Muhammed suresi
1- Gerçeği örtmüş ve Allah'ın yolundan çevirmiş olanların (evet!) onların eylemleri kaybolmuştur.
2- İnanmış, düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş ve Muhammed'e kısım kısım indirilene -ki o, onların RAB'lerinden (gelmiş) gerçektir.- inanmış olanlara [gelince] onların çirkinliklerini [kötülüklerini] tamamen örtüp yok etti ve onların kötü durumlarını düzeltti.
3- İşte şu [durum], gerçeği örtmüş olanların 'yalana' bağlı olmaları ve inanmış olanların RAB'lerinden (gelmiş) 'gerçeğe' bağlı olmaları sebebiyledir. İşte, Allah insanlar için, bunun gibi kendilerinin misallerini örneklendiriyor.
4- O halde, harp [savaş] kendi ağırlıklarını bırakana kadar¹, Gerçeği örtmüş olanlarla [savaşta]² karşı karşıya gelince artık boyunların vuruluşu vardır [infaz edin]³. Sonunda onlara ağır bastığınız [üstün geldiğiniz] zaman, bağı güçlendirin. Artık, [bağı güçlendirdikten] sonra, [esirleri] ister karşılıksız olarak, ister karşılıklı olarak bırakmak vardır.⁴ [Durum] işte budur. Şayet Allah tercih etseydi, mutlaka onlardan yardım alırdı, fakat sizi birbirinizle sınamak için [böyle yaptı]. Allah'ın yolunda öldürülmüş olanlara [gelince] artık onların eylemleri asla kaybolmayacaktır.
¹: Bu ifade, bu ayetin savaş alanında geçerli olduğunu gösteriyor. Savaş ağırlıklarını bırakınca, yani savaş halkı silahlarını bırakınca (İbni kuteybe: meani-l kur'an) savaş bitince bu Ayetteki savaşma ve esir alma hükmü bitiyor.
²: "karşı karşıya gelme" ifadesi "savaş" anlamındadır. (Zamahşeri: keşşaf) yani "savaş ortamında karşı karşıya gelince.." anlamındadır. 1. Dipnotta anlattığımız kısım ve diğer savaş/barış ayetleri (İsra 33, maide 32, bakara 190-194, Hac 39-40, bakara 256,) bunu doğruluyor.
³: Bu ifade tıpkı "Ey nefis! Sabır!" demek gibidir. (Ebu Ubeyde: mecaz-ul kur'an) bir başka açıklamaya göre "idribu-r rikabe darben=اضربوا الرقاب ضربا" yani "boyunlarına tam bir darbe olarak vurun!" anlamındadır. Fiil atılmıştır [hazf edilmiştir], mastar öne geçmiştir. (Zamahşeri: keşşaf) her anlamda da savaş içinde düşmanı infaz etmek emir edilmiştir. Arapçada, bir şeyin bir parçasını söyleyerek tümünü kasıt etmek dediğimiz bir olay vardır. (bakınız : belegat) mesela “el” diyerek kişinin gücü kasıt edilir. “boyun” diyerek, köle kasıt edilir (müfredat :رغب) “boyun vurmak” infaz etmek manasındadır. Boyun ile savaşçının tamamı kasıt edilir, vurmak ile de infaz etmek kasıt edilir. Bu yüzden ayeti “düşmanı infaz edin” şeklinde anlamak gerekir. Zaten o dönemde ok ve farklı savaş araçları kullanıldığını biliriz. (bkz: uhud savaşı, hayberin fethi)
Bazılarına göre, Ayetteki "rigab=رقاب" kelimesi "boyun" değil, "gözetme merkezi" anlamındadır. Kelimenin sözlük anlamından hareketle ve diğer ayetlerde "boyun" anlamında "a'nak=عناق" kelimesinin kullanılmasından hareketle (bkz: (17-29), (17-13), (8-12), (34-33), (38-33), (13-5), (26-4), (36-8), (40-71)) bu anlam verilebilir.
⁴: Fiiller gizlenmiştir. Cümle "en temennu ve imma en tefdu=أن تمنوا واما ان تفدو" yani "menn=منن etmeniz ya da isterseniz feda=فدا etmeniz [vardır]" anlamındadır. (Ferrâ :Meani-l kur'an, beydavi)
"menn=المن" ise, esirleri karşılık olmaksızın terk etmek/bırakmak, anlamındadır. (Ferrâ : Meanil kur'an, bahru-l muhit, Mukatil)
"Feda=فدا" ise, Karşılıklı esir alıp verme yoluyla müslüman esiri kurtarmaktır. Ya da bir mal karşılığı esiri bırakmaktır. (Ruh-ul beyan)
5-6- Onlara yol gösterecek, onların kötü durumlarını düzeltecek ve kendilerine kendisini tanıttığı cennete kendilerini girdirecektir.
7- Ey inanmış olanlar! Eğer, Allah'a yardım ederseniz¹, [Allah da] size yardım eder ve Ayaklarınızı sabitler [sizi güçlendirir].
¹: muzaf hazf edilmiştir, muzafun ileyh onun yerine geçmiştir. İlgili ayet "dinAllahi=دين الله" [Allah'ın dinine] veya "ibedAllahi=عباد الله" [Allah'ın kullarına] veya "ResûlAllahi=رسول الله" [Allah'ın Elçisi'ne] anlamındadır. Yani takdiren "Allah'ın dinine/Elçisi'ne/kullarına yardım ederseniz" anlamındadır.
Ya da İslam dinine, Elçiye ve yoksullara yardım etmek, yüceliği sebebiyle "Allah'a yardım" sayılmıştır. Bu tıpkı "..Sana biat eden kimseler, sadece Allah'a biat ediyor." (Fetih 10) ve "Elçiye gönülden itaat eden kimse, Allah'a gönülden itaat etmiştir." (Nisa 80) ayetine benzer. Elçiye itaat, Allah'a itaat olduğuna ve Elçiye biat, Allah'a biat olduğuna göre, bu Ayetteki "Allah'a yardım" ifadesi "Allah'ın Elçisi'ne yardım" anlamındadır.
8- Gerçeği örtmüş olanlara [gelince], onlar için yıkıma/çöküşe [karar verildi]¹ ve eylemleri kaybolup gitti.
¹: Takdiri bir nasb eden fiil sebebiyle "ta'sen=تعسا" kelimesi mensuptur. "kada ta'sen lehum=قضى تعسا لهم" takdirindedir. (Zamahşeri: keşşaf)
9- İşte şu, Allah'ın indirdiği [vahiy'den] onların hoşlanmamaları sebebiyledir. Artık, onların eylemleri boşa çıktı.
10- Yerde [yeryüzünde] hiç gezip de kendilerinden öncekilerin sonucunun nasıl olduğuna bakıp düşünmediler¹ mi? Allah, onların üzerine yıktı. Kâfirler[gerçeği örtenler] için onun [o sonucun/cezanın] benzeri vardır.
¹: (Müfredat: نظر)
11- İşte bu, inanmış olanların mevlasının [sahiplerinin] Allah olması ve kafirlerin [gerçeği örtenlerin] kendilerine herhangi bir mevlanın [sahibin] olmaması sebebiyledir.
12- Gerçekten Allah, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanları alt taraflarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Gerçeği örten kimseler ise, geçiniyor ve tıpkı sağmal hayvanların yemesi gibi yiyor. Ateş, onlar için bir duraktır.
13- Seni çıkarmış olan kentin[in halkın]dan kuvvettçe daha şiddetli olan kent[ler]den nicelerini helak ettik. Ardından kendileri için hiçbir yardımcı yoktu.
14-15- O halde, RAB'bin[tarafın]dan bir açık kanıt üzerinde olan kimse, kendi eyleminin çirkini [kötüsü] kendisine süslenmiş ve kendi keyiflerine uymuş kimse[ler], yani¹ Ateşte kalıcı olan ve kendisine kaynar su içirilip de bağırsaklarını parça parça eden kimse[ler] gibi midir? Korunup sakınanlara söz verilen cennetin örneği [şudur], içinde yosunlanmayan bir sudan ırmaklar, kendi yiyeceği hiç değişmeyen bir sütten ırmaklar, içenler için lezzetli bir içkiden ırmaklar ve arı-duru baldan ırmaklar vardır. Onlar [korunup sakınanlar] için, onda [cennette] her üründen ve RAB'lerinden bir bağışlanma vardır.
¹: 15. Ayetteki, "ke men=كمن" ifadesi, 14. Ayetteki "ke men=كمن" ifadesinden bedeldir.
16- Onlardan, sana kulak veren kimse[ler] vardır. Sonunda senin katından çıktıkları zaman, kendilerine bilgi verilmiş olanlara "Biraz önce ne dedi?" dediler. İşte onlar, Allah'ın kalplerinin üzerini damgaladığı ve kendi keyiflerine uymuş olan [kişilerdir].
17- Yol bulmuş olanlara [gelince], onları hidayet [doğruluk] bakımından artırdı ve onlara takvalarını [korunup sakınmalarını] verdi.
18- Artık, onlar ancak saat'in aniden kendilerine gelmesini bekliyorlar.¹ artık, onun [saatin] şartları gelmiştir. O halde, [saat] kendilerine geldiğinde, onların zikirleri [hatırlatmaları/öğüt almaları] nasıl olabilir ki?
¹: Soru edatı olan (هل) burada (ما) anlamındadır.
19- O halde, Allah'tan başka hiçbir Tanrı olmadığını bil. Allah, dönüp dolaşma yerinizi ve durağınızı bilirken, cezayı gerektiren işlerin için, inançlı erkekler ve inançlı kadınlar için bağışlanma dile.
20- İnanmış olanlar "Herhangi bir surenin kısım kısım indirilmesi gerekmez miydi?" diyorlar. Ardından, hükümlendirilmiş bir sure [topluca] indiği ve içinde savaş anıldığı zaman, kalplerinde bir hastalık bulunanları ölümden dolayı ona karşı aklı örtülmüşün/sarhoşun bakışı şeklinde sana bakarken görürsün. Yazık onlara!
21- [Emrimiz] gönülden itaat ve tanınan/güzel bir sözdür. O halde, emir kararlaştırıldığı zaman, Allah'a dürüst olsalardı, kesinlikle kendileri için daha iyi (hayırlı) olurdu.
22- Demek idareye/yönetime geçerseniz, yerde [dünyada] bozgun [terör, kaos, savaş] çıkarmanız ve Rahimleri (akrabalık bağını) parça parça etmeniz sizden beklenecek, [öyle] mi?
23- Allah'ın kendilerine lanet ettiği [rahmetinden engellediği] böylece sağır ettiği ve bakışlarını kör ettiği işte bunlardır.
24- O halde, onlar kur'an'ı derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa bir takım kalplerin üzerinde [kalplerin] kendi yanılgıları mı var?
25- Gerçek şu ki, rehberin kendilerine belli oluşundan sonra arkalarının üzerine geriye dönüş yapanlara (evet!) onlara şeytan, (kötülükleri) süslü gibi gösterdi ve onlara emeller verdi.
26- İşte şu, Allah'ın kısım kısım indirdiğinden hoşlanmayanlara onların "Bazı işlerde/emirlerde size gönülden itaat edeceğiz" demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah, onların sırlarını biliyor.
27- O halde, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura onları vefat ettirdiği zaman nasıl [olacak halleri]?
28- İşte şu [durum], Allah'ı ceza verecek dereceye getiren¹ [şeylere] onların uymaları ve onun rızasından hoşlanmamaları sebebiyledir. Artık, onların eylemleri boşa çıktı.
¹: "sehata=سخط" akıbeti [cezayı] zorunlu kılan şiddetli öfke anlamındadır. (müfredat : سخط)
29- Yoksa, kalplerinde bir hastalık bulunanlar, kendilerinin kinlerini Allah'ın asla (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?
30- Şayet tercih edersek, sana onları gösteririz de sen onları mutlaka simalarıyla tanırsın. Bir de onları sözün üslubundan mutlaka ama mutlaka tanırsın. Halbuki Allah, eylemlerinizi biliyor.
31- Sizden Cihad [çaba sarf] edenleri (mücahitleri) ve sabır edenleri biz bilene kadar sizi mutlaka ama mutlaka sınayacağız. Haberlerinizi de sınarız.
32- Gerçek şu ki, rehberin (Hidayetin) kendilerine belli oluşundan sonra gerçeği örtmüş, Allah'ın yolundan çevirmiş ve Elçi'yle cepheleşmiş olanlar Allah'a hiçbir açıdan asla zarar veremeyeceklerdir. [Allah] onların eylemlerini boşa çıkaracaktır.
33- Ey inanmış olanlar! Allah'a gönülden itaat edin, Elçiye gönülden itaat edin ve eylemlerinizi iptal etmeyin.
¹: "vav=و" harfi "yani" anlamında da olabilir. Bu durumda "...itaat edin yani eylemlerinizi boşa çıkarmayın" anlamında olabilir. Bu kullanıma örnek ayetler için Maide 33. Ayetin dipnotuna bakınız.
34- Gerçek şu ki, gerçeği örtmüş ve Allah'ın yolundan şiddetle geri çevirmiş sonra da gerçeği örten nankörler olarak ölmüş olanlara [gelince] Allah onları asla bağışlamayacaktır.
35- O halde, siz en üstün iken alçalmayın, barışa/teslimiyete davet etmeyin¹. Allah, sizinle birlikte ve eylemlerinize asla daralmayacak [eksiltmeyecektir].
¹: Enfal 61. Ayette "Onlar, barışa meyil ederlerse, barışa meyil et" denilmiştir. Yani barış teklifi, savaş açan düşman tarafından gelecektir. Müslümanlar, kendilerine savaş açan tarafa karşı alçalarak barış teklifi etmeyecektir, çünkü savaşı başlatanlar düşmanlardır. Bakara 190-194, Mümtehine 8, hac 39-40, bakara 256, İsra 33 ayetleri gereğince müslümanlar saldırı değil, savunma savaşı yapabilir. Savunma ve koruma savaşında düşmana karşı alçalarak barış teklifi etmek doğal olarak yasaklanmıştır. Bununla birlikte, savaş açan taraf barış teklifi ederse, Enfal 61 gereğini barış teklifi kabul edilmek zorundadır.
"barış" manasında olan "selm=سلم" kelimesi "silm=سلم" şeklinde de okunmuştur. (Beydavi) her iki okuyuş da "teslimiyet" ve "barış" anlamlarına gelebilir. (müfredat : سلم) Buna göre "onları teslim olmaya çağırmayın" şeklinde çeviri yapılabilir.
36- İlk (dünya) hayat, sadece bir oyun ve oyalanmadır. Eğer, inanıyor ve korunup sakınıyorsanız, ödülleriniz size verilir ve sizden mallarınızı istemez.
37- Eğer, sizden onları [mallarınızı] ister de [onları istemede] sonuna kadar giderse, cimrilik edersiniz ve kinlerinizi (ortaya) çıkarır.
38- İşte siz, öyle kimselersiniz ki, Allah'ın yolunda harcama (infak) yapmanız için çağrılırsınız da sizden kimisi cimrilik eder. Kim cimrilik ederse, [bilsin ki] sadece kendi canından yana cimrilik eder. Halbuki Allah zengindir; siz fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz, sizden başka bir millet [sizinl] değiştirmeyi [yerinize geçirmeyi] diler, sonra onlar sizin emsalleriniz olmazlar.
10 Kasım 2019 Pazar
8 Kasım 2019 Cuma
46- ahkaf suresi (Hubeyb öndeş meali)
Ahkaf suresi
1- Ha, Mim.
2- Kitabın kısım kısım indirilişi, üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah'tandır.
3- Gökleri ve yeri [tüm evreni] ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) ancak Hak ile [gereğince] ve isimlendirilmiş [belirlenmiş] bir süre sonu ile yarattık. Gerçeği örtmüş olanlar, uyarılmış olandan vazgeçicidir.
4- "Allah'tan beride dua ettiğiniz [şeyleri] gördünüz mü? Yerden neyi yarattıklarını bana gösterin! Yoksa, onların göklerde bir ortaklığı mı varmış? Eğer dürüst idiyseniz, bana bundan önceki herhangi bir kitabı veya herhangi bir bilgiden bir eseri getirin." de.
5- Allah'tan beride kıyamet gününe kadar kendisine cevap vermeyi dileyemeyen kimse[ler'e] dua eden kimseden daha çok yolu kaybetmiş kimdir? Hemde onlar [dua ettikleri kimseler] onların dualarından bihaberdir.
6- İnsanlar, bir araya toplanıldığı zaman, onlar kendileri için düşmanlar oldular. Onların kulluklarına karşı Kafirler [göz ardı edenler] oldular.
7- Ayetlerimiz, onlara açıkça okunup teşvik edildiği zaman, Gerçeği örtmüş olanlar kendilerine geldiğinde Hakka [Gerçeğe] "Bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
8- Yoksa, "Onu uydurdu!" mu diyorlar? "Eğer, onu uydurduysam, Allah'tan [gelecek hiçbir şeye karşı] benim için hiçbir şekilde sahip (engel) olamazsınız. O, kendisinde dolup taştığınız [şeyleri] daha çok bilendir. Benimle sizin aranızda devamlı bir şahit olarak o yetti. Hâlbuki O çok bağışlayandır, Rahim'dir." de.
9- "Ben Elçiler'den ilk ortaya çıkan [biri] olmadım. Bana ne yapılacağını ön göremem, size de... Ben ancak bana vahiy edilene bağlı oluyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." de.
10- "Bana haber verin, o, Allah'ın katından idiyse ve siz onun [Hak olduğu gerçeğini] örtüp göz ardı ettiyseniz [haliniz ne olacak]?¹ İsrail'in oğullarından bir şahit, onun benzerine şahitlik etti, ardından inandı. Siz, büyüklük tasladınız.² gerçekten Allah, zalimler milletine yol göstermez." de.
¹: "İn=إن" şart edatının cevabı hazf edilmiştir. Takdiren "fe ma ha'lukum=فما حالكم" şeklindedir.
²: ikinci "vav=و" harfi atıf; üçüncü ve dördüncü "vav=و" harfi ise ibtida kabul edilerek böyle çeviri yapıldı.
11- Gerçeği örtmüş olanlar, inanmış olanlardan dolayı¹ "O,² yararlı olsaydı, onlar ona [ulaşmada] bizim önümüze geçemezlerdi" dediler. Bir vakit, onunla yol bulamamışlardı. Artık "Bu, eski bir uydurmadır." diyecekler.
¹: "li=ل" "lam-ul illet"ir. (Halebi: Duru-l masun) çeviri buna göre yapıldı.
tebliğ amaçlı bir lam da olabilir. Buna göre normalde "Ona [ulaşmada] bizim önümüze geçemezdiniz" şeklinde olmalıydı. Ama iltifat uygulanarak "...geçemezlerdi" denildi.
²: kur'an veya inançtır.
12- Ondan önce de bir imam ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu [kur'an¹] ise, zulüm etmiş kimselere korkulu haberi vermek için, açık-anlaşılır [bir dile sahip] olarak doğrulayan ve güzellik [iyilik] edenlere bir müjde olan bir kitaptır.
¹: "Bu" yani "haza=هَذَا" zamiri erildir. "kur'an=قرآن" kelimesi eril olduğu için zamir ona döner. Tevrata işaret edemez. Çünkü "Tevrat=التوراة" kelimesi dişildir. Eğer "hazihi=هذه" deseydi, Tevrata işaret ederdi.
13- Gerçekten, "RAB'bimiz Allah'tır" demiş, sonra dosdoğru yönelmiş olanlara [gelince] artık kendileri üzülecek değilken kendileri için herhangi bir korku yoktur.
14- İşte onlar, bulunmakta oldukları eylemlerine bir karşılık olarak, içinde kalıcı oldukları cennetin dostlarıdırlar.
15- İnsana, anne-babasına olabildiğince iyilik [etmeyi]¹ tavsiye ettik. Annesi onu hoşnutsuz olarak [zorlukla] taşıdı ve onu hoşnutsuz olarak [zorlukla] bıraktı [doğurdu]. Onun taşınması ve ayrılığı [sütten kesilmesi] otuz aydır. Sonunda şiddetine [olgunluk çağına] ulaşınca ve kırk yaşına ulaşınca "RAB'bim! Bana, anneme ve babama nimet [olarak] verdiğin nimetine teşekkür etmemi ve kendisinden hoşnut olduğun düzgün-iyi eylemlerde bulunmamı bana sevdir. Benim için, soyumun içini düzelt. Gerçekten ben, sana tevbe ettim ve Gerçekten ben, teslim [Müslüman] olanlardanım" dedi.
¹: "ihsanen=إحسانا" meful'u mutlaktır. Yani bu ifade "en yuhsine ileyhime ihsanen=أن يحسن اليهما إحسانا" manasındadır. (Müşkül i'rab-ul kur'an) "iyilik etmeyi tavsiye ettik" anlamından daha kuvvetli bir ifadedir bu. Sanki "yapabildiğin kadar en güzel şekilde iyilik et" denilmiş gibidir.
16- İşte onlar, eylemlerinin en güzelini kendilerinden kabul ettiğimiz ve cennetin dostlarının içinde iken çirkinlerini [kötülüklerini] es geçtiğimiz [kişilerdir]. Onlara, vaat olunmakta oldukları doğruluk vaadi [sözü] olarak [söz verdik]¹.
¹: "vaade-s sıdk=وعد الصدق" ifadesi meful'u mutlaktır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
17-18- [Annesi ve babası, kendisine] "Yazık sana! İnan! Gerçekten, Allah'ın verdiği söz Haktır [gerçektir]." [diyerek] Allah'tan yardım isterken, anne-babasına "Uf ya ikinize! Benden önce nesiller gelip geçmiş olduğu halde, bana benim çıkarılacak [diriltilecek] olduğumu mu vaat ediyorsunuz [söz veriyorsunuz]?" deyip ardından da "Bu ancak öncülerin-öncekilerin satırları[uydurmaları]dır." diyene [gelince] İşte on[un gibi olan]lar, kendilerinden önceki Cin ve insan[türün]den gelip geçmiş toplulukların içinde kendilerine (o) söz [tehdit] hak olmuş [kesinleşmiş] olanlardır. Gerçekten onlar, kaybedenlerin ta kendileriydiler.
19- Bir de kendilerine zulüm edilmez bir haldeyken eylemleri[nin karşılığı] kendilerine tamamen verilsin diye her birinin kendi eyleminden dereceleri vardır.
20- Gerçeği örtmüş olanların ateşin üzerine sunulduğu gün, [kendilerine] "Dünya [ilk] hayatınızda, temizlerinizi [Temiz eylemlerinizi] giderdiniz ve onlarla [temiz eylemleriniz ile] faydalanmayı istediniz. Artık, yerde [dünyada] haksız yere büyüklük taslamakta olmanız sebebiyle ve hadlerinizi aşmakta olmanız sebebiyle bugün, alçak olan azap [ile] cezalandırılırsınız" [denilir]
21- Ad [milletinin] kardeşini hatırlayıp an! Bir vakit, Ahkaf'taki milletiniuuyarmıştı. Hâlbuki, kendisinin önünden ve arkasından "[Başkasına] değil ancak Allah'a kulluk edin. Gerçekten ben, size karşı büyük bir günün azabından korkuyorum." diye uyarıcılar gelip geçmişti.
22- Onlar "Bizi, Tanrılarımız[a kulluk]tan ters çevirmek için mi bize geldin? O halde, eğer dürüstlerden idiysen, bize söz verdiğin(azab)ı bize getir!" dediler.
23- [O kişi] "Bilgi, sadece Allah'ın katındadır. Kendisiyle gönderildiğimi size duyuruyorum fakat, sizi cahillik yapan bir millet olarak görüyorum." dedi.
24-25- Ardından, onu [söz verileni/azabı] vadilerine yönelmiş bir ortaya çıkan [bir bulut] halinde gördüklerinde "Bu, bize yağmur yağdıran bir ortaya çıkan[bulut]tur." dediler. "Aksine! Kendisini acele istediğiniz ne ise bu o'dur. [o] içinde can yakıcı bir azap olan, RAB'binin emriyle her şeyi yıkıp mahveden bir rüzgardır." Derken, yurtlarından başkası görülmez bir halde sabahladılar. İşte, suçlu millete bunun gibi karşılığını veririz.
26- Elbetteki, sizi içine yerleştirmediğimiz [şeylerin] içine onları yerleştirmiştik. Onlar için bir işitme, bir takım bakışlar ve bir takım gönüller yaptık. Ardından, onlara işitmeleri, bakışları ve gönülleri hiçbir şeyden yana onlara yeterli gelmedi. O vakit, Allah'ın ayetlerini bile bile reddetmekte idiler. Kendisini maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kendilerini kuşattı.
27- Elbetteki, çevrenizdeki Kentlerden ne varsa helak etmiştik. (Emrimize) geri dönmeleri beklendiği için ayetleri halden hale çevirip açıklamıştık.
28- Allah'tan beride, yakınlık için [kendilerini]¹ Tanrılar edindikleri [şeyleri] onlara yardım etselerdi ya? Aksine! Onlardan kayboldular. İşte şu ve iftira etmekte oldukları [şeyler] kendilerinin uydurmakta oldukları [şeydir].
