bilmediğin) [bir şey] üzerine nasıl sabredebilirsin?"

69- [Musa] "İnşallah [Allah tercih ederse], beni sabırlı olarak bulacaksın. İş açısından, sana isyan etmem" dedi.

70- [o kişi] "Eğer bana uyacaksan [bil ki] herhangi bir şey hakkında, ben ondan bir hatırlatma olarak sana bahsedene kadar bana sorma" dedi.

71- İkisi [Musa ve o kişi] hemen [yola] koyuldular. Sonunda gemiye bindikleri zaman, [o kişi] onu [gemiyi] bozdu. [Musa] "Onun [geminin] halkını boğmak için mi onu [gemiyi] bozdun? Yemin olsun sen istenmeyen bir şey [meydana] getirmişsin." dedi.

72- [O kişi] "Ben "Gerçekten sen, benimle birlikte herhangi bir sabra asla güç yetiremeyeceksin." demedim mi hiç?" dedi.

73- [Musa] "Unutmam sebebiyle beni (sorumlu) tutma. İşimden [dolayı] beni zora sokma." dedi.

74- İkisi hemen [yola] koyuldular. Sonunda bir oğlanla¹ karşılaştıklarında [o kişi] onu [o oğlanı] öldürdü. [Musa] "Herhangi bir cana karşılık olmaksızın temiz bir canı mı öldürdün? Yemin olsun tanınmayan bir şey [meydana] getirmişsin." dedi.

¹: Bu kelime yetişkin erkek için de kullanılabilir. Örneğin "İhtiyarın görüşü, gencin (*) şahit oluşundan daha hayırlıdır "[رأى الشيخ خير من مشهد الغلام] denilmiştir. (Fahreddin Razi) burada görüleceği üzere, ihtiyarın zıddı olarak kullanılmıştır. (Fahreddin Razi)

75-  [O kişi] "Ben "Gerçekten sen, benimle birlikte herhangi bir sabra asla güç yetiremeyeceksin." demedim mi hiç?" dedi.

76- [Musa] "Eğer, bundan sonra herhangi bir şey hakkında sana sorarsam bana dostluk etme. Elbetteki, benim tarafımdan sana bir özür ulaşmış [bulunuyor]." dedi.

77- İkisi [yola] koyuldular. Sonunda, halkından yemek istedikleri, [halkın da] kendilerini konuklamaya şiddetle karşı çıkmış olduğu bir kent halkına geldikleri zaman devrilmeyi isteyen [devrilmeye ramak kalan] bir yüksek duvar buldular. [o kişi] onu [duvarı] doğrulttu/ayağa kaldırdı. [Musa] "Şayet tercih etseydin, mutlaka ona karşı bir ücret alırdın." dedi.

78- [O kişi] "Bu, benimle senin arandaki ayrılıştır. Kendileri üzerine hiç sabır etmeye güç yetiremediğin [şeylerin] yorumunu sana haber vereceğim." dedi.

79- Gemiye gelince: O, denizde çalışan yoksullara ait idi. Onu, kusurlu yapmayı istedim, gerilerinde [düzgün/sağlam]¹ tüm gemileri gasp ederek alan bir kral vardı.

¹: Ubey b. K'ab kıraat'inde bu ayet (كل سفينة صالحة) şeklindedir (Zamahşeri:keşşaf), mevcut kıraat'te buradaki (صالحة) ifadesi gizlenmiştir. Çünkü "onu kusurlu yapmayı istedim" ifadesi buna işaret ediyor.