¹: "Hum=هم" zamiri atılmıştır [hazf edilmiştir]. (Halebi:i'rab-ul kur'an)
29- Bir vakit, kur'an'a kulak veren cin[türün]den bir birliği sana çevirmiştik. Ardından, ona hazır olduklarında "Sessiz olun!" dediler. Ardından, tamamlandığında onlar uyarıcılar olarak kendi milletlerine dönüp gittiler.
30- "Ey milletimiz! Gerçekten biz, önündekileri doğrulayan olarak Musa'dan sonra indirilmiş, gerçeğe doğru ve sapasağlam bir açılmış yola doğru yol gösteren bir kitabı işittik." dediler.
31- "Ey milletimiz! Allah'ın davetçisine icabet edin ve ona inanın ki cezayı gerektiren işlerinizden yana sizi bağışlasın ve can yakıcı bir azaptan sizi kurtarsın."
32- "Kim, Allah'ın davetçisine icabet etmezse, [bilsin ki] kendisi yerde [dünyada] aciz bırakıcı değildir. Kendisinin ondan [Allah'tan] beride velileri [mevcut] değildir. İşte on[un gibi olan]lar, apaçık bir kayboluşun içindedir."
33- Allah'ın, gökleri ve yeri [tüm evreni] yarattığını ve onların yaratılışında onun hiç zorluk/yorgunluk çekmediğini hiç görmediler mi? Ölülere can vermeye imkanı olan değil midir?¹ Tabiki! Gerçekten o, her şeye imkanı olandır.
¹: "Bi kadirin=بقادر" ifadesinin başındaki "bi=ب" harfi cerr'i ret anlamındadır. (Ferrâ: meani-l kur'an) devamındaki "Tabiki" manasında olan "bela=بلى" kelimesinin, olumsuz soruya olumlu cevap anlamında kullanılması bunu destekler.
34- Gerçeği örtmüş olanların ateşin üzerine sunuldukları gün, "Bu, gerçek değil miymiş?" [denildi]. Onlar "Tabiki ey RAB'bimiz!" dediler. "O halde, gerçeği örtmekte olmanız sebebiyle azabı tadın!"
35- O halde sabret! Tıpkı, Elçiler'den kararlılık sahiplerinin sabır etmesi gibi.. Onlar için acele isteme. Tehdit olundukları [şeyi] gördükleri gün, sanki gündüzden bir saat'ten başka hiç kalmamış gibidirler. [Bu] bir duyurudur. Hadlerini aşan milletten başkası helak edilmez¹.
¹: soru edatı olan (هل) burada (ما) anlamındadır.
1- Ha, Mim.
2- Kitabın kısım kısım indirilişi, üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah'tandır.
3- Gökleri ve yeri [tüm evreni] ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) ancak Hak ile [gereğince] ve isimlendirilmiş [belirlenmiş] bir süre sonu ile yarattık. Gerçeği örtmüş olanlar, uyarılmış olandan vazgeçicidir.
4- "Allah'tan beride dua ettiğiniz [şeyleri] gördünüz mü? Yerden neyi yarattıklarını bana gösterin! Yoksa, onların göklerde bir ortaklığı mı varmış? Eğer dürüst idiyseniz, bana bundan önceki herhangi bir kitabı veya herhangi bir bilgiden bir eseri getirin." de.
5- Allah'tan beride kıyamet gününe kadar kendisine cevap vermeyi dileyemeyen kimse[ler'e] dua eden kimseden daha çok yolu kaybetmiş kimdir? Hemde onlar [dua ettikleri kimseler] onların dualarından bihaberdir.
6- İnsanlar, bir araya toplanıldığı zaman, onlar kendileri için düşmanlar oldular. Onların kulluklarına karşı Kafirler [göz ardı edenler] oldular.
7- Ayetlerimiz, onlara açıkça okunup teşvik edildiği zaman, Gerçeği örtmüş olanlar kendilerine geldiğinde Hakka [Gerçeğe] "Bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
8- Yoksa, "Onu uydurdu!" mu diyorlar? "Eğer, onu uydurduysam, Allah'tan [gelecek hiçbir şeye karşı] benim için hiçbir şekilde sahip (engel) olamazsınız. O, kendisinde dolup taştığınız [şeyleri] daha çok bilendir. Benimle sizin aranızda devamlı bir şahit olarak o yetti. Hâlbuki O çok bağışlayandır, Rahim'dir." de.
9- "Ben Elçiler'den ilk ortaya çıkan [biri] olmadım. Bana ne yapılacağını ön göremem, size de... Ben ancak bana vahiy edilene bağlı oluyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." de.
10- "Bana haber verin, o, Allah'ın katından idiyse ve siz onun [Hak olduğu gerçeğini] örtüp göz ardı ettiyseniz [haliniz ne olacak]?¹ İsrail'in oğullarından bir şahit, onun benzerine şahitlik etti, ardından inandı. Siz, büyüklük tasladınız.² gerçekten Allah, zalimler milletine yol göstermez." de.
¹: "İn=إن" şart edatının cevabı hazf edilmiştir. Takdiren "fe ma ha'lukum=فما حالكم" şeklindedir.
²: ikinci "vav=و" harfi atıf; üçüncü ve dördüncü "vav=و" harfi ise ibtida kabul edilerek böyle çeviri yapıldı.
11- Gerçeği örtmüş olanlar, inanmış olanlardan dolayı¹ "O,² yararlı olsaydı, onlar ona [ulaşmada] bizim önümüze geçemezlerdi" dediler. Bir vakit, onunla yol bulamamışlardı. Artık "Bu, eski bir uydurmadır." diyecekler.
¹: "li=ل" "lam-ul illet"ir. (Halebi: Duru-l masun) çeviri buna göre yapıldı.
tebliğ amaçlı bir lam da olabilir. Buna göre normalde "Ona [ulaşmada] bizim önümüze geçemezdiniz" şeklinde olmalıydı. Ama iltifat uygulanarak "...geçemezlerdi" denildi.
²: kur'an veya inançtır.
12- Ondan önce de bir imam ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu [kur'an¹] ise, zulüm etmiş kimselere korkulu haberi vermek için, açık-anlaşılır [bir dile sahip] olarak doğrulayan ve güzellik [iyilik] edenlere bir müjde olan bir kitaptır.
¹: "Bu" yani "haza=هَذَا" zamiri erildir. "kur'an=قرآن" kelimesi eril olduğu için zamir ona döner. Tevrata işaret edemez. Çünkü "Tevrat=التوراة" kelimesi dişildir. Eğer "hazihi=هذه" deseydi, Tevrata işaret ederdi.
13- Gerçekten, "RAB'bimiz Allah'tır" demiş, sonra dosdoğru yönelmiş olanlara [gelince] artık kendileri üzülecek değilken kendileri için herhangi bir korku yoktur.
14- İşte onlar, bulunmakta oldukları eylemlerine bir karşılık olarak, içinde kalıcı oldukları cennetin dostlarıdırlar.
15- İnsana, anne-babasına olabildiğince iyilik [etmeyi]¹ tavsiye ettik. Annesi onu hoşnutsuz olarak [zorlukla] taşıdı ve onu hoşnutsuz olarak [zorlukla] bıraktı [doğurdu]. Onun taşınması ve ayrılığı [sütten kesilmesi] otuz aydır. Sonunda şiddetine [olgunluk çağına] ulaşınca ve kırk yaşına ulaşınca "RAB'bim! Bana, anneme ve babama nimet [olarak] verdiğin nimetine teşekkür etmemi ve kendisinden hoşnut olduğun düzgün-iyi eylemlerde bulunmamı bana sevdir. Benim için, soyumun içini düzelt. Gerçekten ben, sana tevbe ettim ve Gerçekten ben, teslim [Müslüman] olanlardanım" dedi.
¹: "ihsanen=إحسانا" meful'u mutlaktır. Yani bu ifade "en yuhsine ileyhime ihsanen=أن يحسن اليهما إحسانا" manasındadır. (Müşkül i'rab-ul kur'an) "iyilik etmeyi tavsiye ettik" anlamından daha kuvvetli bir ifadedir bu. Sanki "yapabildiğin kadar en güzel şekilde iyilik et" denilmiş gibidir.
16- İşte onlar, eylemlerinin en güzelini kendilerinden kabul ettiğimiz ve cennetin dostlarının içinde iken çirkinlerini [kötülüklerini] es geçtiğimiz [kişilerdir]. Onlara, vaat olunmakta oldukları doğruluk vaadi [sözü] olarak [söz verdik]¹.
¹: "vaade-s sıdk=وعد الصدق" ifadesi meful'u mutlaktır. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
17-18- [Annesi ve babası, kendisine] "Yazık sana! İnan! Gerçekten, Allah'ın verdiği söz Haktır [gerçektir]." [diyerek] Allah'tan yardım isterken, anne-babasına "Uf ya ikinize! Benden önce nesiller gelip geçmiş olduğu halde, bana benim çıkarılacak [diriltilecek] olduğumu mu vaat ediyorsunuz [söz veriyorsunuz]?" deyip ardından da "Bu ancak öncülerin-öncekilerin satırları[uydurmaları]dır." diyene [gelince] İşte on[un gibi olan]lar, kendilerinden önceki Cin ve insan[türün]den gelip geçmiş toplulukların içinde kendilerine (o) söz [tehdit] hak olmuş [kesinleşmiş] olanlardır. Gerçekten onlar, kaybedenlerin ta kendileriydiler.
19- Bir de kendilerine zulüm edilmez bir haldeyken eylemleri[nin karşılığı] kendilerine tamamen verilsin diye her birinin kendi eyleminden dereceleri vardır.
20- Gerçeği örtmüş olanların ateşin üzerine sunulduğu gün, [kendilerine] "Dünya [ilk] hayatınızda, temizlerinizi [Temiz eylemlerinizi] giderdiniz ve onlarla [temiz eylemleriniz ile] faydalanmayı istediniz. Artık, yerde [dünyada] haksız yere büyüklük taslamakta olmanız sebebiyle ve hadlerinizi aşmakta olmanız sebebiyle bugün, alçak olan azap [ile] cezalandırılırsınız" [denilir]
21- Ad [milletinin] kardeşini hatırlayıp an! Bir vakit, Ahkaf'taki milletiniuuyarmıştı. Hâlbuki, kendisinin önünden ve arkasından "[Başkasına] değil ancak Allah'a kulluk edin. Gerçekten ben, size karşı büyük bir günün azabından korkuyorum." diye uyarıcılar gelip geçmişti.
22- Onlar "Bizi, Tanrılarımız[a kulluk]tan ters çevirmek için mi bize geldin? O halde, eğer dürüstlerden idiysen, bize söz verdiğin(azab)ı bize getir!" dediler.
23- [O kişi] "Bilgi, sadece Allah'ın katındadır. Kendisiyle gönderildiğimi size duyuruyorum fakat, sizi cahillik yapan bir millet olarak görüyorum." dedi.
24-25- Ardından, onu [söz verileni/azabı] vadilerine yönelmiş bir ortaya çıkan [bir bulut] halinde gördüklerinde "Bu, bize yağmur yağdıran bir ortaya çıkan[bulut]tur." dediler. "Aksine! Kendisini acele istediğiniz ne ise bu o'dur. [o] içinde can yakıcı bir azap olan, RAB'binin emriyle her şeyi yıkıp mahveden bir rüzgardır." Derken, yurtlarından başkası görülmez bir halde sabahladılar. İşte, suçlu millete bunun gibi karşılığını veririz.
26- Elbetteki, sizi içine yerleştirmediğimiz [şeylerin] içine onları yerleştirmiştik. Onlar için bir işitme, bir takım bakışlar ve bir takım gönüller yaptık. Ardından, onlara işitmeleri, bakışları ve gönülleri hiçbir şeyden yana onlara yeterli gelmedi. O vakit, Allah'ın ayetlerini bile bile reddetmekte idiler. Kendisini maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kendilerini kuşattı.
27- Elbetteki, çevrenizdeki Kentlerden ne varsa helak etmiştik. (Emrimize) geri dönmeleri beklendiği için ayetleri halden hale çevirip açıklamıştık.
28- Allah'tan beride, yakınlık için [kendilerini]¹ Tanrılar edindikleri [şeyleri] onlara yardım etselerdi ya? Aksine! Onlardan kayboldular. İşte şu ve iftira etmekte oldukları [şeyler] kendilerinin uydurmakta oldukları [şeydir].
¹: "Hum=هم" zamiri atılmıştır [hazf edilmiştir]. (Halebi:i'rab-ul kur'an)
29- Bir vakit, kur'an'a kulak veren cin[türün]den bir birliği sana çevirmiştik. Ardından, ona hazır olduklarında "Sessiz olun!" dediler. Ardından, tamamlandığında onlar uyarıcılar olarak kendi milletlerine dönüp gittiler.
30- "Ey milletimiz! Gerçekten biz, önündekileri doğrulayan olarak Musa'dan sonra indirilmiş, gerçeğe doğru ve sapasağlam bir açılmış yola doğru yol gösteren bir kitabı işittik." dediler.
31- "Ey milletimiz! Allah'ın davetçisine icabet edin ve ona inanın ki cezayı gerektiren işlerinizden yana sizi bağışlasın ve can yakıcı bir azaptan sizi kurtarsın."
32- "Kim, Allah'ın davetçisine icabet etmezse, [bilsin ki] kendisi yerde [dünyada] aciz bırakıcı değildir. Kendisinin ondan [Allah'tan] beride velileri [mevcut] değildir. İşte on[un gibi olan]lar, apaçık bir kayboluşun içindedir."
33- Allah'ın, gökleri ve yeri [tüm evreni] yarattığını ve onların yaratılışında onun hiç zorluk/yorgunluk çekmediğini hiç görmediler mi? Ölülere can vermeye imkanı olan değil midir?¹ Tabiki! Gerçekten o, her şeye imkanı olandır.
¹: "Bi kadirin=بقادر" ifadesinin başındaki "bi=ب" harfi cerr'i ret anlamındadır. (Ferrâ: meani-l kur'an) devamındaki "Tabiki" manasında olan "bela=بلى" kelimesinin, olumsuz soruya olumlu cevap anlamında kullanılması bunu destekler.
34- Gerçeği örtmüş olanların ateşin üzerine sunuldukları gün, "Bu, gerçek değil miymiş?" [denildi]. Onlar "Tabiki ey RAB'bimiz!" dediler. "O halde, gerçeği örtmekte olmanız sebebiyle azabı tadın!"
35- O halde sabret! Tıpkı, Elçiler'den kararlılık sahiplerinin sabır etmesi gibi.. Onlar için acele isteme. Tehdit olundukları [şeyi] gördükleri gün, sanki gündüzden bir saat'ten başka hiç kalmamış gibidirler. [Bu] bir duyurudur. Hadlerini aşan milletten başkası helak edilmez¹.
¹: soru edatı olan (هل) burada (ما) anlamındadır.
7 Kasım 2019 Perşembe
45- casiye suresi (Hubeyb öndeş meali)
Casiye suresi
1- Ha, Mim.
2- Kitabın kısım kısım indirilişi, üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah'tandır.
3- Gerçekten, Göklerde ve yerde (evrende), inançlılar için mutlaka ayetler [mucizeler] vardır.
4- Sizin yaratılışınızda ve kımıldanan[canlılar]dan savurmasında/meydana getirmesinde, yakinen-kesin olarak inanan bir millet için ayetler [mucizeler] vardır.
5- Gecenin ve gündüzün birbiri yerine geçmesinde, Allah'ın gökten herhangi bir Rızıktan indirmesinde, ardından onunla [o indirdiği ile], ölümünün¹ ardından yere [dünyaya] can vermesinde ve Rüzgarların halden hale geri çevrilmesinde, akıl eden bir millet için ayetler [mucizeler] vardır.
¹: Dünya ilk başta bir ateş kütlesi halinde olduğu için yaşama elverişli bir halde değildi, yani ölü bir haldeydi. Üzerinde bulunan su da canlılığı oluşturmaya yeterli değildi. Bundan dolayı suyun gökten (uzaydan) geldiğine dair bir teori mevcuttur. (bilgilerin doğruluğu şu kaynaklardan teyit edilebilir: Dr. Melik kara, yerkürenin ve atmosferin oluşumu, BBC- dergi okyanuslar nasıl oluştu?) ayetin kasıt ettiği olay bu olabilir.
6- İşte şunlar, Allah'ın kendilerini sana Hak ile [gereğince] okuyup teşvik ettiğimiz ayetleridir. Artık, Allah'tan ve ayetlerinden[mucizelerinden] sonra hangi söze inanırlar?
7-8- Allah'ın ayetlerini, kendisine okunup teşvik edilirken işiten sonra da sanki onu hiç işitmemiş gibi (hareketinde) büyüklük taslayan olarak ısrar eden kasıtlı suçlu olan her bir uydurukçuya yazıklar olsun! Artık, onu [öylesi kimseyi] can yakıcı bir azap ile müjdele!
9-10- [O] ayetlerimizden herhangi bir şeyi öğrendiği zaman, onları [ayetlerimizi] bir alay konusu edinmiş olandır. İşte onlara (evet!) onlara alçaltan bir azap, arkalarından da cehennem vardır. Elde ettikleri [şeyler] hiçbir açıdan kendilerine yeterli gelmiyor. Allah'tan berideki velileri de [yeterli gelmiyor]. Onlar için, büyük bir azap vardır.
11- Bu, bir yol rehberidir. RAB'lerinin ayetlerini göz ardı etmiş olanlara [gelince] onlar için, sarsıntıdan olan can yakıcı bir azap vardır.
12- Allah, kendisinin emriyle/işiyle onun içinde gemilerin akıp gitmesi için ve kendisinin ikramından aramanız için denizi size hizmet ettirdi. Teşekkür etmeniz beklenir.
13- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa [hepsini] topluca kendisinden (bir rahmet olarak) size hizmet ettirdi. Evet! Kavramaya çalışan bir millet için işte bunlarda mutlaka ayetler [mucizeler] vardır.
14- İnanmış olanlara söyle de Allah'ın günlerini beklemeyenleri bağışlasınlar ki [Allah], elde ettikleri sebebiyle bir millete karşılığını versin.
15- Kim, düzgün-iyi bir eylemde bulunduysa, kendi canının çıkarınadır; Kim çirkinlik [kötülük] ettiyse, kendi aleyhinedir. Sonra sadece RAB'binize geri döndürülürsünüz.
16- Elbetteki, İsrail'in oğullarına kitabı, hükmü/hikmeti ve peygamberliği vermiştik, temiz olanlardan rızıklandırmıştık, alemlere [varlıklara] karşı üstün kılmıştık.
17- Onlara, işten açık kanıtlar vermiştik. Ardından onlar ne ayrılığa düştüler ise ancak bilginin kendilerine gelmesinden sonra aralarındaki taşkınlık için [ayrılığa düştüler]. Kendisine ayrılığa düşmekte oldukları konuda, aralarında kıyamet günü gerçekten RAB'bin karar verir.
18- Sonra, işimizden bir yasanın üzerine seni seçtik. O halde, ona [o yasaya] bağlı ol ve bilmeyenlerin keyiflerine bağlı olma!
19- Gerçekten onlar, Allah'tan (gelecek) hiçbir şeye [karşı] sana yeterli olmazlar. Gerçek şu ki, Allah, korunup sakınanların velisi iken zalimler birbirlerinin velileridir.
20- Bu, insanlar için basiretler(veren)dir. Yakinen-kesin olarak inanan bir millet için bir yol rehberi ve bir rahmettir.
21- Çirkinlikleri [kötülükleri] kazananlar kendilerini, tıpkı inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar gibi [yapacağımızı mı] yani¹ yaşamlarını ve ölümlerini eşit yapacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm ediyorlar!
¹: "seve'en=سواء..." ifadesi, "ellezine e'menu=الذين آمنوا..." ifadesinden bedeldir. (Beydavi)
22- Allah, bir de¹ kendilerine zulüm edilmeksizin her bir can elde ettiği ile karşılık bulması için Gökleri ve yeri [tüm evreni] hak [gerekli] yere yarattı.
¹: "ve li-tucze=لتجزى" ifadesinin başındaki "ve=و" harfi, hazf edilmiş bir ifade olduğunu gösteriyor. Bu ifade "liyudille bihi ale kudretihi=ليدلّ به على قدرته" ifadesidir. (Zamahşeri: keşşaf) hazf edilen ifadenin Türkçesi "kendi imkanını onlara(insanlara) onunla (yaratmasıyla) göstermek için.."
23- Artık, Tanrısını kendi keyfi edinen, Allah'ın bir bilgi üzerine kendisine [yolu] kaybettirdiği, işitmesinin ve kalbinin üzerini kapattığı, bakışının üzerine bir perde meydana getirdiği kimseyi bana haber ver, artık Allah'tan sonra ona kim yol gösterir? Artık düşünüp öğüt almıyor musunuz?
24- "[Başkası] değil, ancak dünya [ilk] hayatımız vardır. Ölüyoruz ve yaşıyoruz, bizi [başkası] değil, ancak zaman helak ediyor." dediler. İşte bu konularda kendileri için hiçbir bilgi yoktur. Onlar, ancak zannediyorlar.
25- Kendilerine Ayetlerimiz apaçık okunup teşvik edildiği zaman, onların tartışmaları/delilleri (!) ancak "Eğer dürüst iseniz, atalarımızı getirin" demek olmuştu.
26- "Allah, size can veriyor sonra sizi öldürüyor sonra kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününe kadar sizi topluyor; fakat insanların çoğu bilmiyor." de.
27- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi sadece Allah'ındır. Saatin ayağa kalkacağı [gerçekleşeceği] gün, işte o gün [gerçeği] iptal edenler kaybeder.
28-29- Her bir topluluğu, dizi üstü çökmüş bir halde görürsün. Her bir topluluk, kendi kitabına davet edilir. "Bugün, bulunmakta olduğunuz eylemleriniz [ile] karşılık bulursunuz. Bu, size karşı gerçeği dile getiren kitabımızdır. Gerçekten biz, bulunmakta olduğunuz eylemlerinizi kopyalıyorduk."
30- Artık, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara gelince, RAB'leri onları rahmetine girdirir. İşte bu, apaçık kazancın ta kendisidir.
31- Gerçeği örtmüş olanlara gelince, "Ayetlerim size okunup teşvik edilmekte değil miydi? Ardından siz büyüklük tasladınız ve suçlu bir millet oldunuz."
32- "Gerçekten, Allah'ın verdiği söz Haktır [gerçektir]. Saat'te (evet!) onda hiçbir şüphe yoktur." denildiği zaman, "Saat'in ne olduğunu ön görmüyoruz. Biz, ancak bir zan olarak zanda bulunuyoruz. Biz, yakinen-kesin olarak inanmayı dileyenler değiliz" dediniz.
33- Onların eylemlerinin çirkinleri [kötüleri] kendileri için ortaya çıktı. Kendisini maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kendilerini kuşattı.
34- "Bu gününüzün karşılaşmasını unuttuğunuz [umursamadığınız] gibi, bugün sizi unutuyoruz [umursamıyoruz]. Barınağınız ateştir ve sizin için yardımcılardan [hiçbiri] yoktur."
35- "İşte şu [yaşadığınız], Allah'ın ayetlerini bir maskara edinmiş olmanız ve dünya [ilk] hayatının sizi kandırmış olması sebebiyledir. Artık, bugün ondan [Ateşten] çıkarılmazsınız." hoşnut etmeleri kendilerinden istenmez bir haldedirler.
36- Övgü, göklerin RAB'bi, yerin RAB'bi yani Alemlerin [varlıkların] RAB'bi olan Allah'ındır sadece...
37- O, üstün olan, hakim/hikmetli olan iken, büyüklük göklerde ve yerde (evrende) sadece onundur.
1- Ha, Mim.
2- Kitabın kısım kısım indirilişi, üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah'tandır.
3- Gerçekten, Göklerde ve yerde (evrende), inançlılar için mutlaka ayetler [mucizeler] vardır.
4- Sizin yaratılışınızda ve kımıldanan[canlılar]dan savurmasında/meydana getirmesinde, yakinen-kesin olarak inanan bir millet için ayetler [mucizeler] vardır.
5- Gecenin ve gündüzün birbiri yerine geçmesinde, Allah'ın gökten herhangi bir Rızıktan indirmesinde, ardından onunla [o indirdiği ile], ölümünün¹ ardından yere [dünyaya] can vermesinde ve Rüzgarların halden hale geri çevrilmesinde, akıl eden bir millet için ayetler [mucizeler] vardır.
¹: Dünya ilk başta bir ateş kütlesi halinde olduğu için yaşama elverişli bir halde değildi, yani ölü bir haldeydi. Üzerinde bulunan su da canlılığı oluşturmaya yeterli değildi. Bundan dolayı suyun gökten (uzaydan) geldiğine dair bir teori mevcuttur. (bilgilerin doğruluğu şu kaynaklardan teyit edilebilir: Dr. Melik kara, yerkürenin ve atmosferin oluşumu, BBC- dergi okyanuslar nasıl oluştu?) ayetin kasıt ettiği olay bu olabilir.
6- İşte şunlar, Allah'ın kendilerini sana Hak ile [gereğince] okuyup teşvik ettiğimiz ayetleridir. Artık, Allah'tan ve ayetlerinden[mucizelerinden] sonra hangi söze inanırlar?
7-8- Allah'ın ayetlerini, kendisine okunup teşvik edilirken işiten sonra da sanki onu hiç işitmemiş gibi (hareketinde) büyüklük taslayan olarak ısrar eden kasıtlı suçlu olan her bir uydurukçuya yazıklar olsun! Artık, onu [öylesi kimseyi] can yakıcı bir azap ile müjdele!