80- Oğlana gelince: Onun anne-babası inançlı iki kişiydi. Ardından onları baskı yaparak taşkınlığa ve küfre [gerçeği örtmeye] zorlamasından çekindik.¹

¹: Bu kelimenin "bildik" yerine kullanıldığı da söylenmiştir (Zamahşeri:keşşaf)

Allah'ın kanunu gereğince, terör çıkarmaya çalışmayan, savaş açmayan, herhangi bir insanı öldürmeyen birinin öldürülmesi haramdır. (İsra 33, maide 32, bakara 190-194) ancak bu oğlanın, anne-babasını taşkınlık yaparak insanlara zarar vermeye ve küfre zorlayacak olduğu bilindiği için daha az zararlı olan bir eylem, daha çok zararlı olan bir duruma karşı tercih edilmiştir. Örneğin önceki ayetlerde de gemiyi delmesinin hikmetini anlatmaktadır. Normalde bir insanın malına zarar vermek günahtır, ancak daha büyük bir tehlikeden korumak için daha küçük bir günah tercih edilmiştir. Bu ayetlerden "İki günah arasında tercih yapma zorunluluğu varsa, daha büyük bir günahın/kötülüğün engellenmesi için daha küçük bir günah tercih edilebilir" hükmü çıkmaktadır.

81- "Ardından (manen) temizlik bakımından ondan [öldürülen oğlandan] daha iyisini (hayırlısını) ve rahmet bakımından daha yakınını RAB'lerinin o ikisi için değiştirmesini istedik."

¹: burası şeddeyle (يبدّلهما) şeklinde de okunmuştur (zamahşeri:keşşaf) mevcut kıraat'te if'al formundan; verdiğimiz kıraat'te ise tef'il formundan geliyor. İki formun da verdiği anlam aynıdır.

82- "Yüksek duvara gelince: O, şehirdeki iki yetim oğlana aitti. Onun altında o ikisine ait bir hazine vardır ve o ikisinin babası düzgün-iyi biriydi. RAB'bin o ikisinin [iki oğlanın] şiddetine (olgunluk çağına) ulaşmalarını ve RAB'binden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmaya çalışmalarını istedi. Ben, onu kendi işim olarak yapmadım. İşte bunlar, kendileri üzerine hiç sabra güç yetiremediğin [şeylerin] yorumudur." [dedi].

83- Sana Zülkarneyn'den(iki nesil sahibinden)¹ soruyorlar. "Size karşı ondan yana bir hatırlatma okuyacağım." de.

¹: "Zülkarneyn=ذو القرنين" özel isimdir. (müfredat : قرن) bu adı almasının sebebi hakkında ve bu kişinin kim olduğu hakkında pek çok görüş vardır. (bkz: mevdudi, kadı beydavi, zamahşeri:keşşaf) onun zamanında iki nesil geçtiği için bu adı aldığı da söylenmiştir. O iki neslin, Türkler ve rumlar olduğu da bildirilmiştir (zamahşeri:keşşaf) bu kişinin peygamber olduğu da söylenmiştir. (Fahreddin Razi) bu bilgilere göre, bu kişi Türklere gelmiş bir peygamber olabilir.

84- Gerçekten biz, onu yerde [dünyada] yerleştirdik ve ona her şeyden bir sebep[vasıta/araç]¹ verdik.

¹: kendisiyle bir şeye ulaşılan her şeye, araca, alete, bilgiye "sebep =سبب" denilir. (zamahşeri:keşşaf, kurtubi, müfredat : سبب)

85- bir sebebe [vasıtaya/araca] uydu.

86- Sonunda güneşin batış zamanına¹ ulaştığı zaman, onu karanlık sıcak bir çamurlu gözün (deliğin)² içine batıyor olarak³ buldu⁴ [gördü].⁵ Bir de yanında bir millet buldu. "Ey Zülkarneyn(iki nesil sahibi)! Azap etmekte de serbestsin; onların içinde güzellikle tutmakta da serbestsin" dedik.

¹: "magrib=مغرب" mimli mastar, ismi zaman ve ismi mekan olarak üç şekilde de anlaşılabilir. Çünkü bu üçünün de kalıbı aynıdır. Yani bu ifade "Güneşin batışına", "güneşin batma zamanına" ve "güneşin batma yerine" olarak üç farklı şekillerde anlaşılabilir.
Bu ifade şu şekillerde anlaşılabilir:
1- buradan kasıt edilenin kara delik olduğu söylenmiştir. Buna göre, Zülkarneyn bir sebep [araç] ile göğe çıkmış ve kara deliğe doğru gitmiştir. (İskender türe, Zülkarneyn kitabı) ayetin devamında "denize batarken" demek yerine "Bir göze batarken" demesi bu yorumu bir nevi destekler. Ayrıca "sebep" kelimesi, kur'an'da genellikle göğe çıkışla ilgili kullanılmıştır. Kontrol ediniz: mümin 36-37, sad 10,