9-10- [O] ayetlerimizden herhangi bir şeyi öğrendiği zaman, onları [ayetlerimizi] bir alay konusu edinmiş olandır. İşte onlara (evet!) onlara alçaltan bir azap, arkalarından da cehennem vardır. Elde ettikleri [şeyler] hiçbir açıdan kendilerine yeterli gelmiyor. Allah'tan berideki velileri de [yeterli gelmiyor]. Onlar için, büyük bir azap vardır.
11- Bu, bir yol rehberidir. RAB'lerinin ayetlerini göz ardı etmiş olanlara [gelince] onlar için, sarsıntıdan olan can yakıcı bir azap vardır.
12- Allah, kendisinin emriyle/işiyle onun içinde gemilerin akıp gitmesi için ve kendisinin ikramından aramanız için denizi size hizmet ettirdi. Teşekkür etmeniz beklenir.
13- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa [hepsini] topluca kendisinden (bir rahmet olarak) size hizmet ettirdi. Evet! Kavramaya çalışan bir millet için işte bunlarda mutlaka ayetler [mucizeler] vardır.
14- İnanmış olanlara söyle de Allah'ın günlerini beklemeyenleri bağışlasınlar ki [Allah], elde ettikleri sebebiyle bir millete karşılığını versin.
15- Kim, düzgün-iyi bir eylemde bulunduysa, kendi canının çıkarınadır; Kim çirkinlik [kötülük] ettiyse, kendi aleyhinedir. Sonra sadece RAB'binize geri döndürülürsünüz.
16- Elbetteki, İsrail'in oğullarına kitabı, hükmü/hikmeti ve peygamberliği vermiştik, temiz olanlardan rızıklandırmıştık, alemlere [varlıklara] karşı üstün kılmıştık.
17- Onlara, işten açık kanıtlar vermiştik. Ardından onlar ne ayrılığa düştüler ise ancak bilginin kendilerine gelmesinden sonra aralarındaki taşkınlık için [ayrılığa düştüler]. Kendisine ayrılığa düşmekte oldukları konuda, aralarında kıyamet günü gerçekten RAB'bin karar verir.
18- Sonra, işimizden bir yasanın üzerine seni seçtik. O halde, ona [o yasaya] bağlı ol ve bilmeyenlerin keyiflerine bağlı olma!
19- Gerçekten onlar, Allah'tan (gelecek) hiçbir şeye [karşı] sana yeterli olmazlar. Gerçek şu ki, Allah, korunup sakınanların velisi iken zalimler birbirlerinin velileridir.
20- Bu, insanlar için basiretler(veren)dir. Yakinen-kesin olarak inanan bir millet için bir yol rehberi ve bir rahmettir.
21- Çirkinlikleri [kötülükleri] kazananlar kendilerini, tıpkı inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar gibi [yapacağımızı mı] yani¹ yaşamlarını ve ölümlerini eşit yapacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm ediyorlar!
¹: "seve'en=سواء..." ifadesi, "ellezine e'menu=الذين آمنوا..." ifadesinden bedeldir. (Beydavi)
22- Allah, bir de¹ kendilerine zulüm edilmeksizin her bir can elde ettiği ile karşılık bulması için Gökleri ve yeri [tüm evreni] hak [gerekli] yere yarattı.
¹: "ve li-tucze=لتجزى" ifadesinin başındaki "ve=و" harfi, hazf edilmiş bir ifade olduğunu gösteriyor. Bu ifade "liyudille bihi ale kudretihi=ليدلّ به على قدرته" ifadesidir. (Zamahşeri: keşşaf) hazf edilen ifadenin Türkçesi "kendi imkanını onlara(insanlara) onunla (yaratmasıyla) göstermek için.."
23- Artık, Tanrısını kendi keyfi edinen, Allah'ın bir bilgi üzerine kendisine [yolu] kaybettirdiği, işitmesinin ve kalbinin üzerini kapattığı, bakışının üzerine bir perde meydana getirdiği kimseyi bana haber ver, artık Allah'tan sonra ona kim yol gösterir? Artık düşünüp öğüt almıyor musunuz?
24- "[Başkası] değil, ancak dünya [ilk] hayatımız vardır. Ölüyoruz ve yaşıyoruz, bizi [başkası] değil, ancak zaman helak ediyor." dediler. İşte bu konularda kendileri için hiçbir bilgi yoktur. Onlar, ancak zannediyorlar.
25- Kendilerine Ayetlerimiz apaçık okunup teşvik edildiği zaman, onların tartışmaları/delilleri (!) ancak "Eğer dürüst iseniz, atalarımızı getirin" demek olmuştu.
26- "Allah, size can veriyor sonra sizi öldürüyor sonra kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününe kadar sizi topluyor; fakat insanların çoğu bilmiyor." de.
27- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi sadece Allah'ındır. Saatin ayağa kalkacağı [gerçekleşeceği] gün, işte o gün [gerçeği] iptal edenler kaybeder.
28-29- Her bir topluluğu, dizi üstü çökmüş bir halde görürsün. Her bir topluluk, kendi kitabına davet edilir. "Bugün, bulunmakta olduğunuz eylemleriniz [ile] karşılık bulursunuz. Bu, size karşı gerçeği dile getiren kitabımızdır. Gerçekten biz, bulunmakta olduğunuz eylemlerinizi kopyalıyorduk."
30- Artık, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara gelince, RAB'leri onları rahmetine girdirir. İşte bu, apaçık kazancın ta kendisidir.
31- Gerçeği örtmüş olanlara gelince, "Ayetlerim size okunup teşvik edilmekte değil miydi? Ardından siz büyüklük tasladınız ve suçlu bir millet oldunuz."
32- "Gerçekten, Allah'ın verdiği söz Haktır [gerçektir]. Saat'te (evet!) onda hiçbir şüphe yoktur." denildiği zaman, "Saat'in ne olduğunu ön görmüyoruz. Biz, ancak bir zan olarak zanda bulunuyoruz. Biz, yakinen-kesin olarak inanmayı dileyenler değiliz" dediniz.
33- Onların eylemlerinin çirkinleri [kötüleri] kendileri için ortaya çıktı. Kendisini maskara yapmaya çalışmakta oldukları [şey] kendilerini kuşattı.
34- "Bu gününüzün karşılaşmasını unuttuğunuz [umursamadığınız] gibi, bugün sizi unutuyoruz [umursamıyoruz]. Barınağınız ateştir ve sizin için yardımcılardan [hiçbiri] yoktur."
35- "İşte şu [yaşadığınız], Allah'ın ayetlerini bir maskara edinmiş olmanız ve dünya [ilk] hayatının sizi kandırmış olması sebebiyledir. Artık, bugün ondan [Ateşten] çıkarılmazsınız." hoşnut etmeleri kendilerinden istenmez bir haldedirler.
36- Övgü, göklerin RAB'bi, yerin RAB'bi yani Alemlerin [varlıkların] RAB'bi olan Allah'ındır sadece...
37- O, üstün olan, hakim/hikmetli olan iken, büyüklük göklerde ve yerde (evrende) sadece onundur.
44- Duhan suresi (Hubeyb öndeş meali)
Duhan suresi
1- Ha, Mim.
2-7- "Apaçık kitap delildir ki, Gerçekten biz onu, mübarek [ilahi bereket kaynağı] olan, katımızdan bir emir/iş olarak her hakim/hikmetli işin, içinde gruplara ayrıldığı bir gecede indirdik. Gerçekten biz, uyarıcılardık. Gerçekten biz, RAB'binden yani göklerin ve yerin [tüm evrenin] ve ikisinin arasındakilerin (içindekilerin) RAB'binden bir rahmet olarak göndericileriz. Gerçekten o, devamlı işitenin, devamlı bilenin ta kendisidir. Eğer, yakinen-kesin olarak inananlar idiyseniz [bu böyledir]."¹
¹: "dediler" [قالوا - قلن] sözü hazf edilmiştir. Tıpkı 12. Ayette olduğu gibi.
8- Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur, can veriyor ve can alıyor. RAB'binizdir ve öncü-önceki atalarınızın RAB'bidir.
9- Aksine, onlar bir şek [kararsızlık, şüphe] içindedirler, oynuyorlar.
10-12- Artık Göğün, insanları bürüyen apaçık bir dumanı getireceği günü bekle. "Bu, can yakıcı bir azaptır. RAB'bimiz! Azabı bizden kaldır. Gerçekten biz, inançlıyız" [derler].
13-14- Onlara, apaçık bir Elçi gelmişti, sonra ondan yüz çevirdiler ve "[O], cinlenmiş/delirmiş bir eğitimlidir." demişlerdi. Şu halde onlar için zikir [hatırlatma/öğüt alma] nasıl olsun?
15- Gerçekten biz, azabı birazcık kaldıracağız. Gerçekten siz, tekrar başa döneceksiniz.
16- Yani (o) büyük yakalayış olarak yakalayacağımız günü [bekle]¹. Gerçekten biz, intikam alanlarız.
¹: "yevmE=يوم" kelimesi, 10. Ayetteki "gün" kelimesinden bedeldir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
17-18- Elbetteki, önceden Firavun'un milletini fitnelemiştik [sınamıştık]. Onlara "Allah'ın kullarını bana teslim edin¹, gerçekten ben sizin için emin [güvenli] bir Elçiyim" diye (söyleyen) değerli bir Elçi gelmişti.
¹: "ibedAllahi=عباد الله" ifadesi, meful'dür. Çeviri buna göre yapıldı. Nida da olabilir. (Nehhas: i'rab-ul kur'an, kurtubi) Buna göre "Bana doğru gelin ey Allah'ın kulları!" şeklinde çeviri yapılabilir.
19-20-21- Bir de "Allah'a karşı ululanmayın. Gerçekten ben, size apaçık bir yetki-delil getiriyorum. Gerçekten ben, sizin beni taşlamanızdan, RAB'bime ve RAB'binize sığındım. Artık, bana hiç inanmamışsanız, benden ayrılın." diye [gelmişti].
22- Ardından RAB'bine "Bunlar suçlu bir millettir." diye dua etmişti.
23- "O halde, kullarımı geceleyin gece yürüyüşüne çıkar. Gerçekten siz, takip edileceksiniz."
24- "Denizi, arası açık bir halde bırak. Gerçekten onlar, boğulacak bir ordudur."
25-27- Cennetlerden [bahçelerden], gözlerden [pınarlardan], ekinlerden, çok değerli konumlardan, içinde hoş sohbet edenler oldukları nimetlerden kaç tanesini terk ettiler.
28- [Durum] işte bunun gibidir. Onları [terk ettikleri şeyleri] diğer bir millete miras yaptık.
29- Ardından, onlara karşı gök ve yer ağlamadı. Onlar, göz açtırılanlar [süre verilenler] değillerdi.
30-31- Elbettek İsrail'in oğullarını, alçaltan azaptan, yani Firavun'dan kurtarmıştık. Gerçekten o [Firavun], ululanandı, İsrafçılardan[haddi aşanlardan]dı.
32- Elbetteki onları bir bilgi üzerine, alemlere [varlıklara] karşı beğenip seçmiştik.
33- Onlara, kendisinde apaçık bir sınama/yıpratma bulunan Ayetlerimizden verdik.
34-36- Gerçekten, bunlar kesinlikle "Biz, yayılacak [yeniden diriltilecek] değilken, ancak ilk ölümümüz vardır. Eğer (yeniden diriliş iddiasında) dürüst idiyseniz, o halde atalarımızı getirin, " diyorlar.
37- Onlar mı daha iyidir (hayırlıdr)? Yoksa Tubba milleti ve onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik. Gerçekten onlar, suçluydu.
38- Gökleri ve yeri (evreni) ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) oyuncular olarak yaratmadık.
39- O ikisini (Evreni) ancak Hak [gerekli] yere yarattık; fakat onların çoğu bilmiyor.
40-Gerçekten, ayırma [gerçeği ortaya çıkarma] günü, onların toplu halde belirlenmiş vakitleridir.
41- [Ayırma günü] yani kendilerine yardım edilmez iken herhangi bir velinin herhangi bir veliye hiçbir açıdan yeterli olmayacağı gün...
42- Ancak, Allah'ın kendisine rahmet ettiği kimse hariç [onlara yardım edilir]. Gerçekten o, devamlı üstündür, Rahim'dir.
43-44- Evet! Zakkum'un ağacı, kasıtlı suç işleyenlerin yemeğidir.
45- Karınlarda erimiş maden gibi kaynar.
46- Kaynar suyun kaynaması gibi..
47-48- "Onu, Cehennemin seviyesine/ortasına sürükleyin! Sonra, kaynar suyun azabından onun başının tepesine dökün."
49-50- "Tat! Gerçekten sen üstünsün(!), değerlisin (!) ya! kendisi hakkında şüpheli tartışmada olduğun ne ise gerçekten bu o'dur."
51- Gerçekten, korunup sakınanlar, emin [güvenli] bir konumdadır.
52- Yani, cennetlerin ve gözlerin [pınarların] içindedir.
53- Karşılıklı haldeyken, ince kumaştan ve kalın kumaştan giyerler.
54- [Durum] işte bunun gibidir. Güzel gözlü huriler ile onlara eş/hizmet verdik.
¹: Genelde "Onlarla eş yaptık/evlendirdik" anlamı için, herhangi bir harfi cerr almaksızın "zevvacnehum=زوجناهم " denilmesi gerekirdi. (zad'ul mesir) ama harfi cerr kullanarak bunu söylemesi farklı bir anlam olduğunu gösteriyor. Bu anlam "onlara hizmete verdik" anlamında olmalıdır. Bir kıraat'te "emdednehum bi-ıysi ıyn =أمددناهم بعيس عين" şeklinde yani "Güzel gözlü beyazlar ile onları destekledik" anlamında olması (Ferrâ: Meani-l kur'an) bunu destekler.
Cennet vaad'leri, sadece birer örnektir. O dönem insanları için "en güzel" ve "en çok arzulanan" ne ise, kur'an onu örnek vermektedir. Onlar için bu vaad'ler neyse, bugün bizim için "sonsuz mutluluk, eğlence, aşk, sınırsız teknoloji" aynıdır. Verilen örneklere değil, verilen mesaja bakılması gerekir. Cennet bunlarla sınırlı değildir.
Bazılarının, bu vaad'leri eleştirmesi saçmadır. Çünkü kur'an, doğal olarak muhatabının beğendiği şeyleri vaat etmelidir.
55- hemde Onun içinde emin [güvende] olarak, her meyveyi talep ederler.
56-57- RAB'binden bir ikram olarak onun içinde, ölümü tatmazlar. Ancak ilkin (dünyanın) ölümü hariç.¹ Kızgın Ateşin azabından onları korur. İşte şu, büyük kazancın ta kendisidir.
¹: Ayrık istisnadır (Beydavi). Yani "Cennette ilk ölümü tadarlar" anlamında değildir.
58- Onu, sadece senin dilinle kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt almaları beklenir.
59- O halde gözetle. Gerçekten onlar gözetleyicidir.
1- Ha, Mim.
2-7- "Apaçık kitap delildir ki, Gerçekten biz onu, mübarek [ilahi bereket kaynağı] olan, katımızdan bir emir/iş olarak her hakim/hikmetli işin, içinde gruplara ayrıldığı bir gecede indirdik. Gerçekten biz, uyarıcılardık. Gerçekten biz, RAB'binden yani göklerin ve yerin [tüm evrenin] ve ikisinin arasındakilerin (içindekilerin) RAB'binden bir rahmet olarak göndericileriz. Gerçekten o, devamlı işitenin, devamlı bilenin ta kendisidir. Eğer, yakinen-kesin olarak inananlar idiyseniz [bu böyledir]."¹
¹: "dediler" [قالوا - قلن] sözü hazf edilmiştir. Tıpkı 12. Ayette olduğu gibi.
8- Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur, can veriyor ve can alıyor. RAB'binizdir ve öncü-önceki atalarınızın RAB'bidir.
9- Aksine, onlar bir şek [kararsızlık, şüphe] içindedirler, oynuyorlar.
10-12- Artık Göğün, insanları bürüyen apaçık bir dumanı getireceği günü bekle. "Bu, can yakıcı bir azaptır. RAB'bimiz! Azabı bizden kaldır. Gerçekten biz, inançlıyız" [derler].
13-14- Onlara, apaçık bir Elçi gelmişti, sonra ondan yüz çevirdiler ve "[O], cinlenmiş/delirmiş bir eğitimlidir." demişlerdi. Şu halde onlar için zikir [hatırlatma/öğüt alma] nasıl olsun?
15- Gerçekten biz, azabı birazcık kaldıracağız. Gerçekten siz, tekrar başa döneceksiniz.
16- Yani (o) büyük yakalayış olarak yakalayacağımız günü [bekle]¹. Gerçekten biz, intikam alanlarız.
¹: "yevmE=يوم" kelimesi, 10. Ayetteki "gün" kelimesinden bedeldir. (Müşkül i'rab-ul kur'an)
17-18- Elbetteki, önceden Firavun'un milletini fitnelemiştik [sınamıştık]. Onlara "Allah'ın kullarını bana teslim edin¹, gerçekten ben sizin için emin [güvenli] bir Elçiyim" diye (söyleyen) değerli bir Elçi gelmişti.
¹: "ibedAllahi=عباد الله" ifadesi, meful'dür. Çeviri buna göre yapıldı. Nida da olabilir. (Nehhas: i'rab-ul kur'an, kurtubi) Buna göre "Bana doğru gelin ey Allah'ın kulları!" şeklinde çeviri yapılabilir.
19-20-21- Bir de "Allah'a karşı ululanmayın. Gerçekten ben, size apaçık bir yetki-delil getiriyorum. Gerçekten ben, sizin beni taşlamanızdan, RAB'bime ve RAB'binize sığındım. Artık, bana hiç inanmamışsanız, benden ayrılın." diye [gelmişti].
22- Ardından RAB'bine "Bunlar suçlu bir millettir." diye dua etmişti.
23- "O halde, kullarımı geceleyin gece yürüyüşüne çıkar. Gerçekten siz, takip edileceksiniz."
24- "Denizi, arası açık bir halde bırak. Gerçekten onlar, boğulacak bir ordudur."
25-27- Cennetlerden [bahçelerden], gözlerden [pınarlardan], ekinlerden, çok değerli konumlardan, içinde hoş sohbet edenler oldukları nimetlerden kaç tanesini terk ettiler.
28- [Durum] işte bunun gibidir. Onları [terk ettikleri şeyleri] diğer bir millete miras yaptık.
29- Ardından, onlara karşı gök ve yer ağlamadı. Onlar, göz açtırılanlar [süre verilenler] değillerdi.
30-31- Elbettek İsrail'in oğullarını, alçaltan azaptan, yani Firavun'dan kurtarmıştık. Gerçekten o [Firavun], ululanandı, İsrafçılardan[haddi aşanlardan]dı.
32- Elbetteki onları bir bilgi üzerine, alemlere [varlıklara] karşı beğenip seçmiştik.
33- Onlara, kendisinde apaçık bir sınama/yıpratma bulunan Ayetlerimizden verdik.
34-36- Gerçekten, bunlar kesinlikle "Biz, yayılacak [yeniden diriltilecek] değilken, ancak ilk ölümümüz vardır. Eğer (yeniden diriliş iddiasında) dürüst idiyseniz, o halde atalarımızı getirin, " diyorlar.
37- Onlar mı daha iyidir (hayırlıdr)? Yoksa Tubba milleti ve onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik. Gerçekten onlar, suçluydu.
38- Gökleri ve yeri (evreni) ve ikisinin arasındakileri (içindekileri) oyuncular olarak yaratmadık.
39- O ikisini (Evreni) ancak Hak [gerekli] yere yarattık; fakat onların çoğu bilmiyor.
40-Gerçekten, ayırma [gerçeği ortaya çıkarma] günü, onların toplu halde belirlenmiş vakitleridir.
41- [Ayırma günü] yani kendilerine yardım edilmez iken herhangi bir velinin herhangi bir veliye hiçbir açıdan yeterli olmayacağı gün...
42- Ancak, Allah'ın kendisine rahmet ettiği kimse hariç [onlara yardım edilir]. Gerçekten o, devamlı üstündür, Rahim'dir.
43-44- Evet! Zakkum'un ağacı, kasıtlı suç işleyenlerin yemeğidir.
45- Karınlarda erimiş maden gibi kaynar.
46- Kaynar suyun kaynaması gibi..
47-48- "Onu, Cehennemin seviyesine/ortasına sürükleyin! Sonra, kaynar suyun azabından onun başının tepesine dökün."
49-50- "Tat! Gerçekten sen üstünsün(!), değerlisin (!) ya! kendisi hakkında şüpheli tartışmada olduğun ne ise gerçekten bu o'dur."
51- Gerçekten, korunup sakınanlar, emin [güvenli] bir konumdadır.
52- Yani, cennetlerin ve gözlerin [pınarların] içindedir.
53- Karşılıklı haldeyken, ince kumaştan ve kalın kumaştan giyerler.
54- [Durum] işte bunun gibidir. Güzel gözlü huriler ile onlara eş/hizmet verdik.
¹: Genelde "Onlarla eş yaptık/evlendirdik" anlamı için, herhangi bir harfi cerr almaksızın "zevvacnehum=زوجناهم " denilmesi gerekirdi. (zad'ul mesir) ama harfi cerr kullanarak bunu söylemesi farklı bir anlam olduğunu gösteriyor. Bu anlam "onlara hizmete verdik" anlamında olmalıdır. Bir kıraat'te "emdednehum bi-ıysi ıyn =أمددناهم بعيس عين" şeklinde yani "Güzel gözlü beyazlar ile onları destekledik" anlamında olması (Ferrâ: Meani-l kur'an) bunu destekler.
Cennet vaad'leri, sadece birer örnektir. O dönem insanları için "en güzel" ve "en çok arzulanan" ne ise, kur'an onu örnek vermektedir. Onlar için bu vaad'ler neyse, bugün bizim için "sonsuz mutluluk, eğlence, aşk, sınırsız teknoloji" aynıdır. Verilen örneklere değil, verilen mesaja bakılması gerekir. Cennet bunlarla sınırlı değildir.
Bazılarının, bu vaad'leri eleştirmesi saçmadır. Çünkü kur'an, doğal olarak muhatabının beğendiği şeyleri vaat etmelidir.
55- hemde Onun içinde emin [güvende] olarak, her meyveyi talep ederler.
56-57- RAB'binden bir ikram olarak onun içinde, ölümü tatmazlar. Ancak ilkin (dünyanın) ölümü hariç.¹ Kızgın Ateşin azabından onları korur. İşte şu, büyük kazancın ta kendisidir.
¹: Ayrık istisnadır (Beydavi). Yani "Cennette ilk ölümü tadarlar" anlamında değildir.
58- Onu, sadece senin dilinle kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt almaları beklenir.
59- O halde gözetle. Gerçekten onlar gözetleyicidir.
6 Kasım 2019 Çarşamba
43- zuhruf suresi (Hubeyb öndeş meali)
Zuhruf suresi
1- Ha, Mim.
2-3- Apaçık kitap işarettir ki, gerçekten biz onu açık-anlaşılır¹ bir kur'an yaptık. Akıl etmeniz beklenir.
¹: "arabbiyyen =عربيا" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmı, anlamındadır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام)
4- Gerçekten o, tarafımızdaki ana kitaptadır. Gerçekten bir yücedir, bir hakimdir/hikmetlidir.
5- Siz, İsrafçı [haddi aşan] bir millet oldunuz diye, bir uzaklaşma olarak [sizi ihmal edelim de]¹ size hatırlatmayı bırakalım mı?²
¹: Baştaki "fe=ف" harfi, atılmış [mahzuf] bir ifadeye bağlıdır. Cümle, çeviride verildiği gibi "e nuhmilukum fe nedribukum=أ نهملكم فنضربكم" takdirindedir. (Zamahşeri:keşşaf)
²: "Darb=ضرب" fiili "AN=عن" harfi cerr'i ile "terk etmek" anlamına gelir. Mesela "edrabtu anke=أضربت عنك" ve "darabtu anke=ضربت عنك" denilir. İkisi de "Senden uzaklaştım, seni terk ettim" anlamındadır. (Nehhas :i'rab-ul kur'an)
Bir başka açıklamaya göre "Sizden yana onu [zikri] tutalım, artık size hatırlatma yapmayalım" anlamındadır. (Ibni kuteybe: Garibu-l kur'an)
6- Öncekilerin-öncülerin içine (arasına) Nebi[cinsin]den kaç tane gönderdik.
7- Nebi[cinsin]den onlara ne [kadar kişi] geldiyse, onlar onu ancak maskara yapmaya çalışmaktaydılar.
8- Sert bir yakalayıp [cezalandırma] olarak onlardan daha şiddetlisini helak ettik. Öncülerin-öncekilerin örneği geçmişti.
9- Gerçekten onlara "Gökleri ve yeri [tüm evreni] kim yarattı?" desen, mutlaka ama mutlaka "onları üstün olan, sürekli bilen yarattı." diyecekler.
10- [O], yeri sizin için bir dinlenme alanı yapmış olandır. Onda, sizin için bir takım yollar meydana getirdi. Yol bulmanız beklenir.
11- [O], gökten bir ölçüyle kısım kısım bir su indirmiş olandır. Ardından, onunla [o suyla] ölü bir beldeyi yaydık¹ [dirilttik]. İşte bunun gibi çıkarılırsınız.
¹: İlk kısımda Allah üçüncü şahıs olarak anlatıldı, bu kısımda ise birinci şahıs çoğul olarak anlatıldı. Buna iltifat sanatı denilir.
12-14- [O], çiftlerin/sınıfların tümünü yarattı. Kendilerinin sırtına/üstüne geçmeniz [kontrolünüz altına almanız] için Gemilerden ve sağmal hayvanlardan sizin için binme¹ [imkanı] yaptı. Sonra kendilerinin sırtına/üstüne geçtiğiniz [kontrolünüz altına aldığınız] zaman, RAB'binizin nimetini hatırlayıp anmanız ve "Biz bunları (kendi amacımıza) yaklaştıracaklar değilken, bunları bizim için hizmete sunan münezzehtir! Gerçekten biz, mutlaka sadece RAB'bimize döneceğiz." demeniz için [yaptı].
¹: "Ma=ما" mastar veya ismi mevsuldür. (Nehhas: i'rab-ul kur'an) Mastar anlamına göre çeviri yapıldı. Eğer ismi mevsul kabul edersek "gemilerden ve sağmal hayvanlardan kendisine bineceğiniz [şeyler] yaptı" anlamında olur.
15- Kullarından bir parçayı ona [RAB'lerine] yakıştırdılar. Gerçekten insan, kesinlikle apaçık bir nankördür.
16- Yoksa, yarattıklarından kızları(kendisine çocuk) edindi ve oğulları size mi yakıştırdı?
17- Onların biri, Rahman'a bir misal olarak örneklendirdiği (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, (öfkesini) yutkunur bir haldeyken yüzü kararmış bir hale gelir.
18- Davada apaçık olmadığı halde, güzellik/süs içinde yetiştirilen¹ kimseyi mi (RAB'lerine bir misal olarak örneklendirdiler)?
¹: "yetişen" anlamına gelecek şekilde "yenşeu=ينشأ" olarak da okumuştur. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
19- Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi oldular? Şahitlikleri (!) yazılacak ve sorgulanacaklar.
20- "Rahman tercih etseydi onlara kulluk etmezdik." dediler. İşte bunda, kendileri için hiçbir bilgi yoktur. Onlar, ancak saçmalıyorlar.
21- Yoksa, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de onlar ona mı sarılmayı isteyenlerdir?
22- Hayır! "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Gerçekten biz, onların eserleri/tercihleri üzerinde yol bulanlarız" dediler.
23- İşte bunun gibi, herhangi bir kente senden önce uyarıcı[cinsin]den ne gönderdiysek zengin şımarıkları ancak "gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Gerçekten biz, onların eserlerine/tercihlerine uyarız" dediler.
24- (Uyarıcı) "Size, Atalarınızı üzerinde bulduğunuz [şeyden] daha doğrusunu getirmiş olsam bile mi?" dedi. Onlar "Gerçekten biz, kendisiyle gönderildiğiniz [vahye] karşı Kafiriz [görmezden gelenleriz]" dediler.
25- Derken, kendilerinden intikam aldık. Artık, bak, yalanlayanların sonucu nasıl olmuş?
26-27- Hani İbrahim, babasına ve milletine "Gerçekten ben, kulluk ettiğiniz [şeylerden] beriyim. Ancak, beni başlatmış [yaratmış] olan hariç [ona yakınım]. Artık o, gerçekten bana yol gösterecektir." demişti.
28- Onu (o sözünü), onun [İbrahim'in] arkasın[dan gelen soyu] içinde kalıcı bir kelime yaptı. Onların geri dönmeleri beklenir.
29- Aksine, bunları ve atalarını, Hak [gerçek] ve apaçık bir Elçi kendilerine gelinceye kadar geçindirdim.
30- Hak [gerçek] kendilerine gelince, "Bu bir sihirdir. Gerçekten biz, buna karşı kafiriz [gerçeği örtenleriz]." dediler.
31- "Bu kur'an'ın, iki kentten olan büyük bir kişiye kısım kısım indirilmesi gerekmez miydi?" dediler.
32- Onlar, RAB'binin rahmetini mi bölüştürüyorlar? Biz, onların geçimliklerini dünya [ilk] hayatının içinde aralarında bölüştürdük. Birbirlerini işçi edinmeleri için, dereceler halinde birbirlerinin üstünde yükselttik. Hâlbuki RAB'binin Rahmeti, onların topladıklarından daha iyidir (hayırlıdır).
33-35- Şayet, insanlar (nankörlük üzerinde) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı göz ardı edip nankörlük edenlerin mutlaka evlerine gümüşten tavanlar, üzerlerine çıkacakları merdivenler, evleri için kapılar, kendilerine yaslanacakları yataklar ve takılar yapardık. Gerçekten, işte şunlar kesinlikle dünya [ilk] hayatının geçimidir. Hâlbuki, RAB'binin katındaki ahiret [son], korunup sakınanlar içindir.
36- Kim, Rahman'ın hatırlatmasından yana körlük ederse, bir şeytanı ona kafadar yaparız¹. Artık, o [şeytan] ona bir yoldaş [olur].
¹: İltifat sanatı uygulanarak ilk başta "Rahman" üçüncü şahıs olarak anlatıldı, sonra üçüncü şahıstan birinci şahısa çekilerek "Biz" diye anlatıldı. Bu iltifat sanatıdır.
37- kesinlikle onlar, (o) yoldan engelliyorlar ve kendilerinin yol bulanlar olduklarını sanıyorlar.
38- [o kimse] sonunda bize geldiği zaman "Keşke, benimle senin aranda iki doğu uzaklığı olsaydı. Ne kötü yoldaş!" dedi.
39- Hani siz, zulüm etmiştiniz. Bugün, (bu sözleriniz) size asla fayda sağlamayacak. Gerçekten siz, azapta ortaksınız.
40- Artık, sen mi sağıra duyuracaksın? Veya Kör'e ve [en başından beri] apaçık bir kayboluşun içinde olan kimseye yol göstereceksin?
41- Artık, seni kesinlikle götürürsek [bil ki] kesinlikle biz onlardan intikam alıcıyız.
42- Veya onlara söz verdiğimizi sana kesinlikle gösterirsek, [bil ki] kesinlikle biz onların üzerinde iktidarız.
43- O halde, sana vahiy edilene sarılmaya çalış. Gerçekten sen, sapasağlam bir doğru yolun üzerindesin.
44- Gerçekten o, sana ve milletine bir hatırlatmadır. Yakında, sorgulanacaksınız.
45- Elçilerimiz'den olan senden önce göndermiş olduğumuz kim varsa [ilettikleri vahye]¹ sor: Rahman'dan beride, kendisine kulluk edilecek Tanrılar olduğunu belirtmiş miyiz?²
46- Elbetteki Musa'yı Firavun ve seçkinlerine açık kanıtlarla göndermiştik. Ardından "Gerçekten ben, Alemlerin [varlıkların] RAB'binin Elçisiyim" dedi.
47- Ardından [Musa] onlara Ayetlerimizi [mucizelerimizi] getirince ne beklersin? Onlar onlardan [o mucizeler'den] yana dalga geçiyorlar.
48- Onlara, herhangi bir ayet [mucize cinsin]den ne gösterirsek, ancak onun [o ayetin] kardeşinden¹ daha büyüğünü [gösteririz]. Onların (emrimize) dönmeleri beklendiği için, onları azap ile yakaladık.
¹: Her ayet [mucize] aynı kaynaktan yani Allah'tan geldiği için "kardeş" [اخا] olarak isimlendirilmiştir. (müfredat : اخا)
49- Onlar "Ey sihirbaz! Sana söz vermesi sebebiyle RAB'bine bizim için dua et. Gerçekten biz, cidden yolu bulanlarız." dediler.
50- Ardından, azabı kendilerinden açtığımız [kaldırdığımız] zaman ne beklersin? Onlar ters dönüyorlar. (sözlerinden dönüyorlar)
51-53- Firavun, milletinin içinde seslendi, "Ey milletim! Mısırın yönetimi ve alt tarafımdan akıp giden bu nehirler benim değil mi? Yoksa benim, bu alçak ve (kendisini) neredeyse açıklayamayan kimseden daha iyi [olduğumu] artık görmüyor musunuz?¹ O halde, altından bileziklerin kendisine atılması veya kendisiyle beraber yaklaşan meleklerin gelmesi gerekmez miydi?" dedi.
¹: "ene=أنا", "em=أم" ile "e fe le tubsirun=أفلا تبصرون" ifadesine atıftır. (zad'ul mesir)
54- Böylece [Firavun], milletini hafife aldı, ardından [milleti] ona [Firavun'a] gönülden itaat etti. Gerçekten onlar, hadlerini aşan bir milletti.
55- Ardından, onlar bizi[m Kullarımızı]¹ kızdırınca, onlardan intikam aldık. Böylece onları topluca boğduk/batırdık.
¹: "esif=آسف" kalpte intikam arzusunu hareketlendirmektir. (müfredat: آسف) Allah'ın kullarını kızdırmak, günahın büyüklüğü sebebiyle Allah'a izafe edilmiştir. Bu tıpkı, peygambere biat'in, Allah'a biat olması (Fetih 10) gibidir.
56- Böylece, onları sonrakiler/diğerleri için bir geçmiş ve bir misal haline getirdik.
57- Meryem'in oğlu bir misal olarak örneklendirildiği zaman, ne beklersin? Milletin ondan yana yaygara çıkarıyor¹.
¹: "yesuddu=يصُدّ" ve "yesiddu=يصِدّ" olarak iki şekilde de okunmuştur.(Nehhas: i'rab-ul kur'an) İlkine göre "uzaklaştılar" anlamında; ikincisine göre "yaygara çıkardılar" anlamındadır. (kurtubi)
58- Onlar "Tanrılarımız mı daha iyidir (hayırlıdır)? Yoksa o mu?" dediler. Bunu sana ancak bir tartışma için örneklendirdiler. Aksine! Onlar davalı bir millettir.
59- O, ancak kendisine nimet [iyilik] ettiğimiz bir kuldur. Onu, İsrail'in oğullarına bir misal yaptık.
60- Şayet tercih etseydik, sizden [bedel olarak] yeryüzünde [birilerinin] yerine geçen melekleri kesinlikle yapardık.
61- Gerçekten o, Saat (kıyamet) için mutlaka bir bilgidir. O halde, [saat'le] ilgili sakın şüpheli tartışmaya girmeyin ve bana bağlı olun. Bu, sapasağlam bir doğru yoldur.
62- Şeytan, sakın sizi çevirmesin. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.
63-64- İsa, açık kanıtlarla geldiği zaman "Gerçekten ben, size hikmet [akılla gerçeği tespit etme kabiliyeti] ile gelmiştim. Bir de hakkında ayrılığa düştüğünüzün bir kısmını size açıklamak için [gelmiştim]. O halde Allah'a (karşı gelmekten) sakının ve bana gönülden itaat edin. Gerçekten Allah, RAB'bimdir ve RAB'binizdir. O halde ona kulluk edin. Bu, sapasağlam bir doğru yoldur."
65- Derken, taraftarlar kendi aralarından ayrılığa düştüler. Artık, can yakıcı azaptan [dolayı] yazıklar olsun zulüm etmiş olanlara!
66- Onlar ancak kendileri farkında değilken Saat'in aniden kendilerinde gelmesini bekliyorlar.¹
¹: Soru anlamında olan "Hel=هل" burada "Ma=ما" anlamındadır. Çeviri buna göre yapıldı.
67- Samimi dostlar, bugün birbirlerine birer düşmandır. Ancak, korunup sakınanlar hariç [onlar düşman değildir].
68- Ey kullarım! Siz üzülecek değilken bugün size bir korku yoktur.
69- O [kullarım] ki, ayetlerimize [mucizelerimize] inandılar ve müslümanlar [gerçeğe teslim olanlar] idiler.
70- Siz ve eşleriniz, değerlendirilerek-güzelleştirilerek cennete girin!
71- Karşılarında, altından tabaklar ve küpler ile dolaşılır. Onun [cennetin] içinde, kendi canlarının arzuladığı ve gözlerinin lezzet aldığı [şeyler] vardır. Siz, onun içinde kalıcısınız.
72- İşte şu, bulunmakta olduğunuz eylemleriniz sebebiyle kendisine mirasçı yapıldığınız cennettir.
73- Kendisinden yiyeceğiniz pek çok meyve, sizin için onda [cennette] vardır.
74-75- Gerçek şu ki, suçlular, kendisinin içinde çaresiz bir haldeyken cehennem azabının içinde, kendileri hakkında (azaba) ara verilmez bir şekilde kalıcıdır.
76- Onlara zulüm etmedik; fakat onlar zalimlerin ta kendileri oldular.
77- "Ey malik (sahip)! RAB'bin bize karşı (ölüme) karar versin." [diye] seslendiler. O da "Gerçekten siz, kalacaksınız." dedi.
78- Elbetteki size Hakkı [gerçeği] getirmiştik; fakat çoğunuz Hakka [Gerçeğe] gönülsüzsünüz.
79- Yoksa, herhangi bir işi sağlama mı aldılar? O halde [bilsinler ki] kesinlikle biz, sağlama alanız.
80- Yoksa, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Aksine! taraflarındaki Elçilerimiz yazıyor.
81-82- "Eğer, Rahman için bir çocuk var idiyse, o halde ona kulluk edenlerin ilki benim. Göklerin ve yerin RAB'bi, yani arş'ın [yönetimin] RAB'bi onların yakıştırmasından münezzehtir." de.
83- Artık, onları bırak da kendilerine söz verilen günleriyle kendileri karşılaşıncaya kadar dalsınlar ve oynasınlar.
84- O, gökte Tanrı olandır¹ ve yerde Tanrı olandır. O, hakimdir/hikmetlidir, devamlı bilendir.
¹: Enam 3. Ayetin dipnotuna bakınız. Bu ifade "gökte bulunan bir Tanrı'dır" anlamında değildir. "Gökte de Tanrı sayılarak kulluk edilendir, Yerde de Tanrı sayılarak kulluk edilendir." anlamındadır.
85- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] ve ikisinin arasındakilerin (içindekilerin) yönetimi kendisine ait olan, Saatin (kıyametin) bilgisi kendisinin katında bulunan ve sadece kendisinin [emrine] geri döndürülecek olduğunuz ne kutludur!
86- Ondan [Allah'tan] beride [kendilerine]¹ dua ettikleri [şeyler] şefaate sahip olamazlar. Ancak Hakka [Gerçeğe] bilerek şahitlik eden kimse [şefaate sahip olur].
¹: ait zamiri atılmıştır [hazf edilmiştir] (Müşkül i'rab-ul kur'an)
87- Şayet, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, mutlaka ama mutlaka "Allah [yarattı]" diyecekler. O halde, nasıl oluyor da [gerçeklerden yalanlara] ters döndürülüyorlar?
88- Onun "Ey Rab'bim! Gerçekten bunlar, inanmayan bir millettir" dediğini de [Elçilerimiz yazıyor]¹.
¹: "kıylİ=قيلِ", "kıylE=قيلَ" ve "kıylU=قيلُ" olarak üç şekilde de okunmuştur. (zamahşeri: keşşaf) ikinci okuyuş tercih edildi. Bu okuyuşa göre -başka alternatifler bulunmakla birlikte- 80. Ayetteki "...Elçilerimiz yazıyor" ifadesine bağlıdır. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
89- Artık onlara hoşgörülü davran ve "Esenlik [olsun]" de. Yakında bilecekler.
1- Ha, Mim.
2-3- Apaçık kitap işarettir ki, gerçekten biz onu açık-anlaşılır¹ bir kur'an yaptık. Akıl etmeniz beklenir.
¹: "arabbiyyen =عربيا" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmı, anlamındadır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام)
4- Gerçekten o, tarafımızdaki ana kitaptadır. Gerçekten bir yücedir, bir hakimdir/hikmetlidir.
5- Siz, İsrafçı [haddi aşan] bir millet oldunuz diye, bir uzaklaşma olarak [sizi ihmal edelim de]¹ size hatırlatmayı bırakalım mı?²
¹: Baştaki "fe=ف" harfi, atılmış [mahzuf] bir ifadeye bağlıdır. Cümle, çeviride verildiği gibi "e nuhmilukum fe nedribukum=أ نهملكم فنضربكم" takdirindedir. (Zamahşeri:keşşaf)
²: "Darb=ضرب" fiili "AN=عن" harfi cerr'i ile "terk etmek" anlamına gelir. Mesela "edrabtu anke=أضربت عنك" ve "darabtu anke=ضربت عنك" denilir. İkisi de "Senden uzaklaştım, seni terk ettim" anlamındadır. (Nehhas :i'rab-ul kur'an)
Bir başka açıklamaya göre "Sizden yana onu [zikri] tutalım, artık size hatırlatma yapmayalım" anlamındadır. (Ibni kuteybe: Garibu-l kur'an)
6- Öncekilerin-öncülerin içine (arasına) Nebi[cinsin]den kaç tane gönderdik.
7- Nebi[cinsin]den onlara ne [kadar kişi] geldiyse, onlar onu ancak maskara yapmaya çalışmaktaydılar.
8- Sert bir yakalayıp [cezalandırma] olarak onlardan daha şiddetlisini helak ettik. Öncülerin-öncekilerin örneği geçmişti.
9- Gerçekten onlara "Gökleri ve yeri [tüm evreni] kim yarattı?" desen, mutlaka ama mutlaka "onları üstün olan, sürekli bilen yarattı." diyecekler.
10- [O], yeri sizin için bir dinlenme alanı yapmış olandır. Onda, sizin için bir takım yollar meydana getirdi. Yol bulmanız beklenir.
11- [O], gökten bir ölçüyle kısım kısım bir su indirmiş olandır. Ardından, onunla [o suyla] ölü bir beldeyi yaydık¹ [dirilttik]. İşte bunun gibi çıkarılırsınız.
¹: İlk kısımda Allah üçüncü şahıs olarak anlatıldı, bu kısımda ise birinci şahıs çoğul olarak anlatıldı. Buna iltifat sanatı denilir.
12-14- [O], çiftlerin/sınıfların tümünü yarattı. Kendilerinin sırtına/üstüne geçmeniz [kontrolünüz altına almanız] için Gemilerden ve sağmal hayvanlardan sizin için binme¹ [imkanı] yaptı. Sonra kendilerinin sırtına/üstüne geçtiğiniz [kontrolünüz altına aldığınız] zaman, RAB'binizin nimetini hatırlayıp anmanız ve "Biz bunları (kendi amacımıza) yaklaştıracaklar değilken, bunları bizim için hizmete sunan münezzehtir! Gerçekten biz, mutlaka sadece RAB'bimize döneceğiz." demeniz için [yaptı].
¹: "Ma=ما" mastar veya ismi mevsuldür. (Nehhas: i'rab-ul kur'an) Mastar anlamına göre çeviri yapıldı. Eğer ismi mevsul kabul edersek "gemilerden ve sağmal hayvanlardan kendisine bineceğiniz [şeyler] yaptı" anlamında olur.
15- Kullarından bir parçayı ona [RAB'lerine] yakıştırdılar. Gerçekten insan, kesinlikle apaçık bir nankördür.
16- Yoksa, yarattıklarından kızları(kendisine çocuk) edindi ve oğulları size mi yakıştırdı?
17- Onların biri, Rahman'a bir misal olarak örneklendirdiği (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, (öfkesini) yutkunur bir haldeyken yüzü kararmış bir hale gelir.
18- Davada apaçık olmadığı halde, güzellik/süs içinde yetiştirilen¹ kimseyi mi (RAB'lerine bir misal olarak örneklendirdiler)?
¹: "yetişen" anlamına gelecek şekilde "yenşeu=ينشأ" olarak da okumuştur. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
19- Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler saydılar. Onların yaratılışlarına şahit mi oldular? Şahitlikleri (!) yazılacak ve sorgulanacaklar.
20- "Rahman tercih etseydi onlara kulluk etmezdik." dediler. İşte bunda, kendileri için hiçbir bilgi yoktur. Onlar, ancak saçmalıyorlar.
21- Yoksa, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de onlar ona mı sarılmayı isteyenlerdir?
22- Hayır! "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Gerçekten biz, onların eserleri/tercihleri üzerinde yol bulanlarız" dediler.
23- İşte bunun gibi, herhangi bir kente senden önce uyarıcı[cinsin]den ne gönderdiysek zengin şımarıkları ancak "gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Gerçekten biz, onların eserlerine/tercihlerine uyarız" dediler.
24- (Uyarıcı) "Size, Atalarınızı üzerinde bulduğunuz [şeyden] daha doğrusunu getirmiş olsam bile mi?" dedi. Onlar "Gerçekten biz, kendisiyle gönderildiğiniz [vahye] karşı Kafiriz [görmezden gelenleriz]" dediler.
25- Derken, kendilerinden intikam aldık. Artık, bak, yalanlayanların sonucu nasıl olmuş?
26-27- Hani İbrahim, babasına ve milletine "Gerçekten ben, kulluk ettiğiniz [şeylerden] beriyim. Ancak, beni başlatmış [yaratmış] olan hariç [ona yakınım]. Artık o, gerçekten bana yol gösterecektir." demişti.
28- Onu (o sözünü), onun [İbrahim'in] arkasın[dan gelen soyu] içinde kalıcı bir kelime yaptı. Onların geri dönmeleri beklenir.
29- Aksine, bunları ve atalarını, Hak [gerçek] ve apaçık bir Elçi kendilerine gelinceye kadar geçindirdim.
30- Hak [gerçek] kendilerine gelince, "Bu bir sihirdir. Gerçekten biz, buna karşı kafiriz [gerçeği örtenleriz]." dediler.
31- "Bu kur'an'ın, iki kentten olan büyük bir kişiye kısım kısım indirilmesi gerekmez miydi?" dediler.
32- Onlar, RAB'binin rahmetini mi bölüştürüyorlar? Biz, onların geçimliklerini dünya [ilk] hayatının içinde aralarında bölüştürdük. Birbirlerini işçi edinmeleri için, dereceler halinde birbirlerinin üstünde yükselttik. Hâlbuki RAB'binin Rahmeti, onların topladıklarından daha iyidir (hayırlıdır).
33-35- Şayet, insanlar (nankörlük üzerinde) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı göz ardı edip nankörlük edenlerin mutlaka evlerine gümüşten tavanlar, üzerlerine çıkacakları merdivenler, evleri için kapılar, kendilerine yaslanacakları yataklar ve takılar yapardık. Gerçekten, işte şunlar kesinlikle dünya [ilk] hayatının geçimidir. Hâlbuki, RAB'binin katındaki ahiret [son], korunup sakınanlar içindir.
36- Kim, Rahman'ın hatırlatmasından yana körlük ederse, bir şeytanı ona kafadar yaparız¹. Artık, o [şeytan] ona bir yoldaş [olur].
¹: İltifat sanatı uygulanarak ilk başta "Rahman" üçüncü şahıs olarak anlatıldı, sonra üçüncü şahıstan birinci şahısa çekilerek "Biz" diye anlatıldı. Bu iltifat sanatıdır.
37- kesinlikle onlar, (o) yoldan engelliyorlar ve kendilerinin yol bulanlar olduklarını sanıyorlar.
38- [o kimse] sonunda bize geldiği zaman "Keşke, benimle senin aranda iki doğu uzaklığı olsaydı. Ne kötü yoldaş!" dedi.
39- Hani siz, zulüm etmiştiniz. Bugün, (bu sözleriniz) size asla fayda sağlamayacak. Gerçekten siz, azapta ortaksınız.
40- Artık, sen mi sağıra duyuracaksın? Veya Kör'e ve [en başından beri] apaçık bir kayboluşun içinde olan kimseye yol göstereceksin?
41- Artık, seni kesinlikle götürürsek [bil ki] kesinlikle biz onlardan intikam alıcıyız.
42- Veya onlara söz verdiğimizi sana kesinlikle gösterirsek, [bil ki] kesinlikle biz onların üzerinde iktidarız.
43- O halde, sana vahiy edilene sarılmaya çalış. Gerçekten sen, sapasağlam bir doğru yolun üzerindesin.
44- Gerçekten o, sana ve milletine bir hatırlatmadır. Yakında, sorgulanacaksınız.
45- Elçilerimiz'den olan senden önce göndermiş olduğumuz kim varsa [ilettikleri vahye]¹ sor: Rahman'dan beride, kendisine kulluk edilecek Tanrılar olduğunu belirtmiş miyiz?²
¹: Bu ifadeyi, peygamberin miraç gecesinde görüştüğü peygamberlere sorması için verilen bir emir olduğunu söyleyenler olmuştur. Ancak bu iddia, kur'an'ın evrenselliğine aykırı bir iddiadır. Çünkü peygambere verilen emirler, dolaylı olarak Müslümanlara yöneliktir. Müslümanların da peygamberlere sorması mümkün olmadığına göre isabetli bir iddia değildir. Bu ifadede haliyle ''Kent'e sor''(Yusuf 82) ifadesinin ''Kent'in halkına sor'' manasında olması gibi bir hazf vardır. Yusuf 82. ayetteki ifade nasıl ''ves'el ehl-l karyeti=وَاسْأَلِ أَهْلَ الْقَرْيَةَ'' manasında olup muzaf hazf ediliyorsa, bu ayette de ''ves'el kavle men erselne=وَاسْأَلْ قَوْل مَنْ أَرْسَلْنَا'' Yani ''gönderdiğimiz kimselerin kavline[ilettikleri söze] sor'' manasında bir muzafın hazfı vardır.