2-  "batışına" diye meal ettiğimiz "mağrib" ifadesi, bir bölgenin adıdır. (Wikipedia) buna göre Zülkarneyn "Güneşin battığı yer" adı verilen bir bölgeye gitmiş olmalıdır. Batı bölgesinde bir okyanusa ulaştığı, okyanusta da öyle bir manzarayla karşılaştığı da söylenmiştir (İbni kesir, Fahreddin Razi) ki, ayetin devamında "buldu (وجد)" ifadesi de bunu destekler.

3- Şu yazıda çok daha detaylı bir açıklama mevcuttur:
https://www.bilimveyaratilisagaci.com/2018/10/67-zulkarneyn-ve-gunesin-pinarda-batmasi-2/

²: "ayn=عين" göz organıdır. (müfredat :عين) istiare yoluyla pınara, su fışkıran kanala da tıpkı göze benzediği için "göz" denilmiştir. Kasıt edilen, kara delik gibi başka bir şey de olabilir. Çünkü insan gözüyle bakıldığı zaman karanlık bir göze benzemektedir. Kur'an burada (بحر) demiş olsaydı, dünyadaki bir pınar veya deniz olduğu konusunda itiraz etme hakkımız olamazdı.

³: Bu ifadeden, "güneş bir şeye gerçek anlamda batıyor" sonucu çıkmak zorunda değildir. Çünkü gerçek anlamda "suya batma" ifadesi için (غرق) kelimesi kullanılır. (müfredat : غرق) illaki de çıkacak olursa, ilk dipnotta bahsedilen "Güneşin kara deliğe batması" şeklinde olan yorum mümkündür. Kur'an, gelecekte olacak bir şeyi pek çok ayette geçmiş zaman formu ile anlatmıştır. Bu ayette, geleceği bu şekilde geçmiş zaman formu ile anlatmış olabilir.

⁴: Buradaki (وجد) ["buldu"] fiili, olayın Zülkarneyn'in gözünden anlatıldığını gösteriyor. Bunun yerine cümle (كنت تغرب) yani "[ulaştığı zaman,] güneş batıyordu" şeklinde olsaydı, olay insan gözüyle değil; gerçek anlamda anlatılıyor olurdu.

⁵: Bu ve 90. ayetten güneşin dünyada bir pınara battığı, Zülkarneyn'in de bu pınara yani güneşin battığı noktaya ulaştığı, buradan da kur'an'a göre dünyanın düz sanıldığı iddia edilmiştir. Ancak kelime ayrımlarına dikkat edilirse bu ayetten dünyanın düz olduğu sonucuna ulaşılamayacağını anlayabiliriz.

Ayetteki "güneşin doğduğu yere" ve "güneşin battığı yere" şeklinde meal edilen "magribeş-şemsi=مغرب الشمس" ve "matliaş-şemsi=مطلع الشمس" ifadeleri ismi mekan olabildiği gibi ismi zaman ve mastar da olabilir. Çünkü arapçada ismi zaman, ismi mekan ve mastar aynı kalıptan yani "mefil=مفعل" kalıbından ifade edilir. Ayetteki de bu kalıptır. Dolayısıyla bu iki ifadeye şu üç anlam da verilebilir:
1- doğduğu zamana, battığı zamana, (ismi zaman)
2- doğduğu yere, battığı yere, (ismi mekan)
3- doğmasına, batmasına, (mastar)
Genel çeviriler ismi mekan kabul ederek çeviri yapmıştır. Oysaki mastar kabul ederek de çeviri yapılabilir - ki, "aklın yolu kur'an meali"nde böyle çeviri yapıldı -. Anlam şu olur: "Sonunda güneşin batışına ulaştığı zaman, " zaten "ulaştı" manasında olan "belega=بلغ" fiili her zaman için bir şeye giderek ulaşmak manasında değildir. Bir süre sonuna ulaşmak manasında da kullanılır. Örneğin bakara suresinin 231. Ayetinde bu fiil kadınların iddet süresinin sonuna ulaşması manasında kullanılmıştır.