²: ''e cealne= أَجَعَلْنَا'' ifadesindeki ''ceale=جَعَل'' fiili her iş için kullanılır. Bu ayette, fussilet 9. ayette olduğu gibi ''öyle olduğunu belirtmek'' manasında kullanılmıştır. İlk kısımda "Rahman" üçüncü şahıs olarak anlatıldı, sonra üçüncü şahıstan birinci şahısa çekilerek iltifat sanatı uygulandı. İltifat sanatı Türkçemizde de mevcuttur.
Örneğin Mehmet Akif ersoy, şehitler için yazdığı bir şiirinde şöyle demektedir:
"Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için bu toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdat inerek öpse o pâk alnı değer.”
Akif ersoy, şiirin "uzanmış yatıyor..." kısmında şehitleri üçüncü şahıs olarak anlatırken, devamında "Ey bu topraklar uğruna toprağa düşmüş asker!" diyerek ikinci şahısa çekiyor. Bu iltifat sanatıdır. Kur'an'ın hemen hemen her suresinde vardır.
46- Elbetteki Musa'yı Firavun ve seçkinlerine açık kanıtlarla göndermiştik. Ardından "Gerçekten ben, Alemlerin [varlıkların] RAB'binin Elçisiyim" dedi.
47- Ardından [Musa] onlara Ayetlerimizi [mucizelerimizi] getirince ne beklersin? Onlar onlardan [o mucizeler'den] yana dalga geçiyorlar.
48- Onlara, herhangi bir ayet [mucize cinsin]den ne gösterirsek, ancak onun [o ayetin] kardeşinden¹ daha büyüğünü [gösteririz]. Onların (emrimize) dönmeleri beklendiği için, onları azap ile yakaladık.
¹: Her ayet [mucize] aynı kaynaktan yani Allah'tan geldiği için "kardeş" [اخا] olarak isimlendirilmiştir. (müfredat : اخا)
49- Onlar "Ey sihirbaz! Sana söz vermesi sebebiyle RAB'bine bizim için dua et. Gerçekten biz, cidden yolu bulanlarız." dediler.
50- Ardından, azabı kendilerinden açtığımız [kaldırdığımız] zaman ne beklersin? Onlar ters dönüyorlar. (sözlerinden dönüyorlar)
51-53- Firavun, milletinin içinde seslendi, "Ey milletim! Mısırın yönetimi ve alt tarafımdan akıp giden bu nehirler benim değil mi? Yoksa benim, bu alçak ve (kendisini) neredeyse açıklayamayan kimseden daha iyi [olduğumu] artık görmüyor musunuz?¹ O halde, altından bileziklerin kendisine atılması veya kendisiyle beraber yaklaşan meleklerin gelmesi gerekmez miydi?" dedi.
¹: "ene=أنا", "em=أم" ile "e fe le tubsirun=أفلا تبصرون" ifadesine atıftır. (zad'ul mesir)
54- Böylece [Firavun], milletini hafife aldı, ardından [milleti] ona [Firavun'a] gönülden itaat etti. Gerçekten onlar, hadlerini aşan bir milletti.
55- Ardından, onlar bizi[m Kullarımızı]¹ kızdırınca, onlardan intikam aldık. Böylece onları topluca boğduk/batırdık.
¹: "esif=آسف" kalpte intikam arzusunu hareketlendirmektir. (müfredat: آسف) Allah'ın kullarını kızdırmak, günahın büyüklüğü sebebiyle Allah'a izafe edilmiştir. Bu tıpkı, peygambere biat'in, Allah'a biat olması (Fetih 10) gibidir.
56- Böylece, onları sonrakiler/diğerleri için bir geçmiş ve bir misal haline getirdik.
57- Meryem'in oğlu bir misal olarak örneklendirildiği zaman, ne beklersin? Milletin ondan yana yaygara çıkarıyor¹.
¹: "yesuddu=يصُدّ" ve "yesiddu=يصِدّ" olarak iki şekilde de okunmuştur.(Nehhas: i'rab-ul kur'an) İlkine göre "uzaklaştılar" anlamında; ikincisine göre "yaygara çıkardılar" anlamındadır. (kurtubi)
58- Onlar "Tanrılarımız mı daha iyidir (hayırlıdır)? Yoksa o mu?" dediler. Bunu sana ancak bir tartışma için örneklendirdiler. Aksine! Onlar davalı bir millettir.
59- O, ancak kendisine nimet [iyilik] ettiğimiz bir kuldur. Onu, İsrail'in oğullarına bir misal yaptık.
60- Şayet tercih etseydik, sizden [bedel olarak] yeryüzünde [birilerinin] yerine geçen melekleri kesinlikle yapardık.
61- Gerçekten o, Saat (kıyamet) için mutlaka bir bilgidir. O halde, [saat'le] ilgili sakın şüpheli tartışmaya girmeyin ve bana bağlı olun. Bu, sapasağlam bir doğru yoldur.
62- Şeytan, sakın sizi çevirmesin. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.
63-64- İsa, açık kanıtlarla geldiği zaman "Gerçekten ben, size hikmet [akılla gerçeği tespit etme kabiliyeti] ile gelmiştim. Bir de hakkında ayrılığa düştüğünüzün bir kısmını size açıklamak için [gelmiştim]. O halde Allah'a (karşı gelmekten) sakının ve bana gönülden itaat edin. Gerçekten Allah, RAB'bimdir ve RAB'binizdir. O halde ona kulluk edin. Bu, sapasağlam bir doğru yoldur."
65- Derken, taraftarlar kendi aralarından ayrılığa düştüler. Artık, can yakıcı azaptan [dolayı] yazıklar olsun zulüm etmiş olanlara!
66- Onlar ancak kendileri farkında değilken Saat'in aniden kendilerinde gelmesini bekliyorlar.¹
¹: Soru anlamında olan "Hel=هل" burada "Ma=ما" anlamındadır. Çeviri buna göre yapıldı.
67- Samimi dostlar, bugün birbirlerine birer düşmandır. Ancak, korunup sakınanlar hariç [onlar düşman değildir].
68- Ey kullarım! Siz üzülecek değilken bugün size bir korku yoktur.
69- O [kullarım] ki, ayetlerimize [mucizelerimize] inandılar ve müslümanlar [gerçeğe teslim olanlar] idiler.
70- Siz ve eşleriniz, değerlendirilerek-güzelleştirilerek cennete girin!
71- Karşılarında, altından tabaklar ve küpler ile dolaşılır. Onun [cennetin] içinde, kendi canlarının arzuladığı ve gözlerinin lezzet aldığı [şeyler] vardır. Siz, onun içinde kalıcısınız.
72- İşte şu, bulunmakta olduğunuz eylemleriniz sebebiyle kendisine mirasçı yapıldığınız cennettir.
73- Kendisinden yiyeceğiniz pek çok meyve, sizin için onda [cennette] vardır.
74-75- Gerçek şu ki, suçlular, kendisinin içinde çaresiz bir haldeyken cehennem azabının içinde, kendileri hakkında (azaba) ara verilmez bir şekilde kalıcıdır.
76- Onlara zulüm etmedik; fakat onlar zalimlerin ta kendileri oldular.
77- "Ey malik (sahip)! RAB'bin bize karşı (ölüme) karar versin." [diye] seslendiler. O da "Gerçekten siz, kalacaksınız." dedi.
78- Elbetteki size Hakkı [gerçeği] getirmiştik; fakat çoğunuz Hakka [Gerçeğe] gönülsüzsünüz.
79- Yoksa, herhangi bir işi sağlama mı aldılar? O halde [bilsinler ki] kesinlikle biz, sağlama alanız.
80- Yoksa, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Aksine! taraflarındaki Elçilerimiz yazıyor.
81-82- "Eğer, Rahman için bir çocuk var idiyse, o halde ona kulluk edenlerin ilki benim. Göklerin ve yerin RAB'bi, yani arş'ın [yönetimin] RAB'bi onların yakıştırmasından münezzehtir." de.
83- Artık, onları bırak da kendilerine söz verilen günleriyle kendileri karşılaşıncaya kadar dalsınlar ve oynasınlar.
84- O, gökte Tanrı olandır¹ ve yerde Tanrı olandır. O, hakimdir/hikmetlidir, devamlı bilendir.
¹: Enam 3. Ayetin dipnotuna bakınız. Bu ifade "gökte bulunan bir Tanrı'dır" anlamında değildir. "Gökte de Tanrı sayılarak kulluk edilendir, Yerde de Tanrı sayılarak kulluk edilendir." anlamındadır.
85- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] ve ikisinin arasındakilerin (içindekilerin) yönetimi kendisine ait olan, Saatin (kıyametin) bilgisi kendisinin katında bulunan ve sadece kendisinin [emrine] geri döndürülecek olduğunuz ne kutludur!
86- Ondan [Allah'tan] beride [kendilerine]¹ dua ettikleri [şeyler] şefaate sahip olamazlar. Ancak Hakka [Gerçeğe] bilerek şahitlik eden kimse [şefaate sahip olur].
¹: ait zamiri atılmıştır [hazf edilmiştir] (Müşkül i'rab-ul kur'an)
87- Şayet, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, mutlaka ama mutlaka "Allah [yarattı]" diyecekler. O halde, nasıl oluyor da [gerçeklerden yalanlara] ters döndürülüyorlar?
88- Onun "Ey Rab'bim! Gerçekten bunlar, inanmayan bir millettir" dediğini de [Elçilerimiz yazıyor]¹.
¹: "kıylİ=قيلِ", "kıylE=قيلَ" ve "kıylU=قيلُ" olarak üç şekilde de okunmuştur. (zamahşeri: keşşaf) ikinci okuyuş tercih edildi. Bu okuyuşa göre -başka alternatifler bulunmakla birlikte- 80. Ayetteki "...Elçilerimiz yazıyor" ifadesine bağlıdır. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
89- Artık onlara hoşgörülü davran ve "Esenlik [olsun]" de. Yakında bilecekler.
42- Şura suresi (Hubeyb öndeş meali)
Şura suresi
1- Ha, Mim.
2- Ayn, sin, kaf.
3- Devamlı üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah, bunun gibi sana ve senden öncekilere vahiy eder.
4- Göklerin içindekiler ve yerin içindekiler [tüm evrendekiler] sadece onundur. O, en yücedir, en büyüktür.
5- Gökler, neredeyse üstlerinden parça parça olacaktı. Melekler, RAB'lerinin övgüsüyle tenzih eder ve yerdekiler için bağışlanma dilerler. Dikkat edin! Gerçekten Allah, çok bağışlayandır, Rahim'dir.
6- Ondan [Allah'tan] beride veliler (rehberler) edinmiş olanlara [gelince], sen onlara daimi bir vekil değilken, Allah onları devamlı kayıt edendir.
7- Kentlerin annesini [baş kenti] ve çevresindekileri uyarman ve kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma gününe [karşı] uyarman için açık-anlaşılır [bir dile sahibi]¹ bir kur'an olarak bunun gibisini sana vahiy ettik. [O gün] bir grup, (o) cennetin içindedir; bir grup, (o) alevin içindedir.
¹: "arabiyyu=العربي" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmıdır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "Halk arasında konuştuğunuz gibi karmaşık ve kuralsız bir dil olarak değil; apaçık, anlaşılır kurallı bir dil ile onu indirdik" anlamındadır.
8- Şayet, Allah [zorlamayı¹] tercih etseydi, onları mutlaka bir tek topluluk yapardı, fakat tercih eden kimseyi rahmetine girdirir. Zalimler[e gelince] onlara hiçbir veli ve de hiçbir devamlı yardımcı yoktur.
¹: "şae=شاء" fiili, geçişli bir fiil olduğu için bir meful [nesne] aranır (Enam 90. Ayete bakınız). Yani "Allah tercih etseydi" ifadesine "neyi tercih etseydi?" sorusunu sorarız. Buradan, meful'ün hazf edildiği [atıldığı anlaşılır. Hazf edilen meful "en yukrihehum=أن يكرههم" yan "onları zorlamayı" ifadesidir.
9- Yoksa, ondan [Allah'tan] beride veliler (rehberler) mi edindiler? O halde [bilsinler ki] Allah, asıl velidir. Hemde ölülerin dirilticisidir. O her şeye imkanı olandır.
10-11- "Herhangi bir şeyden ne konuda ayrılığa düştüyseniz, [bilin ki] onun hükmü, Allah'a [kalmıştır]. İşte o, sadece kendisine güvenip dayandığım (tevekkül ettiğim) ve sadece kendisine samimi bir şekilde yönelici olduğum RAB'bim Allah'tır, göklerin ve yerin başlatıcısı/ayıranıdır¹. Sizin için, kendi canlarınızdan eşler ve sağmal hayvanlardan eşler yaptı. Onda [bu planlamada] sizi ortaya çıkarıyor/eliyor. Onun [Allah'ın] örneğine (bile) benzeyen herhangi bir şey [mevcut] değildir. O, devamlı işitendir, devamlı görendir." [de].²
¹: Enam 14. ayetin dipnotuna bakınız.
1- Ha, Mim.
2- Ayn, sin, kaf.
3- Devamlı üstün olan, hakim/hikmetli olan Allah, bunun gibi sana ve senden öncekilere vahiy eder.
4- Göklerin içindekiler ve yerin içindekiler [tüm evrendekiler] sadece onundur. O, en yücedir, en büyüktür.
5- Gökler, neredeyse üstlerinden parça parça olacaktı. Melekler, RAB'lerinin övgüsüyle tenzih eder ve yerdekiler için bağışlanma dilerler. Dikkat edin! Gerçekten Allah, çok bağışlayandır, Rahim'dir.
6- Ondan [Allah'tan] beride veliler (rehberler) edinmiş olanlara [gelince], sen onlara daimi bir vekil değilken, Allah onları devamlı kayıt edendir.
7- Kentlerin annesini [baş kenti] ve çevresindekileri uyarman ve kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma gününe [karşı] uyarman için açık-anlaşılır [bir dile sahibi]¹ bir kur'an olarak bunun gibisini sana vahiy ettik. [O gün] bir grup, (o) cennetin içindedir; bir grup, (o) alevin içindedir.
¹: "arabiyyu=العربي" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmıdır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "Halk arasında konuştuğunuz gibi karmaşık ve kuralsız bir dil olarak değil; apaçık, anlaşılır kurallı bir dil ile onu indirdik" anlamındadır.
8- Şayet, Allah [zorlamayı¹] tercih etseydi, onları mutlaka bir tek topluluk yapardı, fakat tercih eden kimseyi rahmetine girdirir. Zalimler[e gelince] onlara hiçbir veli ve de hiçbir devamlı yardımcı yoktur.
¹: "şae=شاء" fiili, geçişli bir fiil olduğu için bir meful [nesne] aranır (Enam 90. Ayete bakınız). Yani "Allah tercih etseydi" ifadesine "neyi tercih etseydi?" sorusunu sorarız. Buradan, meful'ün hazf edildiği [atıldığı anlaşılır. Hazf edilen meful "en yukrihehum=أن يكرههم" yan "onları zorlamayı" ifadesidir.
9- Yoksa, ondan [Allah'tan] beride veliler (rehberler) mi edindiler? O halde [bilsinler ki] Allah, asıl velidir. Hemde ölülerin dirilticisidir. O her şeye imkanı olandır.
10-11- "Herhangi bir şeyden ne konuda ayrılığa düştüyseniz, [bilin ki] onun hükmü, Allah'a [kalmıştır]. İşte o, sadece kendisine güvenip dayandığım (tevekkül ettiğim) ve sadece kendisine samimi bir şekilde yönelici olduğum RAB'bim Allah'tır, göklerin ve yerin başlatıcısı/ayıranıdır¹. Sizin için, kendi canlarınızdan eşler ve sağmal hayvanlardan eşler yaptı. Onda [bu planlamada] sizi ortaya çıkarıyor/eliyor. Onun [Allah'ın] örneğine (bile) benzeyen herhangi bir şey [mevcut] değildir. O, devamlı işitendir, devamlı görendir." [de].²
¹: Enam 14. ayetin dipnotuna bakınız.
²: "de" [قل] emri hazf edilmiştir. Buna benzer hazf örnekleri daha önce verildi. Kur'an'da kelimenin, harfin hatta komple bir cümlenin bile hazf edildiği ayetler mevcuttur.
12- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] kuşatımı, sadece onundur. Rızkı, tercih ettiği kimseye açıyor [artırıyor] ve belirliyor [ölçülüyor]. Gerçekten o, her şeyi devamlı bilendir.
13- Kendisini Nuh'a tavsiye etmiş olduğu, sana da vahiy ettiğimiz ve kendisini İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimiz "Dini ayakta tutun ve kendisinde gruplaşmayın" (ilkesini) dinden sizin için yasa yaptı. Kendisine davet ettiğin, müşriklere [ortak koşanlara] büyük geldi. Allah, tercih ettiği kimseyi özel olarak seçiyor; kendisine samimi bir şekilde yönelen kimseye yol gösteriyor.
14- Onlar ancak bilginin kendilerine gelmesinden sonra aralarındaki taşkınlık sebebiyle gruplaştılar. Şayet RAB'bin[tarafın]dan, isimlendirilmiş bir süre sonuna kadar öne geçmiş bir kelime olmasaydı, aralarında mutlaka karar verilmişti. Evet! Kendilerinden sonra kitaba mirasçı yapılmış olanlar ondan yana şüphelendiren bir kararsızlığın içindedirler.
15- İşte bunun için, sen hemen dua et, emir olunduğun gibi dosdoğru yönel, onların keyiflerine bağlı olma ve "Allah, bir kitap[cinsin]den ne indirdi ise ona inandım. Aranızda adaletli olmakla emir olundum. Allah; RAB'bimizdir ve RAB'binizdir. Eylemlerimiz bizim içindir; eylemleriniz sizin içindir. Bizimle sizin aranızda bir tartışmaya/delile [ihtiyaç] yoktur. Allah, aramızı toplar. Dönüş sadece onun [emrinedir]" de.
16- Kendisi için [Allah için] kendisine olumlu cevap verilmek istenildikten sonra Allah hakkında tartışanlar yani onların delilleri/tartışmaları RAB'lerinin katında geçersizdir. Kendilerine bir gazap ve şiddetli bir azap vardır.
17- Allah, hak ile [gereğince] kitabı indirendir. Teraziyi de [indirendir]. Öngöremezsin, Saat'in çok yakın olması beklenir.
18- Ona [saate/kıyamete] İnanmayanlar onu [saati/kıyameti] acele istiyorlar. İnanmış olanlar, ondan [Saat'ten/kıyametten] yana kaygılananlardır. Onlar onun Hak [gerçek] olduğunu bilirler. Dikkat! Kesinlikle, Saat (kıyamet) hakkında şüpheli tartışanlar, kesinlikle pek uzak bir kayboluşun içindedir.
19- Allah, kullarına karşı latif'tir. O, Asıl güçlü olan, daima üstün olan iken tercih ettiği kimseye rızık veriyor.
20- Kim, Ahiretin [sonun] ekinini istemekteyse, ekininin içini kendisi için arttırırız; kim dünya [ilk] ekinini istemekteyse, kendisine ondan [dünya ekininden] veririz ve kendisi için ahirette [son'da] hiçbir nasip olmaz.
21- Yoksa, Allah'ın kendisine hiç izin vermediği dinden kendilerine yasa yapan kendilerine ait ortaklar mı var? Şayet [gerçeği yalandan] ayırma kelimesi (hesaplaşma günü) olmasaydı, mutlaka aralarında karar verilmişti. Gerçekten, zalimler için can yakan bir azap vardır.
22- Zalimleri, O [azap] kendilerinin üstüne düşecek [gerçekleşecek] haldeyken, elde ettiklerinden [bir kısmından] dolayı kaygılı bir halde görürsün. İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar, cennetin havuzları içindedir. RAB'lerinin katında, kendileri için ne tercih ederlerse o vardır. İşte şu, büyük ikramın ta kendisidir.
23- İşte şu, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş kullarına Allah'ın müjdelediğidir. "Ona karşı sizden herhangi ücret-ödül istemiyorum. Ancak, yakınlık/akrabalık hakkında sevgiyi [istiyorum]. Kim, herhangi bir güzelliği [iyiliği] kazandıysa, onun için onda [o güzellikte] güzelliği artırırız. Gerçekten Allah, çok bağışlayandır, teşekküre çokça karşılık verendir." de.
24- Yoksa "Allah'ın üzerinden bir yalan uydurdu" mu diyorlar? O halde [bilsinler ki] Allah tercih ederse senin kalbinin üzerini kapatır. Allah, 'Yalanı' mahveder, 'Hakkı [gerçeği]' kendi kelimeleriyle gerçekleştirir. Gerçekten o, göğüslerin sahibini devamlı bilendir.
25- O, kulları konusunda tevbeyi kabul eden, çirkinlikleri [kötülükleri] bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
26- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara cevap vermeyi dileyen ve onlara kendi ikramından [verdiğini] artırandır. Kafirlere [gerçeği örtenlere gelince] onlara çok şiddetli bir azap vardır.
27- Allah, kulları için rızkı açmış [artırmış] olsaydı, onlar yerde [dünyada] (şimdiye kadar) mutlaka taşkınlık etmişlerdi,¹ fakat tercih ettiği ölçüyle kısım kısım indiriyor. Gerçekten o, kullarından devamlı bir haberdardır, devamlı bir görendir.
¹: 12. Ayette "tercih ettiği kimseye" Rızkı artırdığı anlatılırken burada "tüm kullara" Rızkı artırmaktan bahsedildiği için çelişki yoktur.
28- O, onların beklentiyi bırakmasından sonra veli olanın, övgüye layık olanın ta kendisi olarak yağmur yardımını kısım kısım indiren ve rahmetini yayandır.
29- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yaratılışı; o ikisinin [göklerin ve yerin] içinde kımıldanan[canlılar]dan savurması [meydana getirmesi], onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Hemde o, tercih ettiği zaman onları toplamaya imkanı olandır.
30- Bir felaket olarak size ne isabet ettiyse, ellerinizin [gücünüzün] elde ettikleri [şeyler] sebebiyle [isabet etmiştir]. Pek çoğunu [Allah] affeder.
31- Siz, Yerde [dünyada] aciz bırakacak değilsiniz. Sizin için, Allah'tan beride hiçbir veli ve devamlı yardımcı yoktur.
32-33- Denizde, yüksek(dağlar) gibi akıp gidenler¹, onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Tercih ederse, rüzgarı (enerjiyi)² sakin/hareketsiz yapar, böylece onun [denizin] yüzeyinde durgun hale gelirler.³ Evet! Çokça sabırlı olan, çokça teşekkür eden herkes için işte bunlarda mutlaka ayetler [işaretler] vardır.
¹:Gemi anlamında "sefinet= سفينة" ve "fuluk =فلك" kelimeleri kullanılır. (Rum 46, kehf 79. Ayetlere bakınız) ayette bu kelimeler geçmez. Kasıt edilen şeyler dalgalar olabilir. Çünkü rüzgar sayesinde dalgalar oluşur.
²: Rüzgar kelimesi, rahmet, başarı, zafer, kuvvet, devlet, anlamında da kullanılır. (müfredat: روح, zad'ul mesir: Enfal 46)
³: "zalle=ظل" fiili, "sa'ra=صار" yani "oldu/dönüştü" anlamında olabilir. (Halebi: i'rab-ul kur'an)
"rakede=ركد" fiili, "durgun/hareketsiz kalmak" anlamında kullanılır. Mesela "rakede-l meu=ركد الماء" yani "su, durgun oldu" anlamına gelir. (Mekayıs-ıl Lugat: ركد)
34-35- yahut onları[n halkını]¹ elde ettikleri sebebiyle yavaş yavaş batırır/helak eder; pek çoğunu affeder ki hemde² ayetlerimiz hakkında mücadele edenler/tartışanlar, kendileri için hiçbir kurtuluş olmadığını bilsinler.
¹: "yuvbiku ehlehunne=يوبق أهلهن" manasındadır. Muzaf hazf edilmiştir
²: "ya'leme=يعلم" ifadesi, atılmış [mahzuf] bir "talil"e bağlıdır. Ayet "liyentekime minhum ve ya'leme..=لينتقم منهم ويعلم" yani "ki onlardan intikam alsın ve...bilsinler" anlamındadır. . (zamahşeri :keşşaf)
36- O halde, size herhangi bir şeyden ne verildi ise o, dünya [ilk] hayatının geçimidir. Allah'ın katında ne varsa, inanmış ve sadece RAB'lerine güvenip dayanmış (tevekkül etmiş) olanlar için daha iyidir (hayırlıdır) ve daha kalıcıdır.
37- [Onlar] kasıtlı suçun ve fuhuşların [çirkin işlerin] büyüğünden kaçınanlardır. Öfkelendikleri zaman, asıl onlar bağışlarlar.
38- [Onlar] RAB'lerine olumlu cevap vermeyi dilemiş ve yönelişi (namazı) ayakta tutmuş (devam ettirmiş) olanlardır. Onların işleri/emirleri, aralarındaki danışmadır. Kendilerine ne rızık ettiysek ondan harcama (infak) yapıyorlar.
39- [Onlar] kendilerine 'taşkınlık' isabet ettiği zaman, (birbirlerine) yardım isteyenlerdir.
40- Herhangi bir çirkinliğin [kötülüğün] karşılığı, kendisinin örneğinde bir çirkinliktir [kötülüktür]. Artık, kim affeder ve düzeltirse, onun ödülü[nü vermek] Allah'a [kalmıştır]. Gerçekten o, zalimleri sevmiyor.
41- Kendi[sine yapılan] zulmünden¹ sonra yardım isteyen kimselerin (evet!) onların aleyhine hiçbir yol (sorumluluk) yoktur.
¹: bu ifade mastarın meful'une izafesi türünden bir ifadedir. Bir başka kıraat'te "bade me zulime=بعد ما ظُلم" yani "uğradığı zulümden sonra" şeklinde olması da bunu gösteriyor. (zamahşeri: keşşaf)
42- (o) yol (sorumluluk) , sadece 'insanlara zulüm eden ve yerde [dünyada] haksız yere taşkınlık edenlerin' üzerinedir. İşte onlara (evet!) onlara can yakan bir azap vardır.
43- Kim sabretti ve bağışladı ise [bilsin ki] kesinlikle şu [hareketi] gerçekten de kararlı[lık gerektiren] işlerdendir.
44- Allah, kime yolu kaybettirirse, artık kendisine ondan [Allah'tan] sonra hiçbir veli (rehber) yoktur. Zalimleri, azabı gördüklerinde "Hiçbir geri dönüş yolu yok mudur?" derlerken görürsün.
45- Onları [zalimleri], zilletten [dolayı] mahçup haldeyken, gizli taraftan/göz kapağından [göz ucuyla] seyir ederlerken görürsün. İnanmış olanlar "Gerçekten kaybedenler, kendi canlarını ve halklarını/ailelerini kayba uğratmış olanlardır." dediler. Dikkat! Gerçekten zalimler, devamlı bir azabın içindedirler.
46- Kendileri için Allah'tan beride kendilerine yardım eden veliler de yoktu. Allah, kime yolu kaybettirirse, ona hiçbir yol yoktur.
47- Kendisi için, Allah'tan hiçbir geri çevirme olmayan bir günün gelişinden önce, RAB'binize olumlu cevap vermeyi dileyin. O gün, sizin için hiçbir sığınak yoktur. Sizin için hiçbir tanımayış (inkar şansı) yoktur.
48- Vazgeçtilerse [bil ki] seni onların üzerine bir kayıtçı olarak göndermedik. Sana [düşen görev] ancak duyuru yapmaktır. Gerçekten biz, insana bir rahmeti kendimizden tattırdığımız zaman, onunla sevinir. Ellerinin önden hazırladıkları sebebiyle kendisine bir çirkinlik [kötülük] isabet ederse, insan kesinlikle bir nankör [olur].
49- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi Allah'ındır. Tercih ettiğini yaratıyor. Tercih ettiği kimseye dişiler hediye eder; tercih ettiğin kimseye erkekler hediye eder.
50- Yahut onları erkekler ve dişiler olarak eşleştirir, tercih ettiği kimseyi kısır yapar. Gerçekten o, devamlı bilendir, imkanı olandır.
51- Herhangi bir beşer için, Allah'ın onunla konuşması ancak bir vahiy olarak veya bir engel arkasından veya bir Elçi göndermesi [ile] olmuştur. Böylece, o kendisinin izniyle tercih ettiğini vahiy ediyordu. Gerçekten o, yücedir, hakimdir/hikmetlidir.
52-53- İşte bunun gibi sana emrimizden bir ruh gönderdik. Sen, kitabı da inancı da ön görüyor değildin; fakat onu, kullarımızdan tercih ettiğimiz kimseye kendisiyle yol göstereceğimiz bir aydınlık yaptık. Gerçekten sen, sapasağlam bir doğru yola, yani göklerde ne varsa, yerde ne varsa (tüm evrende ne varsa) kendisine ait olan Allah'ın doğru yoluna iletiyorsun. Dikkat! İşler, sadece Allah'a döner.
12- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] kuşatımı, sadece onundur. Rızkı, tercih ettiği kimseye açıyor [artırıyor] ve belirliyor [ölçülüyor]. Gerçekten o, her şeyi devamlı bilendir.
13- Kendisini Nuh'a tavsiye etmiş olduğu, sana da vahiy ettiğimiz ve kendisini İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimiz "Dini ayakta tutun ve kendisinde gruplaşmayın" (ilkesini) dinden sizin için yasa yaptı. Kendisine davet ettiğin, müşriklere [ortak koşanlara] büyük geldi. Allah, tercih ettiği kimseyi özel olarak seçiyor; kendisine samimi bir şekilde yönelen kimseye yol gösteriyor.
14- Onlar ancak bilginin kendilerine gelmesinden sonra aralarındaki taşkınlık sebebiyle gruplaştılar. Şayet RAB'bin[tarafın]dan, isimlendirilmiş bir süre sonuna kadar öne geçmiş bir kelime olmasaydı, aralarında mutlaka karar verilmişti. Evet! Kendilerinden sonra kitaba mirasçı yapılmış olanlar ondan yana şüphelendiren bir kararsızlığın içindedirler.
15- İşte bunun için, sen hemen dua et, emir olunduğun gibi dosdoğru yönel, onların keyiflerine bağlı olma ve "Allah, bir kitap[cinsin]den ne indirdi ise ona inandım. Aranızda adaletli olmakla emir olundum. Allah; RAB'bimizdir ve RAB'binizdir. Eylemlerimiz bizim içindir; eylemleriniz sizin içindir. Bizimle sizin aranızda bir tartışmaya/delile [ihtiyaç] yoktur. Allah, aramızı toplar. Dönüş sadece onun [emrinedir]" de.
16- Kendisi için [Allah için] kendisine olumlu cevap verilmek istenildikten sonra Allah hakkında tartışanlar yani onların delilleri/tartışmaları RAB'lerinin katında geçersizdir. Kendilerine bir gazap ve şiddetli bir azap vardır.
17- Allah, hak ile [gereğince] kitabı indirendir. Teraziyi de [indirendir]. Öngöremezsin, Saat'in çok yakın olması beklenir.
18- Ona [saate/kıyamete] İnanmayanlar onu [saati/kıyameti] acele istiyorlar. İnanmış olanlar, ondan [Saat'ten/kıyametten] yana kaygılananlardır. Onlar onun Hak [gerçek] olduğunu bilirler. Dikkat! Kesinlikle, Saat (kıyamet) hakkında şüpheli tartışanlar, kesinlikle pek uzak bir kayboluşun içindedir.
19- Allah, kullarına karşı latif'tir. O, Asıl güçlü olan, daima üstün olan iken tercih ettiği kimseye rızık veriyor.
20- Kim, Ahiretin [sonun] ekinini istemekteyse, ekininin içini kendisi için arttırırız; kim dünya [ilk] ekinini istemekteyse, kendisine ondan [dünya ekininden] veririz ve kendisi için ahirette [son'da] hiçbir nasip olmaz.
21- Yoksa, Allah'ın kendisine hiç izin vermediği dinden kendilerine yasa yapan kendilerine ait ortaklar mı var? Şayet [gerçeği yalandan] ayırma kelimesi (hesaplaşma günü) olmasaydı, mutlaka aralarında karar verilmişti. Gerçekten, zalimler için can yakan bir azap vardır.
22- Zalimleri, O [azap] kendilerinin üstüne düşecek [gerçekleşecek] haldeyken, elde ettiklerinden [bir kısmından] dolayı kaygılı bir halde görürsün. İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlar, cennetin havuzları içindedir. RAB'lerinin katında, kendileri için ne tercih ederlerse o vardır. İşte şu, büyük ikramın ta kendisidir.
23- İşte şu, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş kullarına Allah'ın müjdelediğidir. "Ona karşı sizden herhangi ücret-ödül istemiyorum. Ancak, yakınlık/akrabalık hakkında sevgiyi [istiyorum]. Kim, herhangi bir güzelliği [iyiliği] kazandıysa, onun için onda [o güzellikte] güzelliği artırırız. Gerçekten Allah, çok bağışlayandır, teşekküre çokça karşılık verendir." de.
24- Yoksa "Allah'ın üzerinden bir yalan uydurdu" mu diyorlar? O halde [bilsinler ki] Allah tercih ederse senin kalbinin üzerini kapatır. Allah, 'Yalanı' mahveder, 'Hakkı [gerçeği]' kendi kelimeleriyle gerçekleştirir. Gerçekten o, göğüslerin sahibini devamlı bilendir.
25- O, kulları konusunda tevbeyi kabul eden, çirkinlikleri [kötülükleri] bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
26- İnanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara cevap vermeyi dileyen ve onlara kendi ikramından [verdiğini] artırandır. Kafirlere [gerçeği örtenlere gelince] onlara çok şiddetli bir azap vardır.
27- Allah, kulları için rızkı açmış [artırmış] olsaydı, onlar yerde [dünyada] (şimdiye kadar) mutlaka taşkınlık etmişlerdi,¹ fakat tercih ettiği ölçüyle kısım kısım indiriyor. Gerçekten o, kullarından devamlı bir haberdardır, devamlı bir görendir.
¹: 12. Ayette "tercih ettiği kimseye" Rızkı artırdığı anlatılırken burada "tüm kullara" Rızkı artırmaktan bahsedildiği için çelişki yoktur.
28- O, onların beklentiyi bırakmasından sonra veli olanın, övgüye layık olanın ta kendisi olarak yağmur yardımını kısım kısım indiren ve rahmetini yayandır.
29- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yaratılışı; o ikisinin [göklerin ve yerin] içinde kımıldanan[canlılar]dan savurması [meydana getirmesi], onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Hemde o, tercih ettiği zaman onları toplamaya imkanı olandır.
30- Bir felaket olarak size ne isabet ettiyse, ellerinizin [gücünüzün] elde ettikleri [şeyler] sebebiyle [isabet etmiştir]. Pek çoğunu [Allah] affeder.
31- Siz, Yerde [dünyada] aciz bırakacak değilsiniz. Sizin için, Allah'tan beride hiçbir veli ve devamlı yardımcı yoktur.
32-33- Denizde, yüksek(dağlar) gibi akıp gidenler¹, onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Tercih ederse, rüzgarı (enerjiyi)² sakin/hareketsiz yapar, böylece onun [denizin] yüzeyinde durgun hale gelirler.³ Evet! Çokça sabırlı olan, çokça teşekkür eden herkes için işte bunlarda mutlaka ayetler [işaretler] vardır.
¹:Gemi anlamında "sefinet= سفينة" ve "fuluk =فلك" kelimeleri kullanılır. (Rum 46, kehf 79. Ayetlere bakınız) ayette bu kelimeler geçmez. Kasıt edilen şeyler dalgalar olabilir. Çünkü rüzgar sayesinde dalgalar oluşur.
²: Rüzgar kelimesi, rahmet, başarı, zafer, kuvvet, devlet, anlamında da kullanılır. (müfredat: روح, zad'ul mesir: Enfal 46)
³: "zalle=ظل" fiili, "sa'ra=صار" yani "oldu/dönüştü" anlamında olabilir. (Halebi: i'rab-ul kur'an)
"rakede=ركد" fiili, "durgun/hareketsiz kalmak" anlamında kullanılır. Mesela "rakede-l meu=ركد الماء" yani "su, durgun oldu" anlamına gelir. (Mekayıs-ıl Lugat: ركد)
34-35- yahut onları[n halkını]¹ elde ettikleri sebebiyle yavaş yavaş batırır/helak eder; pek çoğunu affeder ki hemde² ayetlerimiz hakkında mücadele edenler/tartışanlar, kendileri için hiçbir kurtuluş olmadığını bilsinler.
¹: "yuvbiku ehlehunne=يوبق أهلهن" manasındadır. Muzaf hazf edilmiştir
²: "ya'leme=يعلم" ifadesi, atılmış [mahzuf] bir "talil"e bağlıdır. Ayet "liyentekime minhum ve ya'leme..=لينتقم منهم ويعلم" yani "ki onlardan intikam alsın ve...bilsinler" anlamındadır. . (zamahşeri :keşşaf)
36- O halde, size herhangi bir şeyden ne verildi ise o, dünya [ilk] hayatının geçimidir. Allah'ın katında ne varsa, inanmış ve sadece RAB'lerine güvenip dayanmış (tevekkül etmiş) olanlar için daha iyidir (hayırlıdır) ve daha kalıcıdır.
37- [Onlar] kasıtlı suçun ve fuhuşların [çirkin işlerin] büyüğünden kaçınanlardır. Öfkelendikleri zaman, asıl onlar bağışlarlar.
38- [Onlar] RAB'lerine olumlu cevap vermeyi dilemiş ve yönelişi (namazı) ayakta tutmuş (devam ettirmiş) olanlardır. Onların işleri/emirleri, aralarındaki danışmadır. Kendilerine ne rızık ettiysek ondan harcama (infak) yapıyorlar.
39- [Onlar] kendilerine 'taşkınlık' isabet ettiği zaman, (birbirlerine) yardım isteyenlerdir.
40- Herhangi bir çirkinliğin [kötülüğün] karşılığı, kendisinin örneğinde bir çirkinliktir [kötülüktür]. Artık, kim affeder ve düzeltirse, onun ödülü[nü vermek] Allah'a [kalmıştır]. Gerçekten o, zalimleri sevmiyor.
41- Kendi[sine yapılan] zulmünden¹ sonra yardım isteyen kimselerin (evet!) onların aleyhine hiçbir yol (sorumluluk) yoktur.
¹: bu ifade mastarın meful'une izafesi türünden bir ifadedir. Bir başka kıraat'te "bade me zulime=بعد ما ظُلم" yani "uğradığı zulümden sonra" şeklinde olması da bunu gösteriyor. (zamahşeri: keşşaf)
42- (o) yol (sorumluluk) , sadece 'insanlara zulüm eden ve yerde [dünyada] haksız yere taşkınlık edenlerin' üzerinedir. İşte onlara (evet!) onlara can yakan bir azap vardır.
43- Kim sabretti ve bağışladı ise [bilsin ki] kesinlikle şu [hareketi] gerçekten de kararlı[lık gerektiren] işlerdendir.
44- Allah, kime yolu kaybettirirse, artık kendisine ondan [Allah'tan] sonra hiçbir veli (rehber) yoktur. Zalimleri, azabı gördüklerinde "Hiçbir geri dönüş yolu yok mudur?" derlerken görürsün.
45- Onları [zalimleri], zilletten [dolayı] mahçup haldeyken, gizli taraftan/göz kapağından [göz ucuyla] seyir ederlerken görürsün. İnanmış olanlar "Gerçekten kaybedenler, kendi canlarını ve halklarını/ailelerini kayba uğratmış olanlardır." dediler. Dikkat! Gerçekten zalimler, devamlı bir azabın içindedirler.
46- Kendileri için Allah'tan beride kendilerine yardım eden veliler de yoktu. Allah, kime yolu kaybettirirse, ona hiçbir yol yoktur.
47- Kendisi için, Allah'tan hiçbir geri çevirme olmayan bir günün gelişinden önce, RAB'binize olumlu cevap vermeyi dileyin. O gün, sizin için hiçbir sığınak yoktur. Sizin için hiçbir tanımayış (inkar şansı) yoktur.
48- Vazgeçtilerse [bil ki] seni onların üzerine bir kayıtçı olarak göndermedik. Sana [düşen görev] ancak duyuru yapmaktır. Gerçekten biz, insana bir rahmeti kendimizden tattırdığımız zaman, onunla sevinir. Ellerinin önden hazırladıkları sebebiyle kendisine bir çirkinlik [kötülük] isabet ederse, insan kesinlikle bir nankör [olur].
49- Göklerin ve yerin [tüm evrenin] yönetimi Allah'ındır. Tercih ettiğini yaratıyor. Tercih ettiği kimseye dişiler hediye eder; tercih ettiğin kimseye erkekler hediye eder.
50- Yahut onları erkekler ve dişiler olarak eşleştirir, tercih ettiği kimseyi kısır yapar. Gerçekten o, devamlı bilendir, imkanı olandır.
51- Herhangi bir beşer için, Allah'ın onunla konuşması ancak bir vahiy olarak veya bir engel arkasından veya bir Elçi göndermesi [ile] olmuştur. Böylece, o kendisinin izniyle tercih ettiğini vahiy ediyordu. Gerçekten o, yücedir, hakimdir/hikmetlidir.
52-53- İşte bunun gibi sana emrimizden bir ruh gönderdik. Sen, kitabı da inancı da ön görüyor değildin; fakat onu, kullarımızdan tercih ettiğimiz kimseye kendisiyle yol göstereceğimiz bir aydınlık yaptık. Gerçekten sen, sapasağlam bir doğru yola, yani göklerde ne varsa, yerde ne varsa (tüm evrende ne varsa) kendisine ait olan Allah'ın doğru yoluna iletiyorsun. Dikkat! İşler, sadece Allah'a döner.
2 Kasım 2019 Cumartesi
41- Fussilet suresi (Hubeyb öndeş meali)
Fussilet suresi.
1-4- 'Ha, Mim' Rahman [ve] Rahim(tarafın)dan bir kısım kısım indiriliştir. Kendi ayetleri açık-anlaşılır¹ bir kur'an olarak, bir müjde ve bir uyarıcı olarak, bilen herhangi bir millet için ayırt edilmiş/açıklanmış bir kitaptır.² Ardından, onların çoğunluğu vazgeçti. Artık, onlar işitmiyorlar.
¹: "arabiyyu=العربي" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmıdır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "Halk arasında konuştuğunuz gibi karmaşık ve kuralsız bir dil olarak değil; apaçık, anlaşılır kurallı bir dil ile onu indirdik" anlamındadır.
²: "Ha, Mim" öznedir, "[kısım kısım] indiriliştir" [تنزيل] ifadesi birinci haberdir, "...bir kitaptır" [كتابٌ] ifadesi ikinci haberdir. Farklı gramer açıklamaları da yapılmıştır. "Rahman olandan, Rahim olandan [kısım kısım] indiriliş, kendi ayetleri düzgün-apaçık [bir dile sahip] bir kur'an olarak... açıklanmış bir kitaptır" manasına gelecek şekilde [تنزيل kelimesi müpteda, كتاب kelimesi Haber kabul edilerek] bir gramer açıklaması da yapılmıştır. (Zamahşeri: keşşaf, Nehhas: i'rab-ul kur'an)
5- "Kalplerimiz, bizi kendisine davet ettiğin [şeyden] yana bir kalkan içindedir, kulaklarımızın içinde bir ağırlık vardır ve bizimle senin aranda bir engel vardır. O halde eylemde bulun (bakalım!) gerçekten biz de eylemde bulunacağız." dediler.
6-7- "Ben, sadece sizin örneğinizde olan, bana Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahiy edilen bir beşerim. Artık, dosdoğru ona yönelin ve ondan bağışlanma dileyin. Zekatı vermeyen ve kendileri ahirete [son hayata karşı] kafir [gerçeğini örten] olan müşriklere [ortak koşanlara] yazıklar olsun! " de.
8- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara (evet!) onlar için kesilmeyen-engellenmeyen bir ödül bulunanlardır.
9-12-"Gerçekten siz, yeri [dünyayı] iki gün (dönem)¹ içinde yaratanı mı cidden göz ardı ediyorsunuz? Ona denk(Tanrılar)mı sayıyorsunuz? İşte o, Alemlerin [varlıkların] RAB'bidir. Onun [yerin] içinde [yerin] üstünden ağırlıklar-dağlar² meydana getirdi, onun içini bereketlendirdi, onda isteyenler için eşit olarak dört gün (dönem) içinde onun [yerin] gıdalarını belirledi. Aynı zamanda³, bir duman halindeki göğe⁴ yöneldi. Ardından, ona [göğe] ve yere "Gönüllü olarak veya gönülsüz olarak ikiniz de gelin!" dedi. İkisi de "Gönüllü olarak ikimiz de geldik." dediler⁵. Ardından, onları iki gün (dönem) içinde yedi göğe (gezegene) tamamladı⁶. Her bir göğün (gezegenin) içine kendi işini vahiy etti. En yakın/ilk semayı, ışıklarla süslü olarak gösterdik⁷ ve Tam bir koruma olarak [koruduk]. İşte şu, devamlı üstün olanın, devamlı bilenin belirlemesidir." de.⁸
¹: "yevm= يوم" kelimesi eski sözlüklerde "dönem, çağ, evre" anlamında kullanılır. Bunu kur'an ayetleri ile de anlayabiliriz ;
Kur'an'ın pek çok ayetinde "kıyamet GÜNÜ (يوم القيامة)" ifadesi geçer (örnek :2/85)
Bu ayetlerde "gün" kelimesinin "dönem, zaman, evre" manasında olduğunu anlıyoruz. Çünkü kıyametin 24 saatlik bir zaman diliminden oluşmadığını biliyoruz.
Ayrıca bir diğer delil de Kur'an'a göre zaman görecelidir.
Bunu şu ayetlerden anlayabiliriz ;
Mearic 4 "süresi 50.000 yıl olan 1 günde ona yükselir"
Hac 47 "Allah katında 1 gün sizin saydığınız 1000 yıl gibidir"
Bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Zaman görecelidir.
Arapçada 1000, 50.000 gibi sayılar çokluktan kinayedir. Bu ayetlerde 1 günün çok uzun yıllara denk olarak göreceli olduğu açıkça belirtiliyor. Demekki "gün" ile kasıt "dönem"dir.
²: "revasiye=رواسي" kelimesi "resev=رسو" kelimesinin çoğul halidir. Bu kelime "ağırlık" manasındadır.
Örneğin:
"القت السحابة مراسيها
Bulutlar, ağırlıklarını attı" (müfredat : رسو)
Yani "yağmur ağırlığını bıraktı" denir. Naziat 32. Ayette "dağları ağırlaştırdı/yerine oturttu (أرساها)" manasında bu kelime fiil olarak kullanılır. "yerde bulunan ağırlıklar" denilince, genel olarak dağlar anlaşıldığı için bu kelimeye "dağlar" manası verilmiştir.
Bu ayet, kıvrılma yoluyla oluşan dağları çok isabetli bir şekilde tarif etmiştir. Kıtaların kayması sonucu çarpışan kıtalar zamanla kıvrılma veya kırılma yoluyla dağları oluşturur. (bkz: yitim zonu (subduction) orojonez,)
³: "summe=ثم" kelimesinin "sonra" anlamıyla sınırlı olmayıp yerine göre "ve, bir de, aynı zamanda, Dahası" gibi anlamlara geldiği daha önceden de ifade edildi. Bkz: Enam 154. Ayet ve ilgili ayet kurtubi tefsiri, bu kelimenin "ve" anlamında olduğu belirtilmiştir.
Örneğin yunus 46. ayette "onların dönüşü sadece bizedir, sonra/aynı zamanda (*) Allah onların yaptıklarına karşı devamlı şahittir" denilir. Buradaki "Sonra/aynı zamanda" kısmında "summe=ثم" kelimesine "Sonra" anlamı verilirse sanki "Allah önceden onların eylemlerini şahit değildi" gibi bir anlam çıkmaktadır. Dolayısıyla bu ayette "Sonra" anlamında kullanılmamıştır.
Bir başka örnek ise şudur Enam 11. Ayette "Yeryüzünde gezin aynı zamanda(*) yalanlayan kimselerin sonucunun nasıl olduğuna bakın" kısmında "aynı zamanda" manası verilen kelime "summe=ثم" kelimesidir. Bu ayet "önce gezin ondan sonra bakın" anlamında değil "gezin ve aynı zamanda yalanlayan kimselerin sonucunun nasıl olduğuna bakın" anlamındadır.
Ayrıca ilgili Ayetteki "summe=ثم" kelimesine "sonra" anlamı verilirse, ayette 6 değil, 8 günde (dönemde) bir yaratılış çıkmaktadır. Bu da 6 günde (dönemde) yaratılışın gerçekleştiğini belirten ayetlerle (Araf 54, Hud 7) Bundan dolayı bu kelimeyi "aynı zamanda" anlamında kabul etmek gerekir. Kadı beydavi de [V. 1286] bu ayette "sonra" anlamında olmadığını söylemiştir.
⁴: Ayette "gök" mânâsına gelen "sema=سما" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılmıştır. Atın sırtına, çatıya, yağmura, buluta hatta yerden yukarıda olması sebebiyle otlara dahi "gök" yani "sema=سما" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet, müfredat: سما & ارض) bundan dolayı ayette anlatılan "gök" atmosfer, gezegen veya yerden yukarıda olan başka bir şey olabilir.
⁵: Buradaki konuşmalar ya gerçekten bir konuşmadır ya da tasviri bir konuşmadır. (Fahreddin Razi, zamahşeri:keşşaf)
⁶: "kada=قضي" fiili, "tamamladı" mânâsına gelir. Örneğin biri ölünce ömrünün tamamlanması sebebiyle de bu fiil kullanılır (müfredat : قضي Fahreddin Razi: Bakara 117)
⁷: Saffat 6. Ayetin dipnotuna bakınız.