 ayetin özellikle de "Kara bir balçığa batarken buldu" ifadesi kafa karıştırmıştır. Oysa ki kelime ayrımına dikkat edilirse ayetten güneşin gerçekten bir yere battığı sonucu çıkmamaktadır. Çünkü suya gerçek anlamda batma manasında "garake=غرق" fiili kullanılır (müfredat: غرق) Gerçek anlamda bir şeyin ortaya çıkması ve doğması manasında ise "vulide=ولد" ve "bereze=برز" fiilleri kullanılır (müfredat: ولد & برز) ayette ise günlük hayatta kullandığımız "güneş doğdu, güneş battı" manasında olan "talea=طلع" ve "grabe=غرب" fiillerinin mastarları kullanılmıştır. Tabiki bu kelimelerle bizler de güneşin gerçek anlamda doğup battığını kast etmeyiz. Arapçada da böyle. Ayette de olay Zülkarneyn'in gözünden anlatılmaktadır. Bundan dolayı "buldu" [وجد] denilmiştir. Eğer "kanet tagrubu=كنت تغرب" yazsaydı, Zülkarneyn'in gözünden değil gerçek anlamda bir anlatım olurdu, anlamı da "Zülkarneyn oraya ulaştığında güneş batıyordu." olurdu.

Kur'an'ın tüm bu ifadelerini göz ardı etsek bile mantıksal olarak o dönemde yaşayan sıradan bir insan bile güneşin gerçekten bir yere batmadığını biliyordu. Çünkü o dönemde kabul gören düz dünya modelinde güneş herhangi bir yere batmaz, sadece gözden kaybolurdu.







87- [Zülkarneyn] "Zulüm eden kimseye gelince: ona yakında azap edeceğiz, sonra RAB'bine geri döndürülür, [RAB'b]  ona görülmemiş/tanınmamış bir azap olarak azap eder." dedi.

88- "İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş kimseye gelince: bir karşılık olarak kendisine en güzeli vardır. Bir de ona emrimizden bir kolay olanı söyleyeceğiz."

89- Sonra (yine) bir sebebe [vasıtaya/araca] uydu.

90- Sonunda güneşin karşıya çıkış (doğuş) zamanına¹ ulaştığı zaman, kendilerine ondan beride hiçbir siper² yapmadığımız bir milletin üzerine onu [güneşi] dikilirken (doğarken) buldu.

¹: "matlia=مطلع" kelimesi karşısına dikilme manasındadır. Yine "mefil=مفعل" yani ismi zaman, ismi mekan ve mastar kabul edilebilir. 

Mesela (طلع علينا فلان واطلع) denilir (müfredat : طلع ) ki "falanca aniden karşımıza çıktı.." manasındadır. Kasas 38. Ayette "Belki, Musa'nın tanrısın(ın karşısına) çıkarım" manasında bu fiil kullanılır. Olay, yine Zülkarneyn'in gözünden anlatıldığı için, Güneşin doğuşu, sanki insanların karşısına aniden çıkmaya benzetilmiştir. Ayetteki (وجد) fiili, olayın Zülkarneyn'in gözünden anlatıldığını ispatlıyor.
Kasıt edilen, Güneşin ışığı da olabilir. Çünkü (شمس) Güneşin ışığı için de kullanılır. (müfredat : شمس)

²: binalar veya kıyafetler manasındadır. (Zamahşeri:keşşaf) güneş ışığından koruyacak herhangi bir şeyi kasıt etmiş de olabilir.

91- İşte bunun gibi, onun tarafında bulunanları haber bakımından kuşatmıştık.

92- Sonra bir sebebe [vasıtaya/araca] uydu.

93- Sonunda iki setin (dağın) arasına ulaştığı zaman, o ikisinden [iki setten] beride, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir millet buldu.