⁸: Dini ve bilimi tam olarak bilmeyen kişiler, bu ayetlerde anlatılan yaratılışın bilime aykırı olduğunu düşünmüştür. Ancak ifadeler bilimle tamamen uyumludur. Şöyle ki: 9. Ayette, dünyanın iki günde yani dönemde oluştuğu anlatılmaktadır. Bu iki dönemin süresi belirtilmediği için bu alan hakkında söylenenler sadece yoruma dayanır. 10. Ayette ise, "baskıların" oluştuğu anlatılır. Bu baskılar ile kasıt edilenin ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyor olsak da dağlar olduğu tahmin ediliyor. Bu ifade de bilime uyumludur. Çünkü bilimsel araştırmalara göre, dağlar dünya ile eş zamanlı oluşmuş değildir. Dünyanın soğuma aşamasında dağların oluşmaya başladığı söylenmektedir. ( http://www.fizikmuh.com/7-maddede-daglar-nasil-olustu/ ) dikkat edilirse, gıdaların oluşumu Dağlardan sonra anlatılmıştır. Çünkü dünyanın soğuma aşamasında herhangi bir gıdanın oluşması beklenemez. Gıdanın oluşması için önce bitkilerin olması gerekir. Bitkiler de dünyada suyun oluşumundan sonra su altında hayat bulduğuna göre ( https://bilimfili.com/bitki-evrimi-karaya-ilk-cikanlar-bolum-1/ ) suyun oluşumunun ise dünyanın soğumasından sonra olduğuna göre (BBC dergi: okyanuslar nasıl oluştu?) ayette anlatıldığı üzere gıdalar, Dağlardan sonra oluşmuş olmalıdır.
11. ve 12. Ayet ise iki farklı olaylarla bağdaşır.
1- Atmosferin oluşumu:
Dr. Melik kara'nın, "yerküre ve atmosferin oluşumu" başlıklı yazısında Atmosferin oluşumu hakkında şunları söyler:
"... Bu bilgi ve verilere dayanarak pek çok teori geliştirilse de, bunların hepsindeki ortak olan husus, yerkürenin ilk ortaya çıktığında bir ateş topu gibi olduğu ve bir atmosferi
bulunmadığıdır....Dünyanın ikinci ve daha yoğun atmosferi dünyanın iç kısımlarındaki erimiş kayalardan volkanik aktiviteler yoluyla yüzeye çıkan gazlar tarafından oluşturulmuştur. Volkanların o zamanlarda çıkardığı gazların bileşimi ile bugünkü bileşiminin aynı olduğu varsayılmaktadır. Bu gazlar %80 su buharı (H2O), %10 karbondioksit (CO2) ve yüzde bir kaç azottur (N)..." Buradaki bilgilere göre, Dünya ilk oluştuğunda atmosferi yoktur, atmosfer zamanla oluşmuş ve duman/gaz/buhar halindedir. Yine aynı yazıdan anlaşılacağı üzere, tüm atmosferler aynı zamanda oluşmuş değildir. Başta duman halinde atmosfer, ayette belirtildiği zamanla yedi, yani birçok gök haline gelmiştir.
2- Gezegenlerin oluşumu:
Ayette "gök" mânâsına gelen "sema=سما" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılmıştır. Atın sırtına, çatıya, yağmura, buluta hatta yerden yukarıda olması sebebiyle otlara dahi "gök" yani "sema=سما" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet, müfredat: سما & ارض)
Buradaki "gök" ile kasıt bu nedenle gezegenler olabilir.
Bilimsel verilere göre "Gezegenler, merkezde oluşan Güneş’in çevresinde artakalan gaz ve tozdan meydana geldi. Bu toz ve gaz bulutu, başlangıçta Güneş’in çevresinde dönen, bir disk biçimini aldı.İlkel Güneş Sistemi’nde, toz parçaları bir araya gelerek “kondrül” denen küçük göktaşlarını oluşturdular. Kondrüller birbirleriyle ve çevrelerindeki toz parçalarıyla birleşerek “kondrit” denen göktaşlarını oluşturdu. Günümüzdeki göktaşlarının büyük bölümü de kondritlerdir. Kondritler birleşerek son aşamada “gezegencik” denen ilkel gezegenlere dönüştüler. Gezegencikler oluştuğunda artık ortada fazla gaz ve toz kalmamıştı. (kaynak: gezegenler gen.tr: gezegenlerin oluşumu)
Gezegenler gazdan (dumandan) oluşmaktadır. Tabi bu oluşum hemen bir anda olup bitmiş bir şey değildir. Dünya oluşum esnasında iken, diğer gezegenler de oluşum aşamasında idi. Fussilet 9-12 ayetlerinde anlatıldığı üzere, dünyada gıdalar oluşurken ve yaratılış devam ederken aynı esnada gezegenler dumandan oluşuyordu, yedi (birçok) sema olarak oluşumu tamamlandı.
Yedi (7) sayısı çokluk anlamında kullanılmıştır. Asıl anlamında kullanıldığını düşünürsek yine bilimsel açıdan çelişki çıkmaz. Güneş sisteminde sekiz gezegen vardır. (Dr. Melik kara, yerküre ve atmosferin oluşumu) Kur'an, dünyayı, Güneşi ve Ay'ı ayrı, yedi gezegeni ayrı olarak anlatır. Ay, gezegen değildir. Dünya (1) + yedi (7) gezegen= 8 gezegen yapar.
Tüm bunlar, şu anki bilimsel veriler ışığında yaptığım çıkarımlardır. Hatalı ise, bu benim hatamdır. Kur'an'ın ifadeleri yoruma açık olduğu için hata kur'an'da olmaz.
13- Artık, vazgeçtilerse "Sizi, Ad ve Semud'un şiddetli sesi/sarsıntısı benzeri bir şiddetli sese/sarsıntıya (karşı) uyardım." de.
14- Hani onlara önlerinden ve arkalarından "Ancak Allah'a kulluk edin" diye Elçiler gelmişti. Onlar "RAB'bimiz tercih etseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Şu halde biz, kendisiyle gönderildiğiniz [vahye] karşı Kafiriz [gerçeği örtenleriz]" dediler.
15- Ad'a gelince, şu halde onlar yerde [bölgede] haksızca büyüklük tasladı ve "kuvvet bakımından bizden daha şiddetli [güçlü] kimdir?" dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın, kuvvet bakımından kendilerinden daha şiddetli [güçlü] olduğunu hiç görmediler mi? Ayetlerimizi [mucizelerimizi] bile bile reddetmekte idiler.
16- Derken, dünya [ilk] hayatında utanç azabını kendilerine tattırmak için, Sarsar [dondurucu/uğultulu] bir rüzgarı kendilerine mutsuz günlerde gönderdik. Ahiret [son] azabı, kendileri yardım olunmaz bir haldeyken kesinlikle daha utanç vericidir.
17- Semud'a gelince, kendilerine yol gösterdik, ardından onlar rehbere karşı körlüğü beğendi [tercih etti]. Ardından, elde etmekte oldukları [şeyler] sebebiyle alçak azabın şiddetli sesi/sarsıntısı¹ kendilerini yakaladı.
1-4- 'Ha, Mim' Rahman [ve] Rahim(tarafın)dan bir kısım kısım indiriliştir. Kendi ayetleri açık-anlaşılır¹ bir kur'an olarak, bir müjde ve bir uyarıcı olarak, bilen herhangi bir millet için ayırt edilmiş/açıklanmış bir kitaptır.² Ardından, onların çoğunluğu vazgeçti. Artık, onlar işitmiyorlar.
¹: "arabiyyu=العربي" konuşmanın açık net-duru [anlaşılır] olan kısmıdır. (müfredat: عرب bkz: والعَرَبيُّ: الفصيح البيّن من الكلام) bir nevi "Halk arasında konuştuğunuz gibi karmaşık ve kuralsız bir dil olarak değil; apaçık, anlaşılır kurallı bir dil ile onu indirdik" anlamındadır.
²: "Ha, Mim" öznedir, "[kısım kısım] indiriliştir" [تنزيل] ifadesi birinci haberdir, "...bir kitaptır" [كتابٌ] ifadesi ikinci haberdir. Farklı gramer açıklamaları da yapılmıştır. "Rahman olandan, Rahim olandan [kısım kısım] indiriliş, kendi ayetleri düzgün-apaçık [bir dile sahip] bir kur'an olarak... açıklanmış bir kitaptır" manasına gelecek şekilde [تنزيل kelimesi müpteda, كتاب kelimesi Haber kabul edilerek] bir gramer açıklaması da yapılmıştır. (Zamahşeri: keşşaf, Nehhas: i'rab-ul kur'an)
5- "Kalplerimiz, bizi kendisine davet ettiğin [şeyden] yana bir kalkan içindedir, kulaklarımızın içinde bir ağırlık vardır ve bizimle senin aranda bir engel vardır. O halde eylemde bulun (bakalım!) gerçekten biz de eylemde bulunacağız." dediler.
6-7- "Ben, sadece sizin örneğinizde olan, bana Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahiy edilen bir beşerim. Artık, dosdoğru ona yönelin ve ondan bağışlanma dileyin. Zekatı vermeyen ve kendileri ahirete [son hayata karşı] kafir [gerçeğini örten] olan müşriklere [ortak koşanlara] yazıklar olsun! " de.
8- Gerçekten, inanmış ve düzgün-iyi eylemlerde bulunmuş olanlara (evet!) onlar için kesilmeyen-engellenmeyen bir ödül bulunanlardır.
9-12-"Gerçekten siz, yeri [dünyayı] iki gün (dönem)¹ içinde yaratanı mı cidden göz ardı ediyorsunuz? Ona denk(Tanrılar)mı sayıyorsunuz? İşte o, Alemlerin [varlıkların] RAB'bidir. Onun [yerin] içinde [yerin] üstünden ağırlıklar-dağlar² meydana getirdi, onun içini bereketlendirdi, onda isteyenler için eşit olarak dört gün (dönem) içinde onun [yerin] gıdalarını belirledi. Aynı zamanda³, bir duman halindeki göğe⁴ yöneldi. Ardından, ona [göğe] ve yere "Gönüllü olarak veya gönülsüz olarak ikiniz de gelin!" dedi. İkisi de "Gönüllü olarak ikimiz de geldik." dediler⁵. Ardından, onları iki gün (dönem) içinde yedi göğe (gezegene) tamamladı⁶. Her bir göğün (gezegenin) içine kendi işini vahiy etti. En yakın/ilk semayı, ışıklarla süslü olarak gösterdik⁷ ve Tam bir koruma olarak [koruduk]. İşte şu, devamlı üstün olanın, devamlı bilenin belirlemesidir." de.⁸
¹: "yevm= يوم" kelimesi eski sözlüklerde "dönem, çağ, evre" anlamında kullanılır. Bunu kur'an ayetleri ile de anlayabiliriz ;
Kur'an'ın pek çok ayetinde "kıyamet GÜNÜ (يوم القيامة)" ifadesi geçer (örnek :2/85)
Bu ayetlerde "gün" kelimesinin "dönem, zaman, evre" manasında olduğunu anlıyoruz. Çünkü kıyametin 24 saatlik bir zaman diliminden oluşmadığını biliyoruz.
Ayrıca bir diğer delil de Kur'an'a göre zaman görecelidir.
Bunu şu ayetlerden anlayabiliriz ;
Mearic 4 "süresi 50.000 yıl olan 1 günde ona yükselir"
Hac 47 "Allah katında 1 gün sizin saydığınız 1000 yıl gibidir"
Bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Zaman görecelidir.
Arapçada 1000, 50.000 gibi sayılar çokluktan kinayedir. Bu ayetlerde 1 günün çok uzun yıllara denk olarak göreceli olduğu açıkça belirtiliyor. Demekki "gün" ile kasıt "dönem"dir.
²: "revasiye=رواسي" kelimesi "resev=رسو" kelimesinin çoğul halidir. Bu kelime "ağırlık" manasındadır.
Örneğin:
"القت السحابة مراسيها
Bulutlar, ağırlıklarını attı" (müfredat : رسو)
Yani "yağmur ağırlığını bıraktı" denir. Naziat 32. Ayette "dağları ağırlaştırdı/yerine oturttu (أرساها)" manasında bu kelime fiil olarak kullanılır. "yerde bulunan ağırlıklar" denilince, genel olarak dağlar anlaşıldığı için bu kelimeye "dağlar" manası verilmiştir.
Bu ayet, kıvrılma yoluyla oluşan dağları çok isabetli bir şekilde tarif etmiştir. Kıtaların kayması sonucu çarpışan kıtalar zamanla kıvrılma veya kırılma yoluyla dağları oluşturur. (bkz: yitim zonu (subduction) orojonez,)
³: "summe=ثم" kelimesinin "sonra" anlamıyla sınırlı olmayıp yerine göre "ve, bir de, aynı zamanda, Dahası" gibi anlamlara geldiği daha önceden de ifade edildi. Bkz: Enam 154. Ayet ve ilgili ayet kurtubi tefsiri, bu kelimenin "ve" anlamında olduğu belirtilmiştir.
Örneğin yunus 46. ayette "onların dönüşü sadece bizedir, sonra/aynı zamanda (*) Allah onların yaptıklarına karşı devamlı şahittir" denilir. Buradaki "Sonra/aynı zamanda" kısmında "summe=ثم" kelimesine "Sonra" anlamı verilirse sanki "Allah önceden onların eylemlerini şahit değildi" gibi bir anlam çıkmaktadır. Dolayısıyla bu ayette "Sonra" anlamında kullanılmamıştır.
Bir başka örnek ise şudur Enam 11. Ayette "Yeryüzünde gezin aynı zamanda(*) yalanlayan kimselerin sonucunun nasıl olduğuna bakın" kısmında "aynı zamanda" manası verilen kelime "summe=ثم" kelimesidir. Bu ayet "önce gezin ondan sonra bakın" anlamında değil "gezin ve aynı zamanda yalanlayan kimselerin sonucunun nasıl olduğuna bakın" anlamındadır.
Ayrıca ilgili Ayetteki "summe=ثم" kelimesine "sonra" anlamı verilirse, ayette 6 değil, 8 günde (dönemde) bir yaratılış çıkmaktadır. Bu da 6 günde (dönemde) yaratılışın gerçekleştiğini belirten ayetlerle (Araf 54, Hud 7) Bundan dolayı bu kelimeyi "aynı zamanda" anlamında kabul etmek gerekir. Kadı beydavi de [V. 1286] bu ayette "sonra" anlamında olmadığını söylemiştir.
⁴: Ayette "gök" mânâsına gelen "sema=سما" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılmıştır. Atın sırtına, çatıya, yağmura, buluta hatta yerden yukarıda olması sebebiyle otlara dahi "gök" yani "sema=سما" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet, müfredat: سما & ارض) bundan dolayı ayette anlatılan "gök" atmosfer, gezegen veya yerden yukarıda olan başka bir şey olabilir.
⁵: Buradaki konuşmalar ya gerçekten bir konuşmadır ya da tasviri bir konuşmadır. (Fahreddin Razi, zamahşeri:keşşaf)
⁶: "kada=قضي" fiili, "tamamladı" mânâsına gelir. Örneğin biri ölünce ömrünün tamamlanması sebebiyle de bu fiil kullanılır (müfredat : قضي Fahreddin Razi: Bakara 117)
⁷: Saffat 6. Ayetin dipnotuna bakınız.
⁸: Dini ve bilimi tam olarak bilmeyen kişiler, bu ayetlerde anlatılan yaratılışın bilime aykırı olduğunu düşünmüştür. Ancak ifadeler bilimle tamamen uyumludur. Şöyle ki: 9. Ayette, dünyanın iki günde yani dönemde oluştuğu anlatılmaktadır. Bu iki dönemin süresi belirtilmediği için bu alan hakkında söylenenler sadece yoruma dayanır. 10. Ayette ise, "baskıların" oluştuğu anlatılır. Bu baskılar ile kasıt edilenin ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyor olsak da dağlar olduğu tahmin ediliyor. Bu ifade de bilime uyumludur. Çünkü bilimsel araştırmalara göre, dağlar dünya ile eş zamanlı oluşmuş değildir. Dünyanın soğuma aşamasında dağların oluşmaya başladığı söylenmektedir. ( http://www.fizikmuh.com/7-maddede-daglar-nasil-olustu/ ) dikkat edilirse, gıdaların oluşumu Dağlardan sonra anlatılmıştır. Çünkü dünyanın soğuma aşamasında herhangi bir gıdanın oluşması beklenemez. Gıdanın oluşması için önce bitkilerin olması gerekir. Bitkiler de dünyada suyun oluşumundan sonra su altında hayat bulduğuna göre ( https://bilimfili.com/bitki-evrimi-karaya-ilk-cikanlar-bolum-1/ ) suyun oluşumunun ise dünyanın soğumasından sonra olduğuna göre (BBC dergi: okyanuslar nasıl oluştu?) ayette anlatıldığı üzere gıdalar, Dağlardan sonra oluşmuş olmalıdır.
11. ve 12. Ayet ise iki farklı olaylarla bağdaşır.
1- Atmosferin oluşumu:
Dr. Melik kara'nın, "yerküre ve atmosferin oluşumu" başlıklı yazısında Atmosferin oluşumu hakkında şunları söyler:
"... Bu bilgi ve verilere dayanarak pek çok teori geliştirilse de, bunların hepsindeki ortak olan husus, yerkürenin ilk ortaya çıktığında bir ateş topu gibi olduğu ve bir atmosferi
bulunmadığıdır....Dünyanın ikinci ve daha yoğun atmosferi dünyanın iç kısımlarındaki erimiş kayalardan volkanik aktiviteler yoluyla yüzeye çıkan gazlar tarafından oluşturulmuştur. Volkanların o zamanlarda çıkardığı gazların bileşimi ile bugünkü bileşiminin aynı olduğu varsayılmaktadır. Bu gazlar %80 su buharı (H2O), %10 karbondioksit (CO2) ve yüzde bir kaç azottur (N)..." Buradaki bilgilere göre, Dünya ilk oluştuğunda atmosferi yoktur, atmosfer zamanla oluşmuş ve duman/gaz/buhar halindedir. Yine aynı yazıdan anlaşılacağı üzere, tüm atmosferler aynı zamanda oluşmuş değildir. Başta duman halinde atmosfer, ayette belirtildiği zamanla yedi, yani birçok gök haline gelmiştir.
2- Gezegenlerin oluşumu:
Ayette "gök" mânâsına gelen "sema=سما" kelimesi, yerden yukarıda olan her şey için kullanılmıştır. Atın sırtına, çatıya, yağmura, buluta hatta yerden yukarıda olması sebebiyle otlara dahi "gök" yani "sema=سما" denilmiştir. (kurtubi, bakara 19. Ayet, müfredat: سما & ارض)
Buradaki "gök" ile kasıt bu nedenle gezegenler olabilir.
Bilimsel verilere göre "Gezegenler, merkezde oluşan Güneş’in çevresinde artakalan gaz ve tozdan meydana geldi. Bu toz ve gaz bulutu, başlangıçta Güneş’in çevresinde dönen, bir disk biçimini aldı.İlkel Güneş Sistemi’nde, toz parçaları bir araya gelerek “kondrül” denen küçük göktaşlarını oluşturdular. Kondrüller birbirleriyle ve çevrelerindeki toz parçalarıyla birleşerek “kondrit” denen göktaşlarını oluşturdu. Günümüzdeki göktaşlarının büyük bölümü de kondritlerdir. Kondritler birleşerek son aşamada “gezegencik” denen ilkel gezegenlere dönüştüler. Gezegencikler oluştuğunda artık ortada fazla gaz ve toz kalmamıştı. (kaynak: gezegenler gen.tr: gezegenlerin oluşumu)
Gezegenler gazdan (dumandan) oluşmaktadır. Tabi bu oluşum hemen bir anda olup bitmiş bir şey değildir. Dünya oluşum esnasında iken, diğer gezegenler de oluşum aşamasında idi. Fussilet 9-12 ayetlerinde anlatıldığı üzere, dünyada gıdalar oluşurken ve yaratılış devam ederken aynı esnada gezegenler dumandan oluşuyordu, yedi (birçok) sema olarak oluşumu tamamlandı.
Yedi (7) sayısı çokluk anlamında kullanılmıştır. Asıl anlamında kullanıldığını düşünürsek yine bilimsel açıdan çelişki çıkmaz. Güneş sisteminde sekiz gezegen vardır. (Dr. Melik kara, yerküre ve atmosferin oluşumu) Kur'an, dünyayı, Güneşi ve Ay'ı ayrı, yedi gezegeni ayrı olarak anlatır. Ay, gezegen değildir. Dünya (1) + yedi (7) gezegen= 8 gezegen yapar.
Tüm bunlar, şu anki bilimsel veriler ışığında yaptığım çıkarımlardır. Hatalı ise, bu benim hatamdır. Kur'an'ın ifadeleri yoruma açık olduğu için hata kur'an'da olmaz.
13- Artık, vazgeçtilerse "Sizi, Ad ve Semud'un şiddetli sesi/sarsıntısı benzeri bir şiddetli sese/sarsıntıya (karşı) uyardım." de.
14- Hani onlara önlerinden ve arkalarından "Ancak Allah'a kulluk edin" diye Elçiler gelmişti. Onlar "RAB'bimiz tercih etseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Şu halde biz, kendisiyle gönderildiğiniz [vahye] karşı Kafiriz [gerçeği örtenleriz]" dediler.
15- Ad'a gelince, şu halde onlar yerde [bölgede] haksızca büyüklük tasladı ve "kuvvet bakımından bizden daha şiddetli [güçlü] kimdir?" dediler. Kendilerini yaratan Allah'ın, kuvvet bakımından kendilerinden daha şiddetli [güçlü] olduğunu hiç görmediler mi? Ayetlerimizi [mucizelerimizi] bile bile reddetmekte idiler.
16- Derken, dünya [ilk] hayatında utanç azabını kendilerine tattırmak için, Sarsar [dondurucu/uğultulu] bir rüzgarı kendilerine mutsuz günlerde gönderdik. Ahiret [son] azabı, kendileri yardım olunmaz bir haldeyken kesinlikle daha utanç vericidir.
17- Semud'a gelince, kendilerine yol gösterdik, ardından onlar rehbere karşı körlüğü beğendi [tercih etti]. Ardından, elde etmekte oldukları [şeyler] sebebiyle alçak azabın şiddetli sesi/sarsıntısı¹ kendilerini yakaladı.
¹: Aslen "şiddetli ses ve büyük hiddet" manasında (Ragıp isfehani: Müfredat & İbni faris Mekayısi-l lugat: صعق) olan bu kelime "ölüm, ateş, azap" manasında da kullanılır.
18- İnanmış ve korunup sakınmakta olanları kurtardık.
19- Allah'ın düşmanlarının ateşe doğru [getirilip] toplanıp¹, ardından onların düzenlenecekleri günü [an]!
¹: "nahşuru e'adeallahi=نَحشُر اعداء الله " şeklinde de okunmuştur. (Verş mushafı) "Allah'ın düşmanlarını toplayacağımız..." anlamındadır. Mana olarak ikisi de aynıdır. Birinde faili meçhul olarak Allah'ın toplayacağı; diğerinde ise faili malum olarak, yücelik gereğince çoğul formu kullanılarak Allah'ın toplayacağı anlatılmıştır.
20- Sonunda ona [ateşe] geldikleri zaman, bulunmakta oldukları eylemleri sebebiyle kendilerinin işitmesi, bakışları ve ciltleri kendilerine karşı şahitlik etti.
21- Onlar da ciltlerine "Neden bize karşı şahitlik ettiniz?" dediler. [ciltleri] "Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Hâlbuki, ilk defasında sizi yarattı. Sadece onun [emrine] geri döndürülürsünüz." dedi.
22- İşitmenizin bakışlarınızın ve ciltlerinizin size karşı şahitlik etmesinden gizlenmekte değildiniz; fakat eylemlerinizin çoğunu Allah'ın bilmediğini düşündünüz.¹
¹: "zeamtum=ظعمتم" şeklinde yani "Allah'ın bilmediğini iddia ettiniz" manasında da okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf)
23- İşte şu düşünceniz¹ -ki o RAB'biniz hakkındaki düşüncenizdir- sizi bitirdi. Ardından, kaybedenlerden olarak sabahladınız.
¹: "ze'likum=ذلكم" müpteda, "zanentum=ظننتم" bedel, "erdekum=ارداكم" haberdir
(Zamahşeri: keşşaf)
24- Artık sabır edebilirlerse, ateş kendileri için bir duraktır. Hoşnutluk isterlerse/sızlanırlarsa, onlar hoşnut edileceklerden [şikayetleri giderileceklerden] değildir.
25- (Eylemleri sebebiyle)¹ onlara bir takım yoldaşları kafadar yaptık. Ardından [o yoldaşları] önlerindekilerini ve arkalarındakilerini süsledi. Kendilerinden önceki cin ve insan[türün]den gelip geçmiş toplulukların sözü, kendilerine Hak [gerekli] oldu. Gerçekten onlar, kaybedenlerden oldular.
¹: "Allah, bununla ancak hadlerini aşanlara yolu kaybettirir" (bakara 26), "Allah, hadlerini aşanlar milletine yol göstermez" (tevbe 80), "Allah, zalimler milletine yol göstermez" (tevbe 109), "Allah, samimi bir şekilde kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor" (Rad 27) ayetleri ve bu ayetin bağlamında anlatılan ifadelerden anlaşıldığı üzere : onlara kötü eylemleri sebebiyle Allah bir takım yoldaşları kendilerine kafadar yapıp onlara azap sözünün hak olmasını sağlamıştır; kendi keyfi sebebiyle değil.
26- Gerçeği örtmüş olanlar "Bu kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında boş konuşun. Belki galip gelirsiniz." dediler.