94- [Millet] "Ey Zülkarneyn (iki nesil sahibi)! Gerçekten, yecüc ve mecüc yerde [bölgede] bozgunculardır. Artık, bizimle onların arasına bir set yapman üzerine sana bir haraç ayarlayalım mı?" dediler.

95- [Zülkarneyn] "RAB'bimin beni içine yerleştirdiği daha iyidir (hayırlıdır). Artık, bana bir kuvvetle destek olun ki sizinle onların arasına bir sağlam duvar yapayım" dedi.

96- "Bana demirin kütlelerini getirin" [dedi]. Sonunda iki yüksek yapıyı¹ eşitlediği zaman "üfleyin/körükleyin" dedi. Nihayet, onu bir ateş haline getirince, "Bana getirin, onun üzerine eritilmiş bakır dökeyim." dedi.

¹: "sadef=صدف" Yüksek yapıya da denilir. (kurtubi : ويقال للبناء المرتفع صدف)

97- Artık Onun üzerine çıkmaya güçleri yetmedi ve ona bir delik açmaya güçleri yetmedi.

98- [Zülkarneyn] "Bu, RAB'bimden bir rahmettir. RAB'bimin söz verdiği vakti geldiği zaman onu [kuvvetli engeli] paramparça yapar. RAB'bimin verdiği sözü [en başından beri] gerçekti." dedi

99- O gün, onları birbirlerinin içine dalgalanır bir halde terk ettik. Sur'un içine üflendi, ardından onları tamamen topladık.

100- Kâfirler [gerçeği örtenler] için o gün cehennemi açıkça sunduk.

101- [kâfirler] ki, onların gözleri benim hatırlatmamdan yana bir kapak [cehalet]¹ içindeydi ve işitmeye güçleri yetmezdi.

¹: "gıt'a=غطا" herhangi bir şeyin üstünü kapayan tabakaya denilir. Cehalet manasında da istiare edilir (müfredat : غطا)

102- Gerçeği örtmüş olanlar, benden beride veliler edineceklerini mi sandılar? Gerçekten biz, cehennemi kafirler [gerçeği örtenler] için bir ağırlama olarak hazırladık.

103- "Eylemler bakımından en çok kaybedenleri size haber verelim mi?" de.

104- "[Onlar] dünya [ilk] hayatında gayretleri kaybolup gitmiş olanlardır. Hâlbuki kendileri tasarlama bakımından güzellik yaptıklarını sanıyorlar."

105- İşte bunlar, RAB'lerinin ayetlerini [mucizelerini] ve onunla [Rab karşılaşma[nın hak olduğu gerçeğini] örtmüş olanlardır. Artık, onların eylemleri boşa gitti. Artık, kıyamet gününde onlara herhangi bir ağırlık kurmayacağız [değer vermeyeceğiz]¹.

¹: "Yanımızda onların hiçbir değeri yoktur" anlamındadır (zamahşeri:keşşaf, Fahreddin Razi) "terazi kurmayacağız" manasında olduğu da söylenmiştir ancak bu anlam daha uygundur.

106- İşte bu cehennem onların gerçeği örtüp göz ardı etmiş olmaları, ayetlerimi [işaretlerimi] ve elçilerimi bir maskara edinmeleri sebebiyle karşılığıdır.

107-108- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara [gelince] bir ağırlama olarak, içinde kalıcı oldukları ve kendisinden ayrılmayı/değişmeyi aramayacakları Firdevs cennetleri onların olmuştur.

109- "RAB'bimin kelimeleri için deniz, bir mürekkep olsaydı, onun [denizin] misli de destek olarak getirseydik bile, RAB'bimin kelimelerinin tükenmesinden önce mutlaka deniz tükenirdi." de.

110- "Ben, sadece sizin örneğinizde bir beşerim. Bana, Tanrınızın sadece bir tek Tanrı olduğu vahiy ediliyor." de. Artık, kim RAB'binin kavuşmasını [RAB'biyle karşılaşmayı] ummaktaysa olabildiğince düzgün-iyi eylemde bulunsun ve RAB'bine [olan] kulluğa kimseyi ortak etmesin.