27- O halde, Gerçeği örtmüş olanlara şiddetli bir azabı mutlaka ama mutlaka tattırıracağız. Onları, bulunmakta oldukları eylemlerin en kötüsünü mutlaka ama mutlaka karşılık olarak vereceğiz.
28- İşte bu, Allah'ın düşmanlarının karşılığıdır yani ateştir.¹ Onlara, karşılık olarak Ayetlerimizi bile bile reddetmekte olmaları sebebiyle kalıcı olan yurt vardır.
¹: "En-nar=النار" kelimesi, "ceza=جزا" kelimesinden bedeldir. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
29- Gerçeği örtmüş olanlar "RAB'bimiz! Cin ve insan[türün]den bize yolu kaybettirmiş olanları göster ki aşağılardan olmaları için onları ayaklarımızın altına alalım" dediler.
30-32- Gerçek şu ki, "RAB'bimiz Allah'tır" demiş, sonra dosdoğru yönelmiş olanlara (evet!) onlara Melekler "korkmayın! Üzülmeyin! Size söz verilmekte olan cennet ile müjde bulun [sevinin]. Biz, Dünya [ilk] hayatında ve ahirette [son'da] sizin velileriniziz. Onda, sizin için kendi benlikleriniz neyi çokça arzuluyorsa o vardır. Çok bağışlayan [ve] bir rahim[tarafın]dan bir ağırlama olarak, sizin için onda ne iddia [talep] ederseniz o vardır. " diye kısım kısım inerler.
33- Bir söz bakımından, Allah'a davet etmiş, düzgün-iyi eylemde bulunmuş ve "gerçekten ben, teslim olanlardanım [Müslümanlardanım]" demiş olandan daha güzel olan kimdir?
34- Güzellik [iyilik] de¹ çirkinlik [kötülük] de eşit olmaz. En güzel olanla savun. Bir bakarsın ki, seninle kendisi arasında bir düşmanlık olan kişi sanki çok sıcak bir veli [olmuştur].²
¹: Genellikle "iyilik ve kötülük eşit olmaz" anlamında meal edilmiş ve arada bulunan "la=لا"'nın zaid olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir). Zaid olmadığı da söylenmiştir. (zamahşeri: keşşaf) Çeviride zaid olmadığı yönünde çeviri yapılmıştır. Bir nevi "iyilik de, kötülük de kendi içinde derece derecedir. İyiliğin en güzeli ile (kötülüğü) def et" denilmiştir.
²: Psikolojide buna "Benjamin Franklin etkisi" denilir.
35- Buna [bu güzel davranışa] ancak sabır etmiş olanlar kavuşturulur. Buna [bu güzel davranışa] ancak belirlenmiş çok büyük bir pay sahibi kavuşturulur.
36- Eğer, şeytandan bir bozma girişimi sana gelirse, Allah'a sığınmayı dile. Gerçekten o devamlı işitendir, devamlı bilendir.
37- Gece, Gündüz, Güneş ve Ay onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Eğer, sadece ona [Allah'a] kulluk etmekteyseniz, Güneşe ve Ay'a secde etmeyin, onları yaratmış olan Allah'a secde edin.
38- Artık, büyüklük tasladılarsa, [bilsinler ki] RAB'binin katındakiler, gecede ve gündüzde onu bıkmadan tenzih eder.
39- Onun ayetlerinden [biri de şudur] : yeri [dünyayı] boynu bükük [kuru] bir halde görürsün. Onun [yerin] üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Gerçekten, ona [yere] hayat veren, mutlaka ölülerin dirilticisidir. Gerçekten o, her şeye imkanı olandır.
40- Gerçek şu ki, ayetlerimiz [mucizelerimiz] hakkında [doğruluktan] sapanlar, bize karşı saklanamazlar. O halde, ateşin içine atılan kimse mi yoksa kıyamet gününde emin/güvende olarak gelen kimse mi daha iyidir (hayırlıdır)? Tercih ettiğiniz eylemde bulunun [bakalım]! Gerçekten o, eylemlerinizi devamlı görendir.
41-42- Gerçek şu ki, [sapanlar]¹ yani zikrin [kur'an'ın hak olduğu gerçeğini] kendilerine geldiği zaman göz ardı etmiş olanlar [bize karşı saklanamazlar]. Gerçekten o (kur'an) 'Yalan'ın kendisine ne önünden ne arkasından [hiçbir tarafından] gelemeyeceği [kadar] üstün; kısım kısım indirilişi hakim/hikmetli olan, övgüye layık olan[tarafın]dan [gerçekleşmiş] bir kitaptır.
¹: bu ayetin ilk kısmı, önceki ayette geçen "[doğruluktan] sapan kimseler" [الذين يلحدون...] ifadesinden bedeldir. (Zamahşeri: keşşaf)
43- Sana ne söyleniyorsa ancak senden önceki Elçiler'e söylenmiş [olanlar söyleniyor].¹ Gerçekten Efendin, cidden bir bağışlama sahibidir ve can yakıcı bir sonuç [ceza] sahibidir.
¹: En başından beri Elçiler'e vahiy edilen ne ise aynısı da peygamberimize vahiy edilmiştir. Dolayısıyla, bugün elimize ulaşan eski kitaplarda ve tabletlerde anlatılan olayların kur'an ile paralellik göstermesi gayet normaldir. İşin mucizevi olan kısmı şudur: kur'an, eski metinlerin zaman içinde - metin olarak değil, anlam bakımından - tahrif edildiğini belirtirken peygamberimiz bu metinlerin içinden sadece doğru olanları söylemiştir. Okuma yazma bilmeyen, bilse de bu metinlerin tamamına ulaşma imkanı olmayan, ulaşsa da içindeki doğru ve yanlış bilgileri ayırt edecek herhangi bir bilgiye ulaşması mümkün olmayan bir kişinin (peygamberimizin) bu kitaplarda anlatılanların olayların içinden sadece gerçekleri söylemesi bir mucizedir.
"Peki anlatılanlar gerçek olduğunu nasıl biliyoruz?"
Zamanla gelişen bilimin kur'an'ı doğrulaması sayesinde biliyoruz.
44- Şayet onu [zikri] anlaşılamaz-karışık¹ bir kur'an yapsaydık, "Ayetlerinin açıklanmış olması gerekmez miydi? (Kitap gerçekten de) anlaşılmaz-karışık bir [dil sahibi] mi?¹ (hâlbuki muhatapları) açık-anlaşılır bir [dil sahibi]." derlerdi mutlaka! "O, inanmış olanlar için bir rehber ve bir şifadır. İnanmayanlara [gelince] o, kendilerine bir körlük iken, onların kulaklarının içinde bir ağırlık vardır. İşte onlar, çok uzak bir mekandan seslenilirler." de.
¹: "ea'cemi=أعجمي" kelimesi, konuştuğu anlaşılmayan anlamına gelir. (Zamahşeri:keşşaf, beydavi) "arabbiyyen=عربيا" konuşmanın, açık-duru net [anlaşılır] olan kısmı (müfredat : عرب) olduğuna göre, bunun zıttı olarak kullanılan "ea'cemi=أعجمي" kelimesinin bu anlamda olması gerekir. Devamında "...ayetlerinin açıklanması gerekmez miydi?" ifadesi de, bu kelimenin "anlaşılamaz-karışık" anlamında olduğunu ispatlıyor.
45- Elbetteki Musa'ya kitabı vermiştik. Ardından onun [o kitabın] hakkında ayrılığa düşüldü. Şayet, RAB'bin [tarafın]dan öne geçmiş bir kelime olmasaydı, onların aralarında mutlaka karar verilirdi. Gerçekten onlar, ondan yana, şüphelendirici bir kararsızlığın mutlaka içindedirler.
46- RAB'bin kullara asla zulüm edici değilken kim düzgün-iyi bir eylemde bulunduysa, kendi benliğinin lehinedir; Kim çirkinlik [kötülük] yaparsa, kendi aleyhinedir.
47- Saat'in (kıyametin) bilgisi, sadece ona geri döndürülür. Ürünlerden kendi kabuğundan çıkan ne varsa, dişi[türün]den taşıyan [hamile kalan] ne varsa ve de bırakan [doğuran] ne varsa ancak onun bilgisiyledir. Onlara, "Ortaklarım (!) nerede?" [diye] seslenildiği gün, "Sana ilan ettik: bizden hiçbir şahit yoktur" dediler.
48- Önceden dua etmekte oldukları [şeyler] kendilerinden kaybolup gitti. Kendileri için, hiçbir ayıklanış [kaçış] olmadığını düşündüler.
49- İnsan, iyi olan hiçbir duadan bıkmaz. Kendisine şer temas ederse, artık [o] umutsuzdur, beklentisizdir.
50- Şayet, kendisine temas eden zarardan sonra bizden olan bir rahmeti kendisine tattırsak, mutlaka ama mutlaka "Bu benimdir. Saatin ayağa kalkacağını [gerçekleşeceğini] düşünmüyorum. Şayet, RAB'bime geri döndürüldüysem, onun katında benim için mutlaka en güzeli vardır" der. Gerçeği örtmüş olanlara mutlaka ama mutlaka kendilerinin eylemlerini haber vereceğiz. Onlara mutlaka ama mutlaka sert bir azaptan tattırıracağız.
51- İnsan bir nimet verdiğimiz zaman, vazgeçer ve yanını döner [yüz çevirir]. Kendisine kötülük (şer) temas ettiği zaman, [bir bakarsın ki] o uzun uzadıya bir dua sahibidir.
52- "Bana haber verin: Eğer, o Allah'ın katından idiyse, sonra siz onu göz ardı etmişseniz, [bu durumda] çok uzak bir cepheleşmenin içindeki kimseden daha çok yolu kaybetmiş olan kimdir?" de.
53- Onun (kur'an'ın) Hak [gerçek] olduğu, kendilerine açıkça belli oluncaya kadar, ufuklarda¹ [her yönden] ve kendi benliklerinde Ayetlerimizi [işaretlerimizi] kendilerine göstereceğiz. RAB'binin, her şeye devamlı bir şahit olması hiç yetmedi mi?
¹: "her yönden" anlamındadır. (müfredat : افق) bu ayetin de belirttiği üzere bugün Astronomi, kozmoloji, tarih, arkeoloji gibi pek çok bilim dalında kur'an ayetlerini görüyoruz. Bkz: evrenin tekillikten gelmesi (Enbiya 30), Güneş ve Ay'ın yörüngelerinin doğru tarif edilmesi (yasin 38-40, şems 1-2) evrenin genişlemesi (zariyat 47) gezegenlerin veya atmosferin oluşumu (fussilet 9-12, Naziat 29-32) insanın anne rahminde oluşum sırası doğru anlatım (müminun 14) Ay'ın kendi ışığı olmayıp güneşten aldığı ışığı yansıtması (yunus 5) dünyanın veya kıtaların hareketi (Neml 88, Naziat 32) canlılığın suda başlaması (Nur 45).
54- Dikkat! Gerçekten onlar, RAB'lerinin karşılaşmasından yana bir kararsızlık içindedir. Dikkat! Gerçekten o, her şeyi devamlı kuşatandır.
18- İnanmış ve korunup sakınmakta olanları kurtardık.
19- Allah'ın düşmanlarının ateşe doğru [getirilip] toplanıp¹, ardından onların düzenlenecekleri günü [an]!
¹: "nahşuru e'adeallahi=نَحشُر اعداء الله " şeklinde de okunmuştur. (Verş mushafı) "Allah'ın düşmanlarını toplayacağımız..." anlamındadır. Mana olarak ikisi de aynıdır. Birinde faili meçhul olarak Allah'ın toplayacağı; diğerinde ise faili malum olarak, yücelik gereğince çoğul formu kullanılarak Allah'ın toplayacağı anlatılmıştır.
20- Sonunda ona [ateşe] geldikleri zaman, bulunmakta oldukları eylemleri sebebiyle kendilerinin işitmesi, bakışları ve ciltleri kendilerine karşı şahitlik etti.
21- Onlar da ciltlerine "Neden bize karşı şahitlik ettiniz?" dediler. [ciltleri] "Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Hâlbuki, ilk defasında sizi yarattı. Sadece onun [emrine] geri döndürülürsünüz." dedi.
22- İşitmenizin bakışlarınızın ve ciltlerinizin size karşı şahitlik etmesinden gizlenmekte değildiniz; fakat eylemlerinizin çoğunu Allah'ın bilmediğini düşündünüz.¹
¹: "zeamtum=ظعمتم" şeklinde yani "Allah'ın bilmediğini iddia ettiniz" manasında da okunmuştur. (zamahşeri:keşşaf)
23- İşte şu düşünceniz¹ -ki o RAB'biniz hakkındaki düşüncenizdir- sizi bitirdi. Ardından, kaybedenlerden olarak sabahladınız.
¹: "ze'likum=ذلكم" müpteda, "zanentum=ظننتم" bedel, "erdekum=ارداكم" haberdir
(Zamahşeri: keşşaf)
24- Artık sabır edebilirlerse, ateş kendileri için bir duraktır. Hoşnutluk isterlerse/sızlanırlarsa, onlar hoşnut edileceklerden [şikayetleri giderileceklerden] değildir.
25- (Eylemleri sebebiyle)¹ onlara bir takım yoldaşları kafadar yaptık. Ardından [o yoldaşları] önlerindekilerini ve arkalarındakilerini süsledi. Kendilerinden önceki cin ve insan[türün]den gelip geçmiş toplulukların sözü, kendilerine Hak [gerekli] oldu. Gerçekten onlar, kaybedenlerden oldular.
¹: "Allah, bununla ancak hadlerini aşanlara yolu kaybettirir" (bakara 26), "Allah, hadlerini aşanlar milletine yol göstermez" (tevbe 80), "Allah, zalimler milletine yol göstermez" (tevbe 109), "Allah, samimi bir şekilde kendisine yönelen kimseye yol gösteriyor" (Rad 27) ayetleri ve bu ayetin bağlamında anlatılan ifadelerden anlaşıldığı üzere : onlara kötü eylemleri sebebiyle Allah bir takım yoldaşları kendilerine kafadar yapıp onlara azap sözünün hak olmasını sağlamıştır; kendi keyfi sebebiyle değil.
26- Gerçeği örtmüş olanlar "Bu kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında boş konuşun. Belki galip gelirsiniz." dediler.
27- O halde, Gerçeği örtmüş olanlara şiddetli bir azabı mutlaka ama mutlaka tattırıracağız. Onları, bulunmakta oldukları eylemlerin en kötüsünü mutlaka ama mutlaka karşılık olarak vereceğiz.
28- İşte bu, Allah'ın düşmanlarının karşılığıdır yani ateştir.¹ Onlara, karşılık olarak Ayetlerimizi bile bile reddetmekte olmaları sebebiyle kalıcı olan yurt vardır.
¹: "En-nar=النار" kelimesi, "ceza=جزا" kelimesinden bedeldir. (Nehhas: i'rab-ul kur'an)
29- Gerçeği örtmüş olanlar "RAB'bimiz! Cin ve insan[türün]den bize yolu kaybettirmiş olanları göster ki aşağılardan olmaları için onları ayaklarımızın altına alalım" dediler.
30-32- Gerçek şu ki, "RAB'bimiz Allah'tır" demiş, sonra dosdoğru yönelmiş olanlara (evet!) onlara Melekler "korkmayın! Üzülmeyin! Size söz verilmekte olan cennet ile müjde bulun [sevinin]. Biz, Dünya [ilk] hayatında ve ahirette [son'da] sizin velileriniziz. Onda, sizin için kendi benlikleriniz neyi çokça arzuluyorsa o vardır. Çok bağışlayan [ve] bir rahim[tarafın]dan bir ağırlama olarak, sizin için onda ne iddia [talep] ederseniz o vardır. " diye kısım kısım inerler.
33- Bir söz bakımından, Allah'a davet etmiş, düzgün-iyi eylemde bulunmuş ve "gerçekten ben, teslim olanlardanım [Müslümanlardanım]" demiş olandan daha güzel olan kimdir?
34- Güzellik [iyilik] de¹ çirkinlik [kötülük] de eşit olmaz. En güzel olanla savun. Bir bakarsın ki, seninle kendisi arasında bir düşmanlık olan kişi sanki çok sıcak bir veli [olmuştur].²
¹: Genellikle "iyilik ve kötülük eşit olmaz" anlamında meal edilmiş ve arada bulunan "la=لا"'nın zaid olduğu söylenmiştir. (zad'ul mesir). Zaid olmadığı da söylenmiştir. (zamahşeri: keşşaf) Çeviride zaid olmadığı yönünde çeviri yapılmıştır. Bir nevi "iyilik de, kötülük de kendi içinde derece derecedir. İyiliğin en güzeli ile (kötülüğü) def et" denilmiştir.
²: Psikolojide buna "Benjamin Franklin etkisi" denilir.
35- Buna [bu güzel davranışa] ancak sabır etmiş olanlar kavuşturulur. Buna [bu güzel davranışa] ancak belirlenmiş çok büyük bir pay sahibi kavuşturulur.
36- Eğer, şeytandan bir bozma girişimi sana gelirse, Allah'a sığınmayı dile. Gerçekten o devamlı işitendir, devamlı bilendir.
37- Gece, Gündüz, Güneş ve Ay onun ayetlerinden[mucizelerinden]dir. Eğer, sadece ona [Allah'a] kulluk etmekteyseniz, Güneşe ve Ay'a secde etmeyin, onları yaratmış olan Allah'a secde edin.
38- Artık, büyüklük tasladılarsa, [bilsinler ki] RAB'binin katındakiler, gecede ve gündüzde onu bıkmadan tenzih eder.
39- Onun ayetlerinden [biri de şudur] : yeri [dünyayı] boynu bükük [kuru] bir halde görürsün. Onun [yerin] üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Gerçekten, ona [yere] hayat veren, mutlaka ölülerin dirilticisidir. Gerçekten o, her şeye imkanı olandır.
40- Gerçek şu ki, ayetlerimiz [mucizelerimiz] hakkında [doğruluktan] sapanlar, bize karşı saklanamazlar. O halde, ateşin içine atılan kimse mi yoksa kıyamet gününde emin/güvende olarak gelen kimse mi daha iyidir (hayırlıdır)? Tercih ettiğiniz eylemde bulunun [bakalım]! Gerçekten o, eylemlerinizi devamlı görendir.
41-42- Gerçek şu ki, [sapanlar]¹ yani zikrin [kur'an'ın hak olduğu gerçeğini] kendilerine geldiği zaman göz ardı etmiş olanlar [bize karşı saklanamazlar]. Gerçekten o (kur'an) 'Yalan'ın kendisine ne önünden ne arkasından [hiçbir tarafından] gelemeyeceği [kadar] üstün; kısım kısım indirilişi hakim/hikmetli olan, övgüye layık olan[tarafın]dan [gerçekleşmiş] bir kitaptır.
¹: bu ayetin ilk kısmı, önceki ayette geçen "[doğruluktan] sapan kimseler" [الذين يلحدون...] ifadesinden bedeldir. (Zamahşeri: keşşaf)
43- Sana ne söyleniyorsa ancak senden önceki Elçiler'e söylenmiş [olanlar söyleniyor].¹ Gerçekten Efendin, cidden bir bağışlama sahibidir ve can yakıcı bir sonuç [ceza] sahibidir.
¹: En başından beri Elçiler'e vahiy edilen ne ise aynısı da peygamberimize vahiy edilmiştir. Dolayısıyla, bugün elimize ulaşan eski kitaplarda ve tabletlerde anlatılan olayların kur'an ile paralellik göstermesi gayet normaldir. İşin mucizevi olan kısmı şudur: kur'an, eski metinlerin zaman içinde - metin olarak değil, anlam bakımından - tahrif edildiğini belirtirken peygamberimiz bu metinlerin içinden sadece doğru olanları söylemiştir. Okuma yazma bilmeyen, bilse de bu metinlerin tamamına ulaşma imkanı olmayan, ulaşsa da içindeki doğru ve yanlış bilgileri ayırt edecek herhangi bir bilgiye ulaşması mümkün olmayan bir kişinin (peygamberimizin) bu kitaplarda anlatılanların olayların içinden sadece gerçekleri söylemesi bir mucizedir.
"Peki anlatılanlar gerçek olduğunu nasıl biliyoruz?"
Zamanla gelişen bilimin kur'an'ı doğrulaması sayesinde biliyoruz.
44- Şayet onu [zikri] anlaşılamaz-karışık¹ bir kur'an yapsaydık, "Ayetlerinin açıklanmış olması gerekmez miydi? (Kitap gerçekten de) anlaşılmaz-karışık bir [dil sahibi] mi?¹ (hâlbuki muhatapları) açık-anlaşılır bir [dil sahibi]." derlerdi mutlaka! "O, inanmış olanlar için bir rehber ve bir şifadır. İnanmayanlara [gelince] o, kendilerine bir körlük iken, onların kulaklarının içinde bir ağırlık vardır. İşte onlar, çok uzak bir mekandan seslenilirler." de.
¹: "ea'cemi=أعجمي" kelimesi, konuştuğu anlaşılmayan anlamına gelir. (Zamahşeri:keşşaf, beydavi) "arabbiyyen=عربيا" konuşmanın, açık-duru net [anlaşılır] olan kısmı (müfredat : عرب) olduğuna göre, bunun zıttı olarak kullanılan "ea'cemi=أعجمي" kelimesinin bu anlamda olması gerekir. Devamında "...ayetlerinin açıklanması gerekmez miydi?" ifadesi de, bu kelimenin "anlaşılamaz-karışık" anlamında olduğunu ispatlıyor.
45- Elbetteki Musa'ya kitabı vermiştik. Ardından onun [o kitabın] hakkında ayrılığa düşüldü. Şayet, RAB'bin [tarafın]dan öne geçmiş bir kelime olmasaydı, onların aralarında mutlaka karar verilirdi. Gerçekten onlar, ondan yana, şüphelendirici bir kararsızlığın mutlaka içindedirler.
46- RAB'bin kullara asla zulüm edici değilken kim düzgün-iyi bir eylemde bulunduysa, kendi benliğinin lehinedir; Kim çirkinlik [kötülük] yaparsa, kendi aleyhinedir.
47- Saat'in (kıyametin) bilgisi, sadece ona geri döndürülür. Ürünlerden kendi kabuğundan çıkan ne varsa, dişi[türün]den taşıyan [hamile kalan] ne varsa ve de bırakan [doğuran] ne varsa ancak onun bilgisiyledir. Onlara, "Ortaklarım (!) nerede?" [diye] seslenildiği gün, "Sana ilan ettik: bizden hiçbir şahit yoktur" dediler.
48- Önceden dua etmekte oldukları [şeyler] kendilerinden kaybolup gitti. Kendileri için, hiçbir ayıklanış [kaçış] olmadığını düşündüler.
49- İnsan, iyi olan hiçbir duadan bıkmaz. Kendisine şer temas ederse, artık [o] umutsuzdur, beklentisizdir.
50- Şayet, kendisine temas eden zarardan sonra bizden olan bir rahmeti kendisine tattırsak, mutlaka ama mutlaka "Bu benimdir. Saatin ayağa kalkacağını [gerçekleşeceğini] düşünmüyorum. Şayet, RAB'bime geri döndürüldüysem, onun katında benim için mutlaka en güzeli vardır" der. Gerçeği örtmüş olanlara mutlaka ama mutlaka kendilerinin eylemlerini haber vereceğiz. Onlara mutlaka ama mutlaka sert bir azaptan tattırıracağız.
51- İnsan bir nimet verdiğimiz zaman, vazgeçer ve yanını döner [yüz çevirir]. Kendisine kötülük (şer) temas ettiği zaman, [bir bakarsın ki] o uzun uzadıya bir dua sahibidir.
52- "Bana haber verin: Eğer, o Allah'ın katından idiyse, sonra siz onu göz ardı etmişseniz, [bu durumda] çok uzak bir cepheleşmenin içindeki kimseden daha çok yolu kaybetmiş olan kimdir?" de.
53- Onun (kur'an'ın) Hak [gerçek] olduğu, kendilerine açıkça belli oluncaya kadar, ufuklarda¹ [her yönden] ve kendi benliklerinde Ayetlerimizi [işaretlerimizi] kendilerine göstereceğiz. RAB'binin, her şeye devamlı bir şahit olması hiç yetmedi mi?
¹: "her yönden" anlamındadır. (müfredat : افق) bu ayetin de belirttiği üzere bugün Astronomi, kozmoloji, tarih, arkeoloji gibi pek çok bilim dalında kur'an ayetlerini görüyoruz. Bkz: evrenin tekillikten gelmesi (Enbiya 30), Güneş ve Ay'ın yörüngelerinin doğru tarif edilmesi (yasin 38-40, şems 1-2) evrenin genişlemesi (zariyat 47) gezegenlerin veya atmosferin oluşumu (fussilet 9-12, Naziat 29-32) insanın anne rahminde oluşum sırası doğru anlatım (müminun 14) Ay'ın kendi ışığı olmayıp güneşten aldığı ışığı yansıtması (yunus 5) dünyanın veya kıtaların hareketi (Neml 88, Naziat 32) canlılığın suda başlaması (Nur 45).
54- Dikkat! Gerçekten onlar, RAB'lerinin karşılaşmasından yana bir kararsızlık içindedir. Dikkat! Gerçekten o, her şeyi devamlı kuşatandır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